Venezuela İşgali Ne Anlama Geliyor?

Venezuela’da yaşananlar bir “iç siyasi kriz”, bir “rejim tartışması” ya da burjuva medyanın iddia ettiği gibi bir “demokrasi sorunu” değildir. Yaşanan süreç, ABD emperyalizminin Venezuela devletine ve onun egemenlik kapasitesine yönelmiş açık bir saldırısıdır. Bu saldırının hedefinde ne Maduro’nun şahsı ne de belirli bir hükümet biçimi vardır; hedef, petrol temelli ulusal egemenliğin tasfiyesi ve Venezuela’nın emperyalist sermaye için yeniden açık bir yağma alanına dönüştürülmesidir.
Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahiptir. Bu rezervlerin önemli bir bölümü, hâlâ kamusal/milli bir yapı altında tutulmaktadır. Emperyalist kapitalizm açısından asıl “suç” budur. Sorun “otoriterlik”, “uyuşturucu”, “insan hakları” ya da “hukuk devleti” değildir. Sorun, sermaye birikiminin serbest dolaşımının önünde engel oluşturan bir devlet aygıtının varlığıdır. ABD emperyalizmi, kendi çıkarlarına tabi olmayan hiçbir egemenlik biçimini kabul etmemektedir.
Bugün Venezuela’ya yönelen saldırı, ABD emperyalizminin gezegenin sahibi gibi davranma hakkını kendinde görmesinin bir başka ifadesidir. Uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Birliği ve benzeri kurumların “tarafsız” ya da “barışçıl” yapılar olmadığı; tersine, emperyalist düzenin siyasal ve ideolojik aygıtları olduğu bir kez daha açık biçimde ortaya çıkmıştır. Bu kurumlar, emperyalist saldırganlığı durdurmak için değil, onu meşrulaştırmak ve yönetmek için vardır.
Venezuela’da yaşananlar istisnai değil, emperyalist çağın kuralıdır. Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da ve şimdi Venezuela’da aynı yöntem, aynı yalanlar, aynı hedefler devrededir. Emperyalizm, krizi derinleştikçe daha saldırgan, daha çıplak ve daha yıkıcı hale gelmektedir. Bu nedenle Venezuela meselesi, yalnızca Venezuela halkının değil, dünya işçi sınıfının ortak meselesidir.
Bu metin, burjuva kampçılığının, pasif barışçılığın ve “taraf seçmeyen” ikiyüzlü tutumların karşısına, işçi sınıfının bağımsız, devrimci ve enternasyonalist hattını koymak amacıyla kaleme alınmıştır. Amacımız, emperyalist işgali teşhir etmekle sınırlı değildir; Venezuela’dan ABD’ye, Latin Amerika’dan dünya ölçeğine kadar işçi sınıfının devrimci görevlerini açık ve net biçimde ortaya koymaktır.
Çünkü bu çağda mesele şudur:
Ya emperyalist barbarlık derinleşecek,
ya da işçi sınıfı kendi tarihsel görevini üstlenerek bu düzeni yıkacaktır.

EMPERYALİST SÜREKLİLİK

Panama’dan Venezuela’ya: Emperyalizm Çağı ve Proleter Devrimler

ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelik saldırganlığı ne ani ne de istisnai bir gelişmedir. Bu saldırı, emperyalizmin tarihsel mantığının ve Amerika kıtasına dönük sürekli müdahale geleneğinin güncel bir halkasıdır. 1989’da Panama’nın işgali ve devlet başkanının kaçırılmasıyla somutlanan yöntemler, bugün Venezuela’da daha kapsamlı ve daha çıplak biçimde yeniden sahneye konulmaktadır.
Ancak bu süreklilik yalnızca emperyalist saldırganlık açısından değil, işçi sınıfının tarihsel görevi açısından da ele alınmalıdır. Çünkü emperyalizm çağı, aynı zamanda proleter devrimler çağıdır. Bu, soyut bir slogan değil; kapitalizmin tekelci, asalak ve çürüyen evresinin nesnel sonucudur.
Emperyalizm; sermayenin yoğunlaşması, tekellerin egemenliği, finans kapitalin diktatörlüğü ve dünya pazarının birkaç büyük güç arasında paylaşılması demektir. Bu koşullarda, ulusal egemenlikler biçimsel hale gelir; bağımlı ülkeler sürekli olarak askeri, ekonomik ve siyasal zor yoluyla yeniden boyunduruk altına alınır. Venezuela’ya yönelik saldırı, bu emperyalist paylaşım mücadelesinin doğrudan bir ürünüdür.
ABD emperyalizmi, zayıflayan hegemonyasını askeri güçle telafi etmeye çalışmaktadır. Çin’in yükselişi, Rusya’nın manevra alanı, Latin Amerika’da zaman zaman ortaya çıkan görece bağımsızlaşma eğilimleri, Washington açısından kabul edilemez tehditlerdir. Bu nedenle Venezuela meselesi, yalnızca petrolün kontrolü değil; Latin Amerika’nın yeniden ABD’nin “arka bahçesi” haline getirilmesi ve rakip emperyalist güçlerin bölgeden dışlanması operasyonudur.
Burada altı çizilmesi gereken temel gerçek şudur: Emperyalizm, kendi çelişkilerini reformlarla ya da “demokratikleşme” söylemleriyle çözemeyecek bir aşamaya ulaşmıştır. Bu nedenle dünya, ya emperyalist savaşlar ve işgaller zinciri altında barbarlığa sürüklenecek ya da işçi sınıfının devrimci müdahalesiyle yeni bir tarihsel döneme girecektir.
Lenin’in belirttiği gibi, emperyalizm çağında devrim artık yalnızca “olası” değil, zorunludur. Venezuela’ya yönelik saldırı, bu zorunluluğu daha da yakıcı hale getirmektedir. Burjuva devletlerin, ister “milliyetçi” ister “liberal” biçimlerde olsun, emperyalizme karşı kalıcı bir direnç göstermesi mümkün değildir. Çünkü bu devletler, eninde sonunda kendi burjuvazilerinin ve dünya kapitalist sisteminin çıkarlarına bağlıdır.
Dolayısıyla Venezuela’da yaşananlar, işçi sınıfına bir kez daha şunu göstermektedir:
Emperyalizme karşı mücadele, burjuva sınırlar içinde verilemez.
Bu mücadele, ancak proleter devrimci bir perspektifle, sınıfın kendi bağımsız örgütlülüğü ve iktidar hedefiyle yürütülebilir.
Bu nedenle Venezuela krizi, yalnızca bir “savunma” meselesi değil; emperyalizm çağında proleter devrimlerin güncelliğinin somut bir ifadesidir. Sorulması gereken soru şudur: Emperyalist saldırganlığa karşı hangi sınıf, hangi program ve hangi iktidar perspektifiyle yanıt verilecektir?

VENEZUELA İŞÇİ SINIFI İÇİN DEVRİMCİ GÖREVLER

Emperyalist İşgale Karşı Direnişin Politik ve Örgütsel Önderliğini Kazanmak

Venezuela işçi sınıfı bugün yalnızca emperyalist bir saldırıyla değil, aynı zamanda kendi burjuvazisinin ve onun siyasal temsilcilerinin tarihsel iflasıyla karşı karşıyadır. ABD emperyalizminin doğrudan askeri müdahalesi, Bolivarcı rejimin ve “21. yüzyıl sosyalizmi” adı altında inşa edilen burjuva düzenin işçi sınıfını koruma kapasitesinin bulunmadığını bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Emperyalist saldırı karşısında işçi sınıfının önüne iki yol konmaktadır:
Ya “ulusal birlik”, “vatan savunması” ve “demokrasi” adına burjuva devlete yedeklenecek,
ya da kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde devrimci bir çıkış yolu inşa edecektir.
Chavismo, tüm anti-emperyalist söylemine rağmen, Venezuela kapitalizmini aşmayı hiçbir zaman hedeflememiştir. Petrol rantına dayalı milli kapitalizmi, yerli burjuvazinin ve uluslararası sermayenin çıkarlarıyla uzlaşma temelinde şekillenmiştir. İşçi sınıfı bu süreçte silahsızlandırılmış, sendikalar devlet denetimine alınmış, grevler bastırılmış ve ordu “ulusal kurtuluşun” yegâne öznesi olarak kutsanmıştır. Bugün yaşanan işgal, bu politikanın iflasının sonucudur.
Bu koşullarda Venezuela işçi sınıfının devrimci görevleri açıktır:
Birincisi:
Emperyalist işgale karşı mücadele, Maduro hükümetinin ya da herhangi bir burjuva fraksiyonunun savunulması temelinde yürütülemez. İşçi sınıfı, kendi bağımsız programını ve örgütlerini inşa etmeden emperyalizme karşı gerçek bir direnç gösteremez. İşçi sınıfının görevi emperyalist işgale karşı direnişin önderliğini kazanmaktır.
İkincisi:
İşçi sınıfı, kır ve kent yoksullarıyla birlikte, seçilmiş ve geri çağrılabilir işçi ve köylü konseyleri temelinde kendi iktidar organlarını yaratmalıdır. Bu konseyler, üretimin, dağıtımın ve toplumsal savunmanın gerçek merkezleri haline getirilmelidir.
Üçüncüsü:
Profesyonel burjuva ordusuna bel bağlama yanılsaması terk edilmelidir. Emperyalist işgal koşullarında gerçek savunma, ancak silahlı işçi milisleri aracılığıyla mümkündür. Silahlanmış ve örgütlü bir işçi sınıfı olmadan ulusal bağımsızlık da, toplumsal kurtuluş da mümkün değildir.
Dördüncüsü:
Petrol sektörü başta olmak üzere tüm stratejik endüstriler, yalnızca biçimsel devlet mülkiyeti altında değil, işçi denetimi ve yönetimi altında yeniden örgütlenmelidir. Emperyalist şirketlerin el koymasına karşı en güçlü yanıt, üretimin işçi iktidarı temelinde toplumsallaştırılmasıdır.
Beşincisi:
Sendikalar, devlet aygıtının ve bürokrasinin kontrolünden kurtarılmalı; sınıf mücadelesinin gerçek araçları haline getirilmelidir. Grev, fabrika işgali ve işçi denetiminde kamulaştırma, emperyalist işgale karşı mücadelenin ayrılmaz parçalarıdır. Bugün ABD emperyalizmi Venezuela petrollerini ve tüm önemli kaynaklarını yağmalamak için işgale başlamıştır. Bu işgale karşı direnişin en önemli halkası petrol ve tüm sanayi ve doğal kaynakların işçi sınıfının denetiminde kamulaştırılarak, silahlı işçi milisleri tarafından korunmasından geçer.
Venezuela işçi sınıfının kurtuluşu, ne “ulusal kalkınmacı” projelerde ne de burjuva demokrasisinin restorasyonunda yatmaktadır. Tek gerçek çıkış yolu, emperyalizme ve yerli burjuvaziye karşı birleşik, bağımsız ve devrimci bir işçi iktidarı mücadelesidir.
Bu mücadele, tek bir ülkenin sınırları içinde tamamlanamaz. Venezuela işçi sınıfının kaderi, Latin Amerika ve dünya işçi sınıfının kaderiyle doğrudan bağlıdır.

LATİN AMERİKA İŞÇİ SINIFI İÇİN DEVRİMCİ GÖREVLER

Emperyalizmin “Arka Bahçesine” Karşı Kıtasal Devrimci Yanıt

Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırı, tekil bir ülkeye dönük bir müdahale değil; Latin Amerika’nın tamamını hedef alan tarihsel bir yeniden sömürgeleştirme hamlesidir. ABD emperyalizmi, zayıflayan küresel hegemonyasını telafi etmek için, kendi “yakın çevresini” mutlak denetim altına alma stratejisini yeniden devreye sokmuştur. Bu nedenle Venezuela’da atılan her bomba, Meksika’dan Arjantin’e kadar tüm kıta işçi sınıfına yöneliktir.
Latin Amerika burjuvazileri —ister sağcı, ister “ilerici”, ister “milliyetçi” maskeler taksın— emperyalizme karşı kalıcı ve tutarlı bir mücadele yürütemez. Tarih, Peronizmden Lulacılığa, Chavismo’dan AMLOculuğa kadar tüm bu akımların, kriz anlarında ya açık teslimiyetle ya da yönetilebilir bir bağımlılıkla sonuçlandığını defalarca kanıtlamıştır. Bugün Venezuela’nın işgali, bu iflas zincirinin en çıplak halkasıdır.
Bu koşullarda Latin Amerika işçi sınıfının devrimci görevleri şunlardır:
Birincisi:
Venezuela’ya yönelik saldırı, kıtasal bir mesele olarak ele alınmalı; her ülkede emperyalist savaşa ve ABD müdahalesine karşı bağımsız sınıf seferberliği örgütlenmelidir. Bu mücadele, burjuva muhalefetlerin diplomatik manevralarına ya da “barış çağrılarına” havale edilemez.
İkincisi:
Kıtadaki işçi sınıfı, kendi burjuvazilerinin ABD ile olan askeri, ekonomik ve siyasi işbirliklerini hedef almalıdır. ABD üsleri, askeri anlaşmalar, IMF programları ve serbest ticaret anlaşmaları, doğrudan sınıf mücadelesinin hedefi haline getirilmelidir.
Üçüncüsü:
Latin Amerika işçileri, sınırlar ötesi eş zamanlı grevler, genel grevler ve kitlesel sokak seferberlikleri yoluyla emperyalist savaş makinesinin işleyişini felç etmeyi hedeflemelidir. Emperyalizme karşı mücadele, pasif protestolarla değil; üretimin durdurulmasıyla kazanılabilir.
Dördüncüsü:
Kıta genelinde işçi, köylü ve yoksul halk konseylerinin inşası, ulusal mücadeleleri birbirine bağlayan devrimci iktidar organları ağı olarak ele alınmalıdır. Bu konseyler, burjuva parlamentolarına ve başkanlık rejimlerine alternatif gerçek iktidar merkezleri haline getirilmelidir.
Beşincisi:
Latin Amerika işçi sınıfı için stratejik hedef, ulusal sınırlar içinde “bağımsız kalkınma” değil; Latin Amerika’nın Sosyalist Birleşik Devletleridir. Kıtanın doğal kaynakları, üretici güçleri ve emekçi nüfusu, ancak birleşik bir işçi iktidarı altında emperyalist talandan kurtarılabilir.
Bu perspektif, soyut bir ideal değil; emperyalizmin kıtaya dönük birleşik saldırısına verilebilecek tek tarihsel yanıttır. Venezuela’nın savunusu, ancak kıtasal devrimci bir atılımın parçası haline geldiği ölçüde gerçek ve kalıcı olabilir.
Ancak kıtasal mücadele, emperyalist merkezin kalbinde yürütülecek sınıf mücadelesiyle tamamlanmadıkça eksik kalacaktır. Bu nedenle görev, yalnızca Latin Amerika işçi sınıfına değil, ABD işçi sınıfına da yönelmektedir.

ABD İŞÇİ SINIFI İÇİN DEVRİMCİ GÖREVLER

Emperyalist Savaşta Devrimci Yenilgicilik: Esas Düşman Kendi Yurdundadır

Venezuela’ya yönelik saldırı, ABD işçi sınıfının tarihsel sorumluluğunu ertelenemez biçimde gündeme getirmiştir. Emperyalist savaşlar, yalnızca bombalanan ülkelerin işçilerini değil; saldırgan ülkenin işçi sınıfını da kendi burjuvazisinin suç ortağı olmaya zorlayan tarihsel dönemeçlerdir. Bu noktada tarafsızlık yoktur. Ya emperyalist devletin arkasında hizalanmak ya da ona karşı devrimci bir cephe açmak vardır.
ABD işçi sınıfı için bugün geçerli olan strateji, Lenin’in Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda formüle ettiği gibi, devrimci yenilgiciliktir. Bu, soyut bir ahlaki tutum değil; somut bir sınıf politikasıdır. Anlamı açıktır:
Emperyalist savaşta kendi burjuvazisinin yenilgisi, dünya işçi sınıfının ilerlemesi için daha az kötü değil, zorunlu bir koşuldur.
Pasifist “barış çağrıları”, emperyalist savaş koşullarında işçi sınıfını silahsızlandıran ideolojik bir tuzaktır. Bu çağrılar, savaşın nedenini gizler; saldırgan ile saldırıya uğrayan arasındaki sınıfsal farkı bulanıklaştırır ve işçileri, kendi devletlerinin diplomatik manevralarına yedekler. ABD’de “barış” söylemi, çoğu zaman Pentagon’un ve Wall Street’in çıkarlarını daha “makul” yöntemlerle savunmaktan ibarettir.

ABD işçi sınıfının devrimci görevleri şunlardır:
Birincisi:
“Ulusal birlik”, “demokrasi ihracı” ve “güvenlik” söylemleri kesin biçimde reddedilmelidir. Bu savaş, ABD işçilerinin savaşı değildir; ABD sermayesinin, petrol tekellerinin ve finans oligarşisinin savaşıdır.
İkincisi:
Savaş karşıtı mücadele, düzen içi lobi faaliyetleriyle ya da seçim hesaplarıyla sınırlandırılamaz. Gerçek mücadele, üretimden gelen gücün kullanılması, grevler, işyavaşlatmalar ve savaş ekonomisinin işleyişini aksatan sınıf eylemleriyle mümkündür.
Üçüncüsü:
Sendikalar, Demokrat Parti’ye ve burjuva devlete bağlı savaş yanlısı bürokrasilerden koparılmalıdır. “Daha insancıl dış politika” vaatleriyle işçileri silah sanayisinin ve askeri bütçelerin arkasına dizen sendikal önderlikler teşhir edilmelidir.
Dördüncüsü:
ABD işçi sınıfı, Venezuela’ya ve Latin Amerika’ya yönelik saldırıyı, kendi yaşam koşullarına yönelmiş bir saldırı olarak kavramalıdır. Emperyalist savaş, içeride daha fazla sömürü, daha fazla baskı, daha fazla polis devleti ve daha derin eşitsizlik demektir.
Beşincisi:
ABD işçilerinin görevi, kendi burjuva devletlerinin askeri ve siyasi yenilgisini, devrimci bir sınıf mücadelesine dönüştürmektir. Bu, işçi sınıfının kendi bağımsız devrimci partisinin inşasını, emperyalist merkezin kalbinde iktidar perspektifiyle mücadeleyi zorunlu kılar.
ABD emperyalizmi, dünya işçi sınıfının ortak düşmanıdır. Ancak bu düşman, soyut bir dış güç değil; ABD işçilerinin her gün karşı karşıya olduğu kendi egemen sınıflarıdır. Bu nedenle emperyalist savaşa karşı en tutarlı ve etkili yanıt, “kendi burjuvazisine karşı savaş” hattında verilebilir.
Bu mücadele, tek başına ABD işçi sınıfının değil; enternasyonal proletaryanın ortak görevidir. Emperyalist saldırganlık, ancak uluslararası ölçekte örgütlenmiş devrimci bir işçi hareketi tarafından durdurulabilir.

ABD EMPERYALİZMİNE KARŞI ENTERNASYONAL İŞÇİ HAREKETİNİN DEVRİMCİ GÖREVLERİ

Savaşa Karşı Barışçılık Değil, Sınıf Mücadelesi

Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırı, tek bir ulusun ya da bölgenin meselesi değildir. Bu saldırı, dünya kapitalizminin emperyalist evresinin bütün çelişkilerinin yoğunlaştığı bir düğüm noktasıdır. Dolayısıyla verilecek yanıt da ulusal sınırlar içinde değil, enternasyonal ölçekte örgütlenmek zorundadır. Bugün dünya işçi sınıfı, tarihsel bir yol ayrımındadır: Ya emperyalist savaşlar zincirine, “daha az kötü” seçenekler ve pasifist yanılsamalar eşliğinde boyun eğilecek, ya da emperyalizme karşı sınıf bağımsızlığı temelinde devrimci bir cephe inşa edilecektir.
Enternasyonal işçi hareketinin devrimci görevleri bu noktada berraktır:
Birincisi:
Emperyalist savaşa karşı mücadele, burjuva devletlerin diplomatik manevralarına, BM kararlarına ya da “uluslararası hukuk” söylemine bağlanamaz. Bu kurumların tamamı, emperyalist düzenin parçasıdır. Filistin’den Venezuela’ya kadar yaşananlar, bu gerçeği açıkça kanıtlamıştır.
İkincisi:
Enternasyonal işçi hareketi, “iki tarafı da kınayan” pasifist tutumlarla kesin biçimde hesaplaşmalıdır. Emperyalist saldırgan ile saldırıya uğrayan arasında siyasal ve sınıfsal bir simetri yoktur. Tarafsızlık, pratikte emperyalizmin tarafında saf tutmak anlamına gelir.
Üçüncüsü:
Her ülkede işçi sınıfı, kendi burjuvazisinin emperyalist savaştaki rolünü hedef almalıdır. Askeri bütçelere, silah sanayisine, lojistik zincirlerine ve emperyalist ittifaklara karşı mücadele, sınıf mücadelesinin merkezî başlıklarından biri haline getirilmelidir.
Dördüncüsü:
Emperyalist savaş koşulları, dünya çapında eş zamanlı grevler, kitlesel seferberlikler ve üretimden gelen gücün kullanılması için nesnel bir zemin yaratmaktadır. Enternasyonal işçi hareketinin görevi, bu mücadeleleri birbirinden kopuk tepkiler olmaktan çıkarıp ortak bir devrimci hatta bağlamaktır.
Beşincisi:
Bu mücadele, reformist, parlamenter ya da sendikalist sınırlar içinde başarıya ulaşamaz. Emperyalizme karşı gerçek bir yanıt, yalnızca devrimci, enternasyonalist ve Bolşevik partilerin inşasıyla mümkündür. Bugün ihtiyaç duyulan, geçmişin gevşek ittifakları değil; program, disiplin ve strateji birliği olan uluslararası devrimci bir önderliktir.
Emperyalizm çağında savaşlar kaçınılmazdır; ancak bu savaşların sonucu kaçınılmaz değildir. Aynı tarihsel koşullar, proleter devrimler için de olgunlaşmıştır. Emperyalist zincirin her halkası, dünya işçi sınıfının devrimci müdahalesiyle kırılabilir.
Venezuela, bu zincirin bugün en zayıf halkalarından biridir. Onun savunusu, emperyalist düzenin bütünüyle hesaplaşmadan ayrı düşünülemez.

ENTERNASYONAL KOMÜNİST ÇAĞRI

Emperyalist Savaşa Karşı Dünya Devrimi İçin

Venezuela’ya yönelik ABD emperyalist saldırısı, içinde yaşadığımız çağın karakterini bir kez daha tartışmasız biçimde ortaya koymuştur. Emperyalizm; krizlerini, çelişkilerini ve gerileyen hegemonyasını işgallerle, darbelerle ve savaşlarla çözmeye çalışmaktadır. Bu saldırganlık, ne geçicidir ne de yalnızca Venezuela ile sınırlıdır.
Bu nedenle dünya işçi sınıfı için görev açıktır:
Emperyalist savaşa karşı pasifizm değil, devrimci sınıf mücadelesi.
Burjuva devletlere değil, işçi sınıfının kendi gücüne dayanan enternasyonalist bir yanıt.
Bizler, enternasyonal komünist militanlar olarak birkez daha şu hakikati haykırıyoruz:
Emperyalist savaşların ve işgallerin hiçbir “meşru” gerekçesi yoktur.
ABD emperyalizmi, dünya halklarının ve işçi sınıfının ortak düşmanıdır.
“Demokrasi”, “insan hakları” ve “güvenlik” söylemleri, sömürünün ve yağmanın ideolojik örtüleridir.
Burjuva hükümetler, ister açık işbirlikçi ister “milliyetçi” olsun, emperyalizme karşı kalıcı bir mücadele yürütemez.
Venezuela’nın kurtuluşu, burjuva devletin restorasyonunda değil; işçi sınıfının kendi iktidarını kurmasında yatmaktadır.
Latin Amerika’nın kurtuluşu, tek tek ulusal çözümlerde değil; kıtasal bir sosyalist devrimde yatmaktadır.
ABD işçi sınıfının kurtuluşu, kendi emperyalist devletinin zaferinde değil; kendi burjuvazisinin yenilgisinde yatmaktadır.
Bu nedenle çağrımız şudur:
Venezuela’dan emperyalist güçler derhal çekilsin!
ABD’nin Karayipler’deki ve tüm Amerika kıtasındaki askeri varlığı dağıtılsın!
Emperyalizmin savaş örgütü NATO lavedilsin!
Emperyalist savaşlara karşı her ülkede sınıf bağımsızlığı temelinde mücadeleyi yükseltelim!
Sendikalar, reformist ve savaş yanlısı bürokrasilerden koparılsın!
İşçi, köylü ve yoksul halk konseyleri temelinde devrimci iktidar perspektifini göndere çekelim!
Enternasyonal, Bolşevik, devrimci partilerin inşası hızlandıralım!
Emperyalizm çağında tarafsızlık yoktur.
Bu çağda “barış”, ancak emperyalizmin yenilgisiyle mümkündür.
Ve emperyalizmin yenilgisi, ancak dünya proleter devrimiyle mümkündür.
Bizler, enternasyonal komünist militanlar olarak şunu ilan ediyoruz:
Emperyalizm çağı, proleter devrimler çağıdır.
İnsanlığın geleceği, işçi sınıfının iktidarındadır.
Venezuela’dan emperyalizm defolsun!
Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!
Yaşasın dünya sosyalist devrimi!
Latin Amerika’nın Sosyalist Birleşik Devletleri için!

Enternasyonal Komünist İşçi Birliği _ EKİB Sürekli Devrim Kolektifi Türkiye Seksiyonu