Bir yaz günü, turizm bölgesinde çalıştığım cafe-barda patron bir toplantı yapmak istedi. Yoğun sezonda, uzun mesailerle ayakta durduğumuz, sıcağın altında emeğimizi tükettiğimiz bir gündü. Toplantının konusu neydi dersiniz? İşin koşulları, düşük ücretler, sigortasızlık, fazla mesailer mi? Hayır.
Patron söze girdi ve geçmişten örnekler vermeye başladı:
“Biz eskiden patronumuzun yanında yemek yiyemezdik, çay içemezdik, sigara içemezdik, oturamazdık. Saygı böyle olurdu.”
Yani bize anlatılan şey şuydu:
Emeğini satan işçi, patronun yanında insan olmaktan çıkmalıydı. Oturmak, çay içmek, yemek yemek bile “haddi” değildi. Patronun karşısında ancak eğilerek, susarak, görünmez olarak var olabilirdi.
O an aklıma Musa ile Firavun’un hikâyesi geldi. Çünkü o günlerde bu konu üzerine çokça okuma yapıyordum. Firavun da kendini tanrı sanır, köleliğin doğal olduğuna inanırdı. Halkın çalışması, susması ve boyun eğmesi gerektiğini düşünürdü.
Dayanamadım ve patrona şunu söyledim:
“Sen Firavun musun? Biz senin kölen miyiz?”
Toplantı bitti. Ertesi günler geldi. Ve çok tanıdık bir şey yaşandı:
“Başka bir gerekçe” uydurularak işten çıkarıldım.
Resmiyette sebep başkaydı. Ama gerçek sebep açıktı.
Sorulmayacak soruyu sormuştum.
Söylenmeyecek sözü söylemiştim.
İtaat etmeyi reddetmiştim.
Bu ülkede, özellikle turizm sektöründe patronların istediği tam olarak budur:
Hak aramayan, ses çıkarmayan, aşağılanmayı “saygı” sanan işçiler.
Onlar için saygı; eşitlik değil, korkudur.
Disiplin; adalet değil, boyun eğdirmedir.
Ama biz Firavun’un köleleri değiliz.
Biz bu düzenin tüm zenginliğini üreten işçileriz.
Çayı da içeriz, yemeği de yeriz, otururuz da konuşuruz da.
Çünkü insanız.
Ve tarih bize şunu öğretir: Firavunlar hep vardı. Ama hiçbir Firavun sonsuza kadar hükmedemedi.
Bursa’dan Patronsuz Dünya okuru bir Turizm işçisi