Çanakkale’nin farklı bölgelerinde peş peşe başlayan yangınlar, sadece ormanlarımızı değil; çocukluğumuzun anılarını, kuşların yuvalarını, toprağın nefesini de yuttu. 13 Ağustos sabahı Güzelyalı’da alevler söndü belki, ama içimizdeki yangın hâlâ yanıyor. Bu yangın, ağaçlardan çok daha fazlasını yaktı: evlerimizi, umutlarımızı, geleceğimizi.

Ağaçlar kül oldu, toprak kavruldu, hayvanlar evsiz kaldı. Leylekler, ormanları teker teker terk etti. Küller kolay kolay soğumaz; çünkü bu yangın yalnızca doğanın değil, halkın da yüreğine düşürüldü.

Ve biliyoruz ki, bu yangınlar tesadüf değil! Aynı anda bu kadar farklı bölgede “doğal” yangın çıkmaz. Bu, yıllardır uyardığımız ama bir türlü uyandıramadığımız gerçeğin sonucudur: ormanlarımız ranta açılıyor, kıyılarımız betonlaşıyor, ekosistem göz göre göre yok ediliyor.

Bu bir afet değil, bu bir kapitalist kundaklamadır! Güzelyalı’nın rengârenk sokakları, birkaç saat içinde siyah bir hayalet şehre dönüştü; sebebi sermayenin açgözlülüğü ve devletin seyirci kalmasıdır.

Ve tesadüf(!) işte: Yangının ardından hemen Çanakkale’de altın madeni kazısına izin verildi. Yanan topraklarımız şimdi maden şirketlerinin iş makinelerine teslim ediliyor. Ciğerlerimiz para uğruna sökülüyor. Peki bu yıkımdan elde edilen gelirin kaçı halkın yararına kullanılacak? Kaçı kaybettiğimiz yaşamı geri getirecek? Hiçbiri! Biz onardıkça onlar yıkacak, biz düzelttikçe onlar engel olacak.

Ama pes etmeyeceğiz.

Biz bu topraklarda büyüdük, bu ormanlarda nefes aldık, bu sahillerde yüzdük. Şimdi hem doğamız hem de geleceğimiz elimizden alınmak isteniyor. Bilsinler ki susmayacağız. Yanan her ağacın, ölen her canlının, kül olan her karış toprağın hesabını soracağız.

Yanmış evlerde yaşamaya çalışan kedilerin, yanarak can veren hayvanların, yok edilen tarlaların, ellerinden toprakları alınan köylülerin, hayatlarını tehlikeye atan itfaiyecilerin, kuryelerin, yardıma koşan gençlerin… Hepsinin hesabını soracağız!

Yangın yerinde üç kangal köpeğinin cesedini buldum; yavrular ormanın ortasında, birbirine sokularak ölmüştü. Kaçamayacaklarını anlamış, son nefeslerinde birbirlerine sığınmışlardı. Bu manzara sadece bir trajedi değil, kapitalist yıkımın en çıplak halidir.

Güzelyalı, Çernobil sonrası Pripyat gibi sessiz ve karanlık. Hiçbir devlet yetkilisi yoktu; yalnızca halk vardı. Halk, itfaiyecilere su dağıtıyor, yaralı arıyor, yanık kremi veriyordu. Devletin “kriz yönetimi” dediği şey, halkın kendi kaderine terk edilmesidir.

Yanmış evlerde hâlâ kediler yaşamaya çalışıyor, bir koyun korkuyla otoyola atlıyor… Resimlerde görünen, yaşananın sadece küçük bir kısmı. Gerçekte çok daha kötü. İnsanların görüp bilinçlenmesi gerek.

Halk, yangın bölgesinde cam şişe topluyor ki başka yangın çıkmasın. Bakanın aklına gelen tek “yardım” ise kuryelere TÜPRAŞ’tan ücretsiz benzin vermek! Bu mudur devletin çözümü? Kapitalizm işte budur: Yangını söndürmez, doğayı korumaz, halkı örgütlemez; sadece sermayeye hizmet eder.

Biz bu düzeni yıkmadan, yangınlar bitmeyecek. Kapitalizmin elinde ormanlarımız yanacak, madenler toprağımızı sökecek, turizm rantı kıyılarımızı betonlaştıracak. O yüzden çağrımız nettir: Ormanlarımızı, halkımızı ve geleceğimizi savunmak, kapitalizmi yıkmakla mümkündür.

Yanan topraklar için, ölen canlılar için, kül olan umutlar için, hesabı devrim soracak!

Çanakale’den Patronsuz Dünya Okuru bir Turizm İşçisi