I. 31 Mart yerel seçimleri her ne kadar yerel seçim olsada, sonuçları ve yarattığı siyasal etki, referandum havasında geçti. Erdoğan ve ittifak ortağı Bahçeli 31 Mart yerel seçimlerine inşa ettikleri (Başkanlık) rejiminin güven oylaması olarak kodladı. Erdoğan seçim kampanyasının merkezine “Beka” sorununu koydu ve seçimlerin kaybedilmesi durumunda ülkenin milli egemenliğinin tehtid altına gireceği iddasında bulunarak, tüm muhalefet odaklarını terör destekçisi olarak lanse etti. Erdoğan seçim boyunca ultra milliyetçi popülist şöylemler dışında seçmene herhangi bir vaatte bulunamadı. 31 Mart seçimlerinde Erdoğan’ın en fazla önem verdiği kent İstanbul’du. Yıllardır İstanbul’un önemini kendi parti teşkilatlarına anlatmak için “İstanbul’u kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz” uyarısında bulundu. İstanbul hem nufus olarak hem iktisadi olarak hemde siyasi olarak Türkiye’nin en önemli kentidir. Erdoğan’ın siyasi hayatında ilk tanındığı kent İstanbul’du. Erdoğan’ın serüveni İstanbul Belediye Başkanlığı ile başlamıştır. 1994’ten beri İstanbul Belediyesi siyasal İslamcı partilerin yönetimindedir.

İstanbul’un kaybedilmesi Erdoğan rejiminin çöküşünü hazırlayacak itibar kriziyle birlikte, Türkiye’nin en fazla rantını elinde bulunduran belediyeyi kaybetmesi anlamına gelmektedir. 31 Mart akşamı başlayan oy sayımı işlemindeki tüm manipilasyon ve akabinde gelen tüm itirazlara rağmen seçim sonuçları Erdoğan’ın aleyhinde gelişerek mazbata CHP adayı Ekrem İmamoğlu’na verildi. Bu süreç AKP’de prestij kaybına, tabanında ve cumhur ittifakı içinde çelişkileri derinleştirmekle birlikte İmamoğlu’nun yıldızını hızla parlatmıştır. AKP’nin yıprandığını düşünen, AB ile tam entegrasyonu isteyen burjuvazi için İmamoğlu yeni bir siyasal aktör olarak parlatılmakta, 2023 yılının Cumhurbaşkanı olarak sunmaya başlamıştır. Erdoğan seçimden sonra her ne kadar seçim atmosferinden çıkıp normalleşmesi gerektiği yönünde beyan versede bu seçim yenilgisi en önemli büyükşehirlerle birlikte, İstanbul’un 25 yıl aradan sonra kaybedilmesini ne kendisi ne de parti tabanı hazmedebilirdi.

II. Erdoğan her ne kadar en büyük siyasal hedefi olan, ” Yasama, yürütme ve yargıyı” kendi şahsında cisimleştirdiği “Başkanlık” sistemi hedefine ulaşsa da, bu inşa ettiği rejim dört ayak üstünde sağlam şekilde duramamaktadır. Başkanlık hedefine MHP’nin desteğiyle ulaşan Erdoğan; 2017 referandumunun ardından her geçen gün MHP’ye bağımlılığı artan bir pozisyona evrilmiştir.

MHP bu sistemdeki kritik pozisyonunu kullanarak devlet yönetiminde daha fazla yetki istemektedir. Erdoğan’ın MHP’ye olan bağımlılığı parti tabanında da yüksek sesli itirazların gelmesine de sebep olmaktadır. Çözüm olarak MHP’nin etkisini kıran, otoriter milliyetçi imajı üzerinden atan daha kapsayıcı “Türkiye İttifakı ” alternatifleri tartışılmaya başlanmıştır.

Bu tartışmalar Cumhur ittifakında çatlakların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Eski Başbakanlardan Ahmet Davutoğlu önderliğinde, AKP’nin kurucu kadrolarınında olduğu (Abdullah Gül, Ali Babacan) gibi isimlerinde olduğu yeni bir parti kurma çalışmaları başlamıştır.

Özellikle Ahmet Davutoğlu’nun Erdoğan’a yönelik eleştirilerle birlikte parti tabanına seslenen açıklamaları sürekli gündeme gelmekte, AKP tabanı tarafından tartışılmaktadır. AKP içinden bir hizipin kopması güncel bir duruma doğru evrilmektedir.

Ekonomik krizden hasarsız kurtulmak için Erdoğan’a iktidar tabanını genişletme çağrısında bulunmaktadır. İçeride bu sıkışmışlığı yaşarken dışarıda da, emperyalist merkezler tarafındanda desteğini kaybetmektedir. Erdoğan’ın inşa ettiği rejim, siyasal krizleri büyütmeye gebedir. Tüm burjuva devlet aygıtı tel tel dökülürken, tüm burjuva devlet kurumları meşruiyetini her geçen gün kaybetmektedir.

Tel tel dökülen burjuva devlet aygıtlarının resterasyonu burjuvazinin sorunudur. Biz devrimci komünistlerin sorunu ise burjuva devlet aygıtlarının devrimci yöntemlerle ortadan kaldırılmasını gerçekleştirmektir. Bunun için gerekli olan aracın, yani Devrimci Komünist Partinin inşası odaklanmamız gereken ana unsurdur.

III. Mazbata İmamoğlu’na verildikten sonra, AKP-MHP bloku YSK( Yüksek Seçim Kurulu)’yı itiraz bombardımanına tutu. Seçimin iptali için türlü türlü gerekçeler öne sürdüler. AKP cephesi ” Seçimlerde birşeyler oldu ama ne olduğunu bizde çözemedik, ne olduysa CHP’ye yaradı” çıkışında bulunarak açıkça şu mesajı verdi:” Seçime katılmak yasal ama seçimi AKP dışında bir partinin kazanması yasak” .

Düzen muhalefeti CHP herşeye rağmen YSK’ya güveniyordu. Seçimin iptalinin hukuki olarak mümkün olmadığını, bu durumun meşruiyetinin olmayacağı savını öne sürdü. CHP’ye yakın gazeteler ve haber yorumcuları, sosyal medya trolleri, Erdoğan’ın YSK itirazlarını kendi tabanını sakinleştirmek için gerçekleştirdiğine inanmıştı. CHP seçim iptal olursa nasıl bir yol izlenileceğine dair hazırda bulunan bir planı yoktu. YSK, Erdoğan-Bahçeli blokunun baskısıyla seçimleri iptal etti. Seçimin iptal gerekçesi olarak sandık kurullarında devlet memuru olmayan görevlilerin bulunmasını öne sürdü. YSK kararı İstanbul’un tüm seçimlerini iptal etmedi, yalnızca Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etti.

Erdoğan rejimi yargıyı kendi siyasal iktidarına karşı kalkan olarak kullanmaktadır. Kendi aleyhinde olan beğenmediği seçim sonuçlarını dahi devlet organları eliyle iptal etmektedir. Demokratik hürriyetlerin temel taşları olan; ifade, gösteri, toplantı,teşkilatlanma, siyaset yapma, medya, basın yayın hürtiyeti, yaşam hakkı rafa kaldırılmış, demokratik hak olarak sadece seçme seçilme hakkı kalmıştır. YSK kararıyla birlikte tüm yurttaşların seçme ve seçilme hâkkı hedef hâline gelmiştir. YSK’nın kararı başta İstanbul olmak üzere kürt kentlerinde seçimi açık ara farkla kazanıp mazbatası verilmeyen belediyelerle birlikte, 31 Mart’ta ortaya konan seçmen iradesine karşı yapılmış darbedir.

IV. Erdoğan kendi yaptığı anayasayı kendi çıkarları doğrultusunda delmektedir. Sistematik bütünlüğü olan hukuk kuralları rafa kalkmıştır. Hukuk kurallarındaki ve anayasanın işleyişindeki kutsal referans noktası alınacak kararların Erdoğan’ın lehine olması, Erdoğan rejiminin aleyhinde olacak hiçbir kuralın gündelik hayatta karşılığı yoktur. Erdoğan rejimi baştan aşağı kendi kontrolünde yapılmış olan anayasayı dahi uygulayamaz noktaya gelmiştir. Bu somut gerçeklik burjuva devletin tüm kurumlarının meşruiyetini yığınların gözünde kaynetmesine yol açmıştır.

V. Erdoğan’ın otoriter, baskıcı uygulamaları karşısında kendisine yöneltilen diktatörlük suçlamalarına cevap olarak her defasında seçimleri ve sandık iradesini gösterdi. “Sandıkla gelen sandıkla gider” metaforunu diktatörlük eleştirileri karşısında kullandığı ana kalkandı. Erdoğan kendi siyasal meşruiyetini her zaman seçim sonuçlarından sağladı. ” Sandıkla gelen sandıkla gider” metaforu 7 Haziran 2015 seçimleriyle ihlâl edilmeye başlanmış, özellikle 2017 yılından sonra hızla rafa kalkmaya başlamıştır. 7 Haziran seçimlerinden istediği sonuçla çıkamayan Erdoğan, bu seçimleri beğenmediğini ilan ederek, 1 Kasım’da erken seçim gerçekleştirdi. Bu süreç zarfında kürt halkına karşı sömürgeci kirli savaşı yeniden başlattı. Bugün demokrasi havariliğine soyunan CHP’nin desteğiyle HDP’nin seçilmiş milletvekillerini hapse attı. HDP’nin kazanmış olduğu tüm belediyelere kayyum atayarak el koydu. Kendi partisinden Belediye Başkanı seçilen isimleri zorla istifa ettirerek yerlerine başkalarını atadı. Son olarak İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini; ” Gerekçeli kararı saklı kalarak” iptal etti. Erdoğan’ın yıllardır ağzına sakız ettiği “Milli irade, sandıkla gelen sandıkla gider, son sözü millet şöyler” gibi kendine siyasal meşruiyet ürettiği argümanlar komple çökmüştür. Türk sermaye devletinin tüm aygıtları, meclis, hükümet, seçim sistemi, parlemento, yargı, hukuk tel tel dökülmekte, işleyemez duruma gelerek içinden çıkılması güç bir meşruiyet kriziyle boğuşmaya mahkum hâle gelmiştir. Bu kriz salt Erdoğan’ın kişisel hırslarına ve onun yanlış politikalarına indirgenemez. Bu kriz Erdoğan’ın temsil ettiği burjuva sınıftan ve emperyalist kapitalist dünya sisteminden bağımsız olarak ele alınamaz. Sorunu salt Erdoğan’a indirgemek herşeyden önce Türk sermaye devletini, Türkiye burjuvazisini, emperyalist kapitalist dünya düzeninin günahlarını aklamak anlamına gelir.

2008 Ekonomik buhranından çıkamayıp, daha büyük ekonomik buhranın içine sürüklenen dünya kapitalizmi neo-liberal politikaları en şiddetli şekilde uygularken otoriterleşme, ırkçılık ve savaş kartlarını olabildiğince yaymaktadır. Küresel düzeyde ekonomideki genişleme döneminin yerini korumacılığa bırakması, emperyalistler arası kutuplaşmaları ve milliyetçi, otoriter iktidarlar furyasının yayılmasına zemin hazırlamaktadır. Dünya kapitalizmini merkezine almayan ve devrimci enternasyonal parti inşası hedefi ve proleter dünya devrimi programı olmayan her siyasal özne son tahlilde kapitalizmin terbiye edilmesini düşünen reformist hayallerin açmazlarında boğulmaya mahkumdur. Türkiye özelinde bu durumu ele alırsak Erdoğan rejiminin yaşadığı siyasal meşruiyet ve ekonomik krizin çözümünü proleter devrimde görmeyen her siyasal özne burjuvaziyle birlikte Erdoğan’sız bir Türkiye kapitalizminin resterasyonunun vitrininin sol köşe süsü olmaya mahkumdurlar.

VI. YSK’nın İstanbul seçiminin iptalinin ardından CHP bu kararı sandık darbesi olarak tanımladı. Özellikle 31 Mart’tan sonra oyların sayıldığı, İmamoğlu’nun mazbatayı aldığı ve sonraki süreçte kendi seçmenini ve AKP’ye muhalif olan tüm kesimleri artan oranda konsolide eden bir enerji biriktirdi. YSK’nın seçim iptali kararından sonra kendi seçmeninin demoralize olmasını engellemek için kuyruğu dik tutarak hodri meydan çıkışında bulundu. Lakin YSK kararının açıklandığı ilk günlerde seçimlere tekrar katılacak mı yoksa boykot tavrı mı takınacağı konusunda net bir açıklama yapmdı. İmamoğlu kararın ardından yaptığı açıklama şöyleydi:” Bizim hayallerimiz öyle bir gecede yıkılacak hayaller değildir. Ben yine halkımıza direncimize güveniyorum. 16 milyon insan mağdur edildi. Demokrasi mağdur edildi. YSK emek hırsızlığı yapmıştır. Ben anamızın ak sütü kadar helal bir seçim kazandım. Hakkımızı söke söke alacağız” açıklamasından sonra başta sanatçılar olmak üzere toplumun tüm kesimlerini Erdoğan’ın baskıları karşısında susmamaya, konuşmaya davet etti. İmamoğlu bu çıkışıyla birlikte seçmenin demoralize olmasını engelledi, Erdoğan’a muhalif tüm kesimleri kendi saflarında konsolide etmeye çalıştı. Bunuda yüksek oranda başardı. YSK kararının ardından İstanbul’un birçok kentinde, kararı protesto eden , Gezi isyanının ilk günlerini anımsatan gösteriler gerçekleşti. Bu gösteriler CHP’nin seçime katılacağını açıklamasının ardından önce azalışa geçti, birkaç gün sonra sönümlendi. CHP seçim startını hiç beklemeden verdi. Seçim çalışması için miting, eylem vs yapmayacağını, ağırlıklı olarak mahalle, çarşı, pazar ve ev ziyaretleriyle birebir oy isteyeceğini duyurdu. CHP YSK kararına karşı oluşan tepkinin kendi kontrolünden çıkmasından çekinmekte; o yüzden kitleyi sadece oy vermeye ve sandıkları korumaya yönlendirmektedir. 31 Mart seçimlerine katılan bir çok parti ve bağımsız aday seçimlere tekrar katılmayacağını, İmamoğlu’nu destekleyeceğini açıkladı. CHP kanadı İmamoğlu’nun şahsında oluşan bu konsalidasyonu İsatnbul İttifakı, demokrasi ittifakı olarak tanımladı. CHP kanadı seçimlerin moral üstünlüğünü fırsata çevirerek, üst düzey bir sandık güvenliği sağlayarak ezici bir farkla kazanmayı hedeflemektedir.

VII. Erdoğan 31 Mart yapmış olduğu seçim değerlendirmesinde, henüz İstanbul sonuçlarının gayrı resmi rakamları açıklanmışken, kazandığı belediyeler arasında ” İstanbul”u saymamıştı. Sadece ilçe belediyelerinde ve belediye meclisinde çoğunluğun kendi partisinde olduğunu şöyleyerek ” Bakalım nasıl yönetecekler” çıkışında bulundu. Seçim akşamı Erdoğan sonuçları kabul eden bir hava içerisindeydi. Seçim atmosferinden çıkılıp normalleşmek gerektiğini, “Kızgın demiri soğutmalıyız” çağrısında bulunmuştu. Erdoğan’ın kurmayları, çevresi, medyası ve ittifak ortağı Bahçeli bu seçim sonuçlarını kabul etmeyen tutum içinde bulundular. İstanbul’un ne kadar önemli olduğunu ve asla bırakılmaması konusunda Erdoğan’ı ikna seferbeliğine başladılar. İstanbul Belediyesi Türkiye rantının merkez üstüdür. Erdoğan’ın yakın çevresi ve çalışma arkadaşları bu rantla beslenmektedir. Binlerce sosyal medya trolü, yüzlerce vakıf, yüzlerce cemaat ve tarikat, şirket İBB kasasından finanse edilmektedir. Erdoğan’ı iktidarda tutan kitleyle bağ kuran bu topluluklardır. İstanbul Büyükşehir Belediye kasasının kapanması onların sonunu hazırlamaktadır. Bu kitlenin oluşturmuş olduğu basınç Erdoğan’a İBB seçimlerini iptaline götürecek sürecin yollarını hazırlamıştır.

VIII. Erdoğan için 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul Büyükşehir Belediye seçimleri varlık yokluk savaşına dönüşmüştür. Sıradan bir yerel seçime kurmuş olduğu Başkanlık sistemine meşruiyet referandumu misyonu biçmiştir. 31 Mart seçimlerinden sonra ciddi bir itibar ve siyasal meşruiyet krizi yaşamıştır. Seçimin skandal YSK kararıyla iptal edilmesinden sonra telafisi güç olan siyasal meşruiyet krizine sürüklenmiştir. Bu krizi İstanbul seçimini kazanarak aşmaya çalışmaktadır. Erdoğan’ın tekrarlanan İstanbul seçimlerini kaybetmesi çöküşünü hızlandıracak bir sürecin startı olacaktır. İşleyemez duruma gelen ve siyasal meşruiyet krizi yaşayan Başkanlık sisteminin tüm inamdırıcılığı ve toplumsal tabanı elinden kayacaktır. Eski AKP’li Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Bakanların kurma hazırlığı içinde oldukları parti AKP içinde hizip yaratıp, Erdoğan’ın tüm dengelerini altüst edebilme potansiyeli taşımaktadır. İçinden çıkılamayan ekonomik kriz daha büyük yıkımlar yaratacak süreci başlatabilme olanağına sahiptir. TÜSİAD ile yaşadığı kriz daha fazla büyüyebilir, TÜSİAD’ın Erdoğan’a iktidarını daha geniş tabanlarla paylaşma talebinde daha ısrarcı olma alanı yaratır. AB ve ABD’de ile yaşadığı çatlaklar geri dönüşü olmayan krizlere neden olabilir. Bunların farkında olan AKP-MHP cephesi; bu seçimleri kazanmak için herşeyi yapmaya hazırdırlar. Tüm kadrolarını İstanbul seçimlerine konsolide etmiş durumdadırlar. 23 Haziran’a giden süreçte; hile, şaibe, seçim usulüzlükleri, pravakasyon, devlet terörü, faşist saldırı, yeniden seçim iptalleri dahil olmak üzere herşeyi yapmaya hazırdırlar. İstanbul seçimleri ne Erdoğan-Bahçeli cephesi için nede CHP-İYİP cephesi için hiçte kolay olmayacaktır.

IX. Erdoğan seçim tekrarı talebini en açık ve net bir şekilde MÜSİAD toplantısında dile getirdi. Sermayenin yeşil kanadını arkasına aldığının mesajını verdi. Rantın merkez üstü olan İstanbul’un Belediye rantından en fazla faydalanan sermayenin yeşil kanadı olan, özellikle AKP döneminde devasa büyüme gösteren MÜSİAD’tır. TÜSİAD ise büyük sermayenin geleneksel çizgisinin ifadesidir. TÜSİAD gelmekte olan ekonomik kriz fırtınasını görmektedir. Bunun önlemek için Erdoğan’ı siyasal paradigma değiştirmeye davet etmektedir. MHP’yi dışarıda bırakan, iktidar tabanını genişleten, AB ile uyumlu, görece demokratikleşme imajı veren normalleşme sürecine girmesini istemektedir. TÜSİAD Erdoğan’ın patronları kollayan neo-liberal ekonomi politikalarından memnundur. Fakat tek başına bu durum TÜSİAD için yetmemektedir. Siyasal krizler ve kutuplaşmaların yaşanmadığı, AB ile ilişkilerin AKP’nin ilk dönenindeki çizgiye dönmesini istemekte, bunun içinde Erdoğan’dan iktidarını CHP ve daha geniş tabanlı burjuva etmenlerle paylaşmasını istemektedir. TÜSİAD’ın bu çıkışı burjuva klikler arası çelişkilerin derinleştiğinin, sermayenin geleneksel kanadının çözüm olarak Başkanlık sisteminde resterasyona gitmeyi işaret etmektedir. Erdoğan ise iktidarını kimseyle paylaşmak istememekte, TÜSİAD’ın resterasyon talebini şiddetle redderek, tehtitler savurmaktadır. Erdoğan rejimi sınıflar arası çatışmaları dengede tutacak kapasitesini kaybetmektedir. Erdoğan rejimi; burjuva fraksiyonlar arası çelişkileri yönetememekte tam tersine daha fazla derinleştirmektedir. Emekçi yoksul kesimlerde ise kendi sistemine rıza üretebilme yetisini hızla kaybetmektedir. Tüm sınıfları hedef göstermekte, tehtitler savurmakta, aşağılamaktadır. Bir devlet başkanından çok çete lideri, mafya babası gibi davranmaktadır. TÜSİAD’a “Yeri gelirse bunları teşhir ederim. Türkiye’yi içeriden vuranlara bunun hesabını sormasını biliriz” diye tehtid savurabilmekte, emekçi yoksul kesimlere ise; “17 yıldır hizmet ediyoruz, karnını doyuruyoruz gende oy vermiyorlar” diyerek küstahça aşağılamaktadır. Bu durum Erdoğan rejiminin manevra alanlarını daraltmakta, yönetme krizini sürekli hâle getirmektir. Erdoğan rejimi için iki seçenek kalmıştır; ya frene basıp kısmi bir normalleşme sürecine girecek yada gaza basıp ultra baskı ve devlet terörüyle kendi iktidarını ayakta tutmaya çalışacaktır. Her iki durumdada yönetme krizini çözemeyecektir. Her iki durumdada emekçiler ve ezilenler cephesi açısından bir çözüm olmayacaktır. Önümüzdeki süreç burjuva klikler arası çatışmayı sertleştirip, burjuva klikler üzerinden toplumsal saflaşmanın nesnelliği oluşmaktadır. Türkiye sosyalist hareketi ve kürt siyasi hareketi Erdoğan karşısında yer alan burjuva kliğe yedeklenmeye, TÜSİAD’çı burjuva kliğe yedeklenerek, demomrasi havariliğine soyunmaya dünden razıdır.

X. 31 Mart seçimlerinde İstanbul başta olmak üzere, tüm Büyük Şehirlerde seçimlerin kaderini tayin eden Kürt seçmen olmuştur. Erdoğan cephesi tekrarlanacak İstanbul seçimi için Kürt seçmenin oyuna göz dikmiştir. Bunun için AKP cephesi ince bir toplum mühendisliği ile kürt seçmenini CHP’yi desteklemekten vazgeçirmeye çalışmaktadır. YSK kararından dakikalar sonra, Erdoğan medyası” HDP seçimlere kendi adayıyla girebilir” haberini servis etti. Bu haberle CHP kitlesi üzerinde umutsuzluk yaratmayı hedefledi. HDP kısa bir süre sonra bu haberi yalanlayan bir açıklamada bulunarak; 31 Mart’ta takındıkları seçim tavrınında herhangi bir değişikliğe gidilmeyeceğini dektere etti. YSK kararının iptal edildiği gün; PKK lideri Öcalan’ın avukatlarıyla görüş yasağın kalktığının ve bir görüşme yapılıp Öcalan’dan mesaj geldiği belirtildi. Öcalan’dan gelen mesajda; toplumsal uzlaşma, demokratik çözüm, Suriye’nin toprak bütünlüğü, Türkiye’nin Suriye’deki hassasiyetlerine dikkat edilmesi mesajı verildi. Öcalan’ın bu mektubu üzerinden Kürt seçmenin AKP’ye oy vereceği sonucu çıkartılmaya çalışıldı. AKP medyası tarafından yeni bir çözüm süreci mi geliyor manşetleri atıldı. MHP lideri Bahçeli PKK lideri Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinde bir sakınca yoktur açıklaması geldi. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Adalet Bakanlığı PKK lideri Öcalan’ın üzerindeki tecritin kalktığını açıkladı. Bu açıklamalar ve haberler medyaya servis edilirken, açlık grevlerindeki kürt siyasal tutsakların annelerinin ve yakınlarının eylemlerine sert polis müdahaleleri gerçekleşti. Cizre belediyesine kanunsuz, keyfi polis baskınları gerçekleşti. Kürt siyasal hareketine karşı AKP’nin başlattığı cadı avında herhangi bir yumuşama gerçekleşmedi. AKP-MHP cephesi ağzıyla kuş tutsa kürt seçmenden ciddi bir destek bulamayacağını çok iyi bilmektedir. Onun amacı CHP ve HDP tabanının arasındaki çelişkileri derinleştirmek, tabanın birlikte hareket edebilme alanlarını daraltmak. HDP tabanı AKP’yi destekleyecek, yeni çözüm süreci başlayacak haberleri servis edilmesindeki amaç; CHP’nin ulusalcı tabanının kürt seçmene öfke kusmasını sağlayıp, kürt seçmeni küstürüp sandığa gitmesini engellemek. Cizre Belediyesine müdahalede bulunarak HDP tabanının bana yapılan müdahalelere kimse ses çıkarmıyor ben niye CHP’nin uğradığı haksızlığa karşı durayım” fikrini yeşertmeyi amaçlamaktadır. CHP yönetimini HDP’ye yapılan haksızlıklara ses çıkartmasını sağlatarak, ittifak ortağı İYİP ve kendi ulusalcı tabanıyla arasını açmayı hedeflemektedir. Sözün kısası AKP kürtlerden oy alamayacağını çok iyi bilmektedir. AKP’nin tek derdi, 23 Haziran akşamı ve sonraki süreçte HDP-CHP tabanının bir arada durmasını engellemek, 31 Mart seçimlerinden sonra CHP-HDP tabanında oluşan karşılıklı ısınma ve etkileşim havasını sekteye uğratmak.

XI. İstanbul seçiminin iptalinin ardından yeni seçim kampanyası için kolları sıvayan CHP adayı İmamoğlu kampanyası için #Herşey çok güzel olacak# sloganını seçti. Bu slogan gerek sosyal medyada, gerek gündelik hayatın her alanında çok ciddi karşılık bularak, AKP’ye muhalif, YSK darbesine tepkili yığınları konsolide etti. Sosyal medyada #herşeyçokgüzelolacak diyen tüm sanatçılar AKP tarafından fişlenerek tehtid edildi. Bir kısmının konserleri, tiyatro oyunları, TV programları gerekçe gösterilmeden iptal edildi. Statlarda herşey çok güzel olacak pankart ve sloganları karşılık buldu. Bu tezahuratları gerçekleştiren Beşiktaş’ın Çarşı gurubunun türbün lideri bıçaklı saldırıya uğradı, muhalif gazeteciler bezbol sopalarıyla öldüresiye dövüldü. İstanbul Valiliği İstanbul İl sınırları içinde yapılacak tüm toplantı ve gösterilerde bu sloganın kullanılmasını yasakladı. MHP lideri Bahçeli 23 Haziran seçimlerine kadar tüm kadrolarıyla İstanbul’a kamp atarak seçimlere yoğunlaşacağını belirtti. Faşist mafya lideri Sedat Peker; vatan bütünlüğü için göreve hazır olduklarını devlet görev verdiğinde sahaya ineceklerini dektere etti. Erdoğan cephesi bir yandan seçim çalışmalarını toplumsal rıza kazanmak için yaparken, bir yandanda seçim sürecinde olası bir başkaldırıyı kanlı şekilde bastırmak için, tüm paramiliter islâmcı faşist çeteleri hazırda tutmaktadır.

XI. 24 Haziran 2018 partili cumhurbaşkanlığı seçim sürecine gidilerken oluşan partiler arası ittifaklı seçim sistemi fiili olarak ABD’dekine benzer iki partili bir siyasal sürece doğru evrilmektedir. Bu siyasal sistem AKP-MHP ile CHP-İYİP arasında şekillenmektedir. Sağın alternatifinin sağ olduğu, milliyetçilikte yarışan iki siyasal blog arasında kurulmaktadır. Erdoğan iktidarı kendi rejimine siyasal meşruiyet kazanmak için; oyunun kurallarını istediği zaman değiştirip sonunda kendi zaferini ilan eden bir sisteme doğru gitmektedir. Muhalefet ise Erdoğan’a muhalif yığınların enerjisini sandığa hapsederek kendi hegomonya alanlarını diri tutmaktadır. Bu ikili siyasal kutupların dışında kalan HDP ve sosyalist sol ise, Erdoğan’ı geriletmek adına kendi siyasal öğretilerinden ödün vererek, CHP-İYİP ittifakının figranı olarak “faşizme karşı demokrasi cephesi” örmektedir. Toplumsal muhalefet 24 Haziran’da şekillenen Erdoğan Bonopartizmine siyasal meşruiyet kazandıran notere dönüşen fiili iki partili seçim sistemine tam entegrasyon sağlamıştır. Bu entegrasyonun sonuçları ağır ideolojik tahribatlara neden olmaktadır. Ülkede yaşanan siyasal ve ekonomik krize karşı iktidar perspektifinden arınmış, sivil toplumcu perpektiften öteye geçmeyen bir muhalefet ağı oluşmaktadır. Ortaya çıkan mevcut muhalefet ağı burjuva klikler arası çatışmalar karşısında kendi bağımsız perspektifini ortaya koyma yetisini kaybederek, türbünden muhalefetteki burjuva klik lehine amigoluk yapmaktadır. “31 Mart Seçim Sonuçlarını Devrimci Komünistler Nasıl Değerlendirmeli ?” makalemizde belirttiğimiz gibi:” Erdoğan’ın tek adam rejimi inşa edildikçe; sosyalist solun önemli bir gövdesi siyasal meşruiyetini Kemalizmin argümanlarından almaya başladı. Sosyalist sol için devrimci parti inşası, sınıf mücadelesi, sosyalist devrim gibi hedefler tarihsel nostajik kategorilere dönmüştü. Artık sosyalist sol için elde tek hedef kaldı; iyi işleyen burjuva demokrasisi ve sosyal devletçiliği hâkim kılmak. Bu amaç için kendisine bulduğu şemşiye CHP olmaktadır. Kısaca özetlersek bu seçimin asıl kaybedeni sosyalist sol olmuştur. Çünkü dönüşü olmayan ideolojik intihar sürecine koşar adımlarla gitmektedir.” Bu ideolojik intihar sürecine İstanbul seçimlerinin iptalinden sonra da vitez yükselterek devam etmemtedir.

XII. Seçim iptali kararından sonra gerek HDP’nin gereksede Sosyalist solun göstermiş olduğu refleks CHP’den hiçbir ayırtedici niteliğe sahip değildir. Seçim iptaline dair devrimci taktik ve strateji öne sürülemedi. YSK kararından doğan protesto gösterilerine katılma çağrıları yapılarak oradan yeni bir Gezi İsyanının geldiğinin çığırtkanlığı yapıldı. Oluşan kitlesel öfkenin nasıl örgütlenmesi gerektiği bu sürece nasıl müdahil olunmasına dair herhangi somut perspektif üretilemedi. Sosyalist solda bulunan kendiliğindenciliğe tapınma hastalığı burada da kendisini gösterdi. Önce kısa bir süre boykot yapılıp yapılmayacağı tartışıldı. Birkaç günlük Gezi nostajisi eşliğinde talepsiz, hedefsiz sokak çağrıları yapıldı. CHP’den tekrarlanacak seçimlere girileceği ve hazırlık için İmamoğlu kolları sıvayıp “Herşey Çok Güzel Olacak” kampanyasının startını verince sokağa çıkan kitle evlerine geri dönmeye başladı. Gezi beklentisi kısa sürede boşa düşen sosyalist sol kendisine yeni görev olarak demokrasi için “Herşey Çok Güzel Olacak” kampanyasınının aktivistliğini belirledi.

XIII. Tekrarlanacak İstanbul seçimleri için İmamoğlu kampanyasına slogan olarak “Herşey Çok Güzel Olacak”‘ı seçti. Bu slogan Erdoğan rejimine muhalif olan, değişim isteyen her kesimde önemli bir tevecü uyandırdı. Herşey çok güzel olacak çıkışı herşeyden önce siyasal strateji değildir, yalnızca iyi niyet temenisinden ibarettir. Erdoğan’ın tanımadığı seçim sonuçlarını onun koyduğu kurallarla oynamayı kabul etmektir. Hukuk dışı, gayrı meşru olarak gördükleri kurumları ve aldıkları karaları yeniden meşrulaştırmaktır. YSK kararını hükümsüz gören kitlelerin fiili, meşru mücadeleden uzak tutmak için, tüm enerjiyi sandığa hapsetme girişimidir. Sakin olun, sokağa çıkmayın kazandık, tekrar kazanacağız mesajıdır. Çürümüş işleyemez olan tüm devlet aygıtlarını herşeye rağmen meşrulaştırma hamlesidir. Türkiye kapitalizminin kurucu devlet partisi CHP’den elbetteki farklı bir tutum alması beklenilemezdi. CHP’nin tek derdi Erdoğan rejiminin kök salmasıyla birlikte, kaybettiği eski ayrıcalıklarını geri kazanmaktır. Bunu gerçekleştirirken tüm toplumsal muhalefeti kendi hegomonyasında tutmayı hedeflemektedir. “Hak, hukuk, adalet” gibi içeriği soyut kalan şöylemlerle demokrasi mücadelesinin oyun kurucusu ve belirleyicisi olmayı istemektedir. Erdoğan’la uzlaşma, iktidarına ortak olma olanağı bulduğunda bunu asla reddetmeyecektir. Bu niyetini defalarca kez açık bir şekilde dile getirmekte bir sakınca görmeyecektir. CHP kartlarını bu kadar açık oynarken, HDP ve Sosyalist sol İmamoğlu’nun amigoluğunu yapmakta bir sakınca görmemektedir. Onbinlerce siyasi tutsak, cezaevlerindeki açlık grevleri, kürt kentlerinde mazbatası verilmeyen HDP’li Belediye Başkanları ve meclis üyeleri, Kürdistan’da devletin uyguladığı baskı ve işkence… bunların hiçbiri HDP için İstanbul seçimleri kadar gündem olmamaktadır. HDP Eşbaşkanı Pervin Buldan, sömürgeci Türk sermaye devletinin Samsun’da organize ettiği 19 Mayıs törenine davet edilmemelerine tepki göstermiş, orada olmamalarının bir eksiklik olduğunu ifade etmişti. 19 Mayıs Türk sermaye devletinin inşasına giden yolda simgesel bir gündür. Türk sermaye devletinin inşası ve resmi ideolojisi kürt halkının inkarı üzerinden şekillenmiştir. Türk sermaye devletinin inşasında önemli bir viraj olan Lozan antlaşması Kürdistan’ın 4 parçaya bölünüp sömürgeleştirilmesinde düğümlenmiştir. Yaklaşık bir asırlık Türk sermaye devletinin kürtlere karşı temel refleksi”İmha, inkar, asimilasyon” olmuştur. Bu düzeyde ulusal ve tarihsel bilinç kaybı yaşıyan HDP yönetimi ideolojik ve siyasal olarak muazzam bir gerileyişe koşar adımlarla ilerlemektedir. Sosyalist solunda önemli bir gövdesi benzer bir bilinç bunalımı eşliğinde ideolojik intihar sürecindedir. İdeolojik ve politik öğretilerini Stalinciliğin okulundan alan, Türkiye sosyalist hareketi, Stalincilikle , Kemalizmin sentezi olan ‘millici sosyalizm’ anlayışına sahiptir. Sosyalist sol Türkiye kapitalizminin kurucu ideolojisi Kemalizmle barışıktır, Kemalizmde her dönem sistematik olarak ilerici, devrimci ögeler yükleme mesaisi içinde oldu. Erdoğan diktatörlüğü kök saldıkça sosyalist sol siyasal meşruiyetini kemalizmin argümanları üzerinden varetmeye başladı. Özellikle 2017 referandumundan sonra sosyalist solun tek derdi, Erdoğan’a karşı Kemalist Cumhuriyetin kazanımlarını savunmak oldu. 31 Mart seçimlerinde HDP’nin “faşizme karşı” CHP lehine aday çıkarmama süreciyle birlikte sosyalist solun önemli bir gövdesi AKP-MHP blokunun dışında kalan tüm burjuva etmenlerle demokrasi cephesi arayışına girdi. Sosyalist sol burjuvazinin İmamoğlu’nu parlatma operasyonlarının amigosu oldu. TUSİAD’çı burjuvazi ile İmamoğlu figürü arkasında “Herşey çok güzel olacak” parolası eşliğinde “faşizme karşı demokratik devrim mücadelesine” soyundu.

XIV. Özellikle 16 Nisan 2017 referandumun sürecinde Erdoğan rejiminin tüm demokratik kazanımları rafa kaldıran otoriter eğilimlerine karşı birleşik demokrasi cephesi arayışları sıkça dile getirildi. AKP-MHP cephesi dışında kalan tüm etmenlerle demokrasi ittifakları arayışları sandıkta düğümlendi. Yalnızca Erdoğan ve AKP karşıtlığı üzerinden demokrasi ve adalet çağrısında bulunan emekçi kitlelerin bilincini bulandırmakta ve büyük bir yanılsamaya sebebiyet vermektedir. Unutulmamalı ki sınıflar mücadelesi tarihi; egemen sınıflar arasındaki fraksiyon çatışmalarında bir fraksiyonun diğerine üstün gelmek için mülksüzleride peşine taktığı örneklerle doludur. Ancak egemen sınıfların içindeki bu farksiyonlardan herhangi biri diğerine üstün geldiğinde, savaşırken desteğine ihtiyaç duyduğu mülksüzleri her zaman bertaraf etmiştir. Demokrasi herşeyden önce sınıf karakteri olan ve belli bir sınıfın egemenliğini içeren rejime verilen isimdir. Sınıf olgusunudan ayrı olarak bir demokrasiden söz edersek, burjuvazinin kurduğu tuzağa düşeriz. Egemen ideoloji sınıf aidiyetlerini belirsiz hale getirerek, burjuva sınıfın egemenliğini tüm halkın egemenliği olarak sunmaktadır. O yüzdendir ki, burjuva fraksiyonlar arası çatışmalarda, muhalefetteki burjuva klikler her zaman demokrasi havariliğine soyunur. Burjuva devlette gerçekleşen her resterasyon sürecinde emekçi kitlelerin rızasını alabilmek için bu süreç büyük demokratik atılım olarak pazarlanır. Türkiye yakın siyasi tarihi burjuva klikler arası çatışmalar, resterasyonlar, askeri darbeler tarihidir aynı zamanda. Menderes’in iktidara gelişi, tek parti diktasının yıkılıp yerine demokratik bir rejmin geldiğinin, kimsenin fikrinden dolayı tutuklanmayacağı, tüm demokratik hürriyetlerin sınırsızca kullanılacağı vaaz edildi. Kampanyalarının sloganı olarak”Yeter söz milletindir” i seçmişlerdi. Menderes iktidarıda muhaliflerine karşı “Milli Şef” rejmini aratmayan politikalar izledi. Değişen sadece düzenin aktörleriydi. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi yıllarca özgürlük ve demokrasi bayramı olarak kutlanıldı; fakat sosyalist devrimci fikirlerin hızla gelişmesiyle, işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin mücadele sahnesine çıkmasıyla devlet baskısı, faşist saldırılar kendisini gösterdi. 12 Mart 1971’de ordu sahneye çıkarak birkez daha askeri darbe gerçekleştirdi. 12 Mart sonrası oluşan baskı ortamına, faşist saldırılara ve devlet terörüne rağmen işçi hareketi, gençlik hareketi, devrimci fikirler hızla büyümeye devam etti. O dönem CHP Genel Başkanı Ecevit emekçi kitlelerden toplumsal taban bulmak için “ortanın solu” kavramını öne çıkartarak partisini solda tanımladı. “Bu düzen değişecek”, ” Toprak işleyenin su kullananın” gibi kampanyalarla emekçi kitlelerden ve sosyalist hareketten destek buldu. Varolan “Miili Cephe” hükümetine karşı, sosyalist solun hatrı sayılır bir kesmi faşizmi geriletmek adına “Ecevit” i desteklemekte sakınca görmedi. Ecevit’in en önemli seçim vaadi “Kontrgerillaya karşı mücadeleydi. İktidara gelen Ecevit emekçi kitleleri oyalarak sistem içinde tutmaya çalıştı. Kontrgerillayla mücadele etmek bir yana kontrgerilla saldırıları artarak devam etti. Kendi iktidarı döneminde Maraş, Çorum katliamları gerçekleşti. Ecevit’e umut bağlayan kitleler hayal kırıklığı içinde umutsuzluğa sürüklenirken, 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleşti. Ecevit 2000’li yılların başında yaptığı bir açıklamada Türkiye’ye komünizmin gelmesini kendilerinin engellediğini açıkça itiraf etmekten kaçınmadı. Erdoğan iktidarının ilk dönemi burjuvazinin statükocu Kemalist kliğiyle savaş halinde geçti. İktidarının ilk yıllarında kendisini orducu vesayete karşı sivilleşme mücadelesi verdiğini öne sürerek kendisini Türkiye tarihinin en demokratik iktidarı ilan etti. 90’lı yılların faili meşhul katliamlarıyla hesaplaşacağını, kürt sorununu çözeceğini, 12 Eylül anayasasını değiştireceğini, dönemin cuntacı paşalarını yargılayacağının vaadinde bulundu. Bu vaatleri ve demokrasi şöylemleriyle sosyalist solun bir kısmının desteğini kazanmayı başardı. Erdoğan bugün eskisinden daha acımasız bir vesayet rejimi kurdu. Burjuva kliklerin tamamını karşısına almayan her siyasal akım niyeti ne olursa olsun, düzen muhalefeti sınırları içine hapsolmaya mahkumdur.