Ayşe Tokyaz Cinayeti ve Kadın Katliamlarının Politik Anatomisi
İstanbul’un Eyüpsultan ilçesinde, 23 yaşındaki Ayşe Tokyaz’ın cansız bedeni bir bavulun içine konulmuş halde bulundu. Erkek arkadaşı tarafından öldürüldüğü belirlenen genç kadının bedeni, valizin içine sıkıştırılarak yol kenarına bırakıldı. Katil günlerce serbestçe dolaştı. Cinayet medyada yalnızca birkaç satırla yer buldu. Ne yerel yönetimlerden ne siyasi iktidardan ne de muhalefet partilerinden güçlü bir ses yükseldi. Toplumun geniş kesimi ise sessizdi.
Bu sessizlik yeni değil. Bu, kadın katliamlarının normalleştiği, kanıksandığı, hatta meşrulaştırıldığı bir toplumsal çürümenin ürünüdür. Ayşe Tokyaz’ın bavula sığdırılmış bedeni, yalnızca bireysel bir vahşeti değil, sistematik ve siyasal bir düzenin sonuçlarını temsil ediyor.
Kadın Cinayetleri Kriminal Değil, Politiktir
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri asla münferit ya da bireysel “sapmalar” değildir. Tecavüz, şiddet, istismar – bunların tümü kolektif bir erkek altkültürünün ürünüdür. Erkeklik bu toplumda bir biyolojik gerçeklik değil, toplumsal ve siyasal bir ideolojik kimlik olarak üretilir. Bu erkeklik:
Kadını mülk olarak gören aile yapısıyla,
Eğitim sisteminde yeniden üretilen rollerle,
Medyada kadını bir “obje”ye indirgeyen temsillerle,
Yargının tecavüzcüye kravat indirimi uygulayan anlayışıyla,
Devletin sistemli ihmali ve cezasızlık politikalarıyla sürekli yeniden inşa edilir.
Ayşe Tokyaz cinayetinde de gördüğümüz gibi, failin rahatlığı, cesareti ve ardından gelen toplumsal suskunluk bu erkeklik ideolojisinin bir sonucudur. Kadınların yaşam hakkı sistematik olarak ihlal edilirken, devletin kurumları seyirci kalmakla yetinmiyor; faili koruyan pasif bir ortaklık ilişkisi kuruyor.
İstanbul Sözleşmesi Yetmez – Öz Savunma Komiteleri Şarttır
İstanbul Sözleşmesi kadınlar için önemli bir hukuki kazanımdı. Ancak tek başına hiçbir yasa, örgütsüz kadınları koruyamaz. Ayşe Tokyaz gibi binlerce kadın, şiddet tehdidi altında yaşarken, “hukuk devleti” soyutlaması sadece bir masaldır.
Kadınların her gün öldürüldüğü bir ülkede “devlet bizi korusun” demek, failin koruyucusundan adalet beklemek olur. Kadınlar artık devletin lütfunu değil, kendi örgütlü gücünü esas almak zorundadır.
Çözüm bellidir:
Her mahallede, okulda, işyerinde kadın öz savunma komiteleri kurulmalıdır.
Tecavüzcüyü, şiddet faili erkeği, kadın düşmanlarını cezalandıracak meşru müdafaa bilinci inşa edilmelidir.
Kadınlar kadınlarla birlikte, erkek egemenliğine karşı dayanışma temelinde örgütlenmelidir.
Bu öz savunma sadece fiziksel bir direnç değil, aynı zamanda erkekliğin ideolojik tahakkümüne karşı bir bilinç savaşıdır.
Kadınların Kurtuluşu Kapitalist Patriyarkanın Yıkılmasından Geçer
Patriyarka yalnızca geleneksel değerlerin değil, özel mülkiyet rejiminin, sınıflı toplumun ve burjuva devletin ta kendisidir. Kadına yönelik şiddet, bu sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için her gün yeniden ürettiği bir şiddet biçimidir.
Kadın özgürleşmesi, işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesinden bağımsız değildir.
Bu nedenle:
Erkek-devlet şiddetine karşı,
Aile, özel mülkiyet ve ataerkil ideolojiye karşı,
Kapitalist sömürüye karşı;
devrimci bir kadın hareketi inşa edilmelidir.
Bu hareketin nihai hedefi, toplumsal ve cinsel eşitliğin hüküm süreceği bir dünyayı kurmak olmalıdır. Bunun için de işçilerin ve ezilenlerin enternasyonal komünist partisi, bu mücadelenin siyasal öncüsü olmalıdır.
“Aile Yılı” Maskesi: Kadın Katliamlarının Devlet Katında Meşrulaştırılması
Erdoğan rejimi, 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etti. Her fırsatta en az üç çocuk çağrısını yineleyen iktidar, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ardından aile kurumunu, dinsel ve milliyetçi kodlarla tahkim etmeye çalışıyor. Kadınların yaşam hakkı tehdit altındayken, devlet en tepeden başlayarak kadınları yeniden “makbul eş, fedakâr anne ve itaate mecbur kadın” kalıbına hapsetmeye uğraşıyor. Bu, salt ideolojik bir kampanya değil; aynı zamanda toplumsal karşıdevrimci bir saldırı dalgasıdır.
“Aile Yılı” uygulaması, kadınların yaşamlarına kast eden erkek şiddetini besleyen o derin ideolojik havuzun bir parçasıdır. Erkek failin değil, boşanmak isteyen kadının yargılandığı, cezasızlık ve teşvik sisteminin işlediği bir düzende “aile” söylemi, kadınlara yönelen sistematik terörün meşrulaştırılması anlamına gelir. Çünkü bu düzen için “aile”, kadının değil sermayenin, şiddetin ve itaatin bekçiliğidir.
Bu anlamda Ayşe Tokyaz’ın bir bavula konulmuş cansız bedeni, yalnızca bir bireyin değil, düzenin “makbul aile” anlayışına sığmayan her kadının potansiyel hedef olduğunu gösterir. Bu kanlı rejim, kadınların canı pahasına kurduğu en ufak bir bağımsızlığı bile tehdit olarak kodluyor. Kadının boşanması, kaçması, direnmesi; bu düzene göre “namus suçu”, “huzur bozucu davranış” veya “aile değerlerine tehdit” sayılıyor.
Erdoğan’ın “Aile Yılı” kampanyasına verilecek tek yanıt, kadınların öz savunmasının siyasal, örgütlü ve militan hattıdır. “Makbul aile”ye değil, kadınların özgür yaşam hakkına sadık kalacak bir hat. Bu düzen, kadınları susturmak istiyor; biz daha çok bağırmalıyız. Bu düzen, kadınları eve kapatmak istiyor; biz sokaklara çıkmalıyız. Bu düzen, kadınları gömmek istiyor; biz direnişi büyütmeliyiz.
Ayşe İçin, Katledilen Tüm Kadınlar İçin: Sessizliği Yık, Örgütlen!
Ayşe Tokyaz’ın bavulda bulunan bedeni bu düzenin kadınlara biçtiği hayatı özetliyor. Kadınlar ancak bu düzene karşı örgütlenirse yaşayabilecek. Sessiz kalmak, katliamların ortağı olmaktır.
📢 Katledilen her kadın, bizim öfkemizdir.
📢 Bu düzen kadınlara yaşam hakkı tanımıyorsa, biz o düzeni yıkacağız.
📢 Ayşe için, Emine için, Gülistan için, öz savunma, örgütlenme ve devrim!