Venezuela üzerine yürütülen tartışmalar bilinçli biçimde yanlış bir zemine çekiliyor. Tartışmanın odağı, halkın yaşam koşulları ya da işçi sınıfının kaderi değil; bir kişinin, bir hükümetin ya da bir seçim sonucunun meşruiyetiymiş gibi sunuluyor. Oysa Venezuela meselesi, bir rejim tartışması değil, çıplak bir emperyalist saldırı meselesidir.
ABD emperyalizmi için Venezuela’nın “sorunu”, Maduro’nun kim olduğu ya da nasıl yönettiği değildir. Sorun, Venezuela’nın sahip olduğu enerji kaynakları, Latin Amerika’daki stratejik konumu ve emperyalist tahakküme tam teslim olmamış olmasıdır. Aynı nedenlerle Irak, Libya, Suriye hedef alındı; aynı nedenlerle bugün Venezuela kuşatma altındadır.
“Demokrasi”, “insan hakları” ve “özgürlük” söylemleri bu saldırının yalnızca ideolojik kılıfıdır. Emperyalizm, bu kavramları yalnızca kendi çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde hatırlar. Petrol kuyularının, limanların ve enerji hatlarının denetimi söz konusu olduğunda, halkların iradesi emperyalist merkezler için bir ayrıntıdan ibarettir.
Venezuela’da yaşananlar, bir ülkenin iç meselesi değildir. Bu, ABD emperyalizminin dünya ölçeğinde yürüttüğü yağma ve tahakküm politikasının bir parçasıdır. Dolayısıyla meseleye “Maduro seviliyor mu sevilmiyor mu” düzeyinde yaklaşmak, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde emperyalist propagandaya hizmet etmektir.
Bugün Venezuela’da yargılanan bir hükümet değil; ABD emperyalizminin tahakümüne boyun eğmeyen bir ülkenin var olma hakkıdır. Ve bu saldırı karşısında tarafsızlık diye bir şey yoktur. Ya emperyalist yağmadan yana olunacaktır ya da ona karşı direnen halklardan yana.
ABD’NİN VENEZUELA POLİTİKASI: YAPTIRIM, SABOTAJ, DARBE
ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikası ne ani ne de geçicidir. Bu politika, Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak gören emperyalist aklın, onlarca yıldır uyguladığı klasik bir kuşatma ve teslim alma stratejisinin güncel bir örneğidir. Askerî işgalin maliyetli ve riskli olduğu koşullarda devreye sokulan bu stratejinin adı bugün açıktır: ekonomik savaş.
ABD ve müttefikleri tarafından uygulanan yaptırımlar, kâğıt üzerinde “rejimi hedef alan önlemler” olarak sunulsa da gerçekte doğrudan işçi sınıfını ve yoksul halkı cezalandırmaktadır. Bankacılık sistemine erişimin engellenmesi, petrol satışlarının bloke edilmesi, dış ticaretin felç edilmesi; bunların tamamı ücretleri, gıdayı, ilacı ve kamusal hizmetleri hedef alır. Yaptırım, modern çağın en etkili savaş silahlarından biridir ve Venezuela bunun açık kanıtıdır.
Bu ekonomik kuşatma, bilinçli bir sabotajla tamamlanmaktadır. Enerji altyapısına yönelik saldırılar, lojistik zincirlerin kesintiye uğratılması ve sermaye kaçışı teşvik edilerek yaratılan istikrarsızlık, ardından “başarısız devlet” propagandasıyla dünya kamuoyuna sunulmaktadır. Emperyalizm önce krizi yaratır, ardından bu krizi müdahalenin gerekçesi olarak kullanır.
ABD’nin Venezuela’daki muhalefeti doğrudan finanse etmesi, yönlendirmesi ve meşrulaştırması ise bu politikanın bir diğer ayağıdır. Seçilmemiş figürlerin “geçici başkan” ilan edilmesi, darbe girişimlerinin açıktan desteklenmesi ve paralı asker operasyonları, emperyalizmin “demokrasi” söyleminin ne kadar sahte olduğunu bir kez daha göstermiştir. Sandık sonuçları, yalnızca Washington’un istediği yönde çıktığında “meşru” sayılmaktadır.
Bütün bu saldırılar, “insani kriz” söylemiyle perdelemeye çalışılmaktadır. Oysa Venezuela’daki insani sorunların temel kaynağı, bizzat bu yaptırımlar ve kuşatmadır. Emperyalizm, önce halkı açlığa mahkûm eder, sonra bu açlığı kendi müdahalesinin gerekçesi olarak pazarlamaya çalışır. Bu, ikiyüzlülüğün değil; örgütlü bir suçun ifadesidir.
ABD’nin Venezuela politikası, bir ülkeyi “özgürleştirme” değil; onu diz çöktürme, kaynaklarını denetim altına alma ve Latin Amerika’ya gözdağı verme politikasıdır. Bu saldırının başarılı olması, yalnızca Venezuela halkı için değil, dünya işçi sınıfı için de ağır bir yenilgi anlamına gelecektir.
NEDEN İŞÇİ SINIFI VENEZUELA’YI SAVUNMALIDIR?
Venezuela’yı savunmak, soyut bir “uluslararası dayanışma” çağrısı değildir; doğrudan doğruya işçi sınıfının kendi tarihsel çıkarlarını savunmasıdır. Çünkü emperyalizmin hedef aldığı her ülke, aynı zamanda dünya işçi sınıfına verilmek istenen bir mesajdır: Direnirseniz cezalandırılırsınız.
ABD emperyalizmi Venezuela’da başarılı olursa, bu yalnızca Caracas’ta değil; İstanbul’da, Buenos Aires’te, Kahire’de ve Atina’da da hissedilecektir. Emperyalist saldırıların her zaferi, sermayenin dünya ölçeğinde daha saldırgan, daha pervasız ve daha acımasız hale gelmesi anlamına gelir. Bunun bedelini ise her zaman işçiler öder: daha düşük ücretler, daha güvencesiz çalışma koşulları, daha sert baskı rejimleri.
Venezuela’nın hedef alınmasının nedeni, kusursuz bir sistem kurmuş olması değil; emperyalist yağmaya tam teslim olmamasıdır. İşçi sınıfı açısından bu durum belirleyicidir. Çünkü emperyalizm, kendi düzenine itaat etmeyen her ülkeyi “ibretlik” bir cezaya çarptırmak ister. Bu ceza kabul edilirse, sıradaki hedefler için yol temizlenmiş olur.
Ayrıca Venezuela’ya yönelik saldırı, enerji kaynaklarının denetimi üzerinden yürütülen küresel sınıf savaşının bir parçasıdır. Petrol ve enerji üzerindeki emperyalist kontrol arttıkça, dünya genelinde yaşam maliyetleri yükselmekte; faturası doğrudan işçi sınıfına kesilmektedir. Türkiye’de artan enerji fiyatları, gıda enflasyonu ve yoksullaşma, bu küresel tablonun parçasıdır. Venezuela’nın kuşatılması, Türkiye işçisinin cebine de uzanan bir saldırıdır.
Bu nedenle işçi sınıfının Venezuela karşısında “tarafsız” olması mümkün değildir. Tarafsızlık, güçlünün tarafını tutmanın başka bir adıdır. İşçi sınıfı ya emperyalist yağma düzeninin sürmesinden yana olacak ya da bu düzene karşı direnen halklarla yan yana duracaktır.
Venezuela’yı savunmak, bir hükümeti savunmak değildir. Venezuela’yı savunmak, emperyalizmin dünya işçi sınıfına dayattığı korku düzenine karşı çıkmaktır. Bu mücadele, sınır tanımaz; çünkü sömürü de sınır tanımaz.
TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI İÇİN MESELE NEDİR?
Venezuela’da yaşananlar, Türkiye işçi sınıfı için “uzak bir coğrafyanın sorunu” değildir. Aksine, bu saldırı Türkiye’deki yoksullaşmanın, savaş politikalarının ve baskı rejiminin uluslararası bağlamını açıkça ortaya koymaktadır. Emperyalizm bir bütündür; Venezuela’ya yönelen saldırının sonuçları Türkiye’de de hissedilmektedir.
Türkiye burjuvazisi, emperyalist sistemle bağımlılık ilişkileri içinde konumlanmıştır. NATO üyeliği, bölgesel askeri angajmanlar ve enerji politikaları, Türkiye’yi emperyalist düzenin edilgen bir parçası haline getirmiştir. İktidarın zaman zaman kullandığı “bağımsızlık” ve “denge” söylemleri, gerçekte bu bağımlılığı gizlemeye yarayan ideolojik perdelerden ibarettir. Türkiye sermayesi, emperyalist yağma düzeninin suç ortağıdır.
Bu düzenin bedelini ödeyen ise işçi sınıfıdır. Savaş politikaları askeri harcamaları büyütürken, sağlık, eğitim ve sosyal haklar budanmaktadır. Enerji ve gıda fiyatlarındaki artış, ücretlerin erimesi ve güvencesiz çalışma koşulları, emperyalist sistemle kurulan bu ilişkinin doğrudan sonuçlarıdır. Venezuela’nın petrolü üzerindeki kuşatma, Türkiye’deki elektrik ve doğalgaz faturalarında da kendini göstermektedir.
Türkiye işçi sınıfı açısından mesele, hangi emperyalist blokun daha “makul” olduğu değildir. ABD ile mi, başka güçlerle mi yakınlaşılacağı tartışması, işçi sınıfının hiçbir sorununa çözüm sunmaz. Emperyalist kamplar arasında taraf seçmek, işçileri kendi egemen sınıflarının arkasına dizmenin başka bir yoludur.
Bu nedenle Venezuela meselesi, Türkiye işçi sınıfı için bir turnusol kâğıdıdır. Emperyalist saldırıya karşı net bir tutum alamayan, meseleyi diplomatik dengeler ya da hükümetler arası ilişkiler düzeyine hapseden bir siyaset, işçi sınıfını edilgenliğe mahkûm eder. Oysa Türkiye işçi sınıfının çıkarı, emperyalist sistemin tamamına karşı bağımsız bir hatta yürümektedir.
Venezuela’yı savunmak, Türkiye işçi sınıfı için kendi geleceğini savunmanın bir parçasıdır. Çünkü emperyalist zincirin her halkası, işçilerin boynuna dolanan yeni bir ilmek demektir.
TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI İÇİN SOMUT BİR PROGRAM NEDEN GEREKLİ?
Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırı karşısında doğru bir tutum almak, soyut dayanışma söylemleriyle ya da dönemsel açıklamalarla sınırlı kalamaz. İşçi sınıfının çıkarlarını savunmak, somut, anlaşılır ve mücadeleye yol gösteren bir programa sahip olmayı zorunlu kılar. Aksi halde emperyalizme karşı tutum, iyi niyetli ama etkisiz bir temenniden öteye geçmez.
Türkiye’de işçi sınıfı uzun süredir, sendikal bürokrasinin dar pazarlıkçı çizgisi ile reformist siyasetin pasifist ufku arasında sıkıştırılmış durumdadır. Emperyalist savaşlar, yaptırımlar ve kuşatma politikaları karşısında bu yapıların sunduğu tek şey, “endişe” bildiren açıklamalardır. Oysa emperyalizm, açıklamalarla değil; örgütlü sınıf gücüyle durdurulabilir.
Somut bir programın yokluğu, işçi sınıfını ya düzen içi milliyetçi söylemlerin ya da “iki taraf da kötü” diyerek fiilen emperyalizmi aklayan liberal tutumların etkisine açık hale getirir. Venezuela söz konusu olduğunda da aynı tablo görülmektedir. Emperyalist saldırı karşısında net bir sınıf hattı kurulmadığında, tartışma hızla rejim karşıtlığı–rejim savunuculuğu ikilemine sıkışmakta; işçi sınıfının bağımsız çıkarları görünmez kılınmaktadır.
Oysa Türkiye işçi sınıfının ihtiyacı olan şey, emperyalizme karşı mücadelenin kendi gündelik sorunlarıyla nasıl birleştiğini gösteren bir programdır. Enerji zamları, enflasyon, kemer sıkma politikaları ve savaş harcamaları arasındaki bağ, ancak böyle bir program sayesinde görünür hale gelir. Venezuela’ya yönelik kuşatmanın teşhiri, bu bağlamda soyut bir dış politika tartışması değil; ekmek, ücret ve yaşam mücadelesinin bir parçası haline gelir.
Somut bir program, işçi sınıfına yalnızca neye karşı olduğunu değil, ne için mücadele ettiğini de gösterir. Emperyalist saldırılara karşı tutum, ancak bu şekilde sürekli, örgütlü ve etkili bir hatta dönüşebilir. Aksi halde her yeni saldırı karşısında yeniden başa dönülür; öfke dağılır, sermaye kazanır.
Bu nedenle Venezuela’yı savunmak isteyen bir işçi siyaseti, bunu genel geçer sloganlarla değil; Türkiye işçi sınıfının gerçek mücadele ihtiyaçlarına dayanan somut bir programla yapmak zorundadır.
Türkiye işçi sınıfının Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırı karşısındaki tutumu, genel kınamalarla ya da diplomatik temennilerle sınırlı kalamaz. Bu tutum, açık talepler ve mücadele başlıklarıyla somutlanmadıkça etkisizleşir. Aşağıdaki talepler, emperyalizme karşı sınıf bağımsızlığını esas alan bir hattın asgari çerçevesini oluşturmaktadır:
ABD’nin Venezuela’ya yönelik tüm ekonomik ve finansal yaptırımları derhal kaldırılsın.
Yaptırımlar bir savaş aracıdır ve doğrudan işçi sınıfını hedef almaktadır.
Türkiye, emperyalist müdahalelerin parçası olmaktan çıkmalıdır.
ABD ve müttefiklerinin Venezuela’ya yönelik saldırgan politikalarına siyasi ve diplomatik destek verilmesine son verilmelidir.
NATO’dan çıkış talebi yükseltilmelidir.
NATO, emperyalist savaşların ve kuşatma politikalarının örgütlü aygıtıdır; işçi sınıfının bu yapıda hiçbir çıkarı yoktur.
Enerji, madenler ve stratejik sektörler işçi denetiminde kamulaştırılmalıdır.
Emperyalist yağmanın ve enerji krizlerinin bedelini işçiler değil, sermaye ödemelidir.
Savaş bütçelerine değil, işçilerin yaşamına kaynak ayrılmalıdır.
Askeri harcamalar kesilmeli; bu kaynaklar ücretlere, kamusal sağlığa, eğitime ve barınmaya aktarılmalıdır.
Emperyalist savaşlara ve yaptırımlara karşı sendikal seferberlik örgütlenmelidir.
Sendikalar, bu saldırılar karşısında suskun kalan değil, işçi sınıfını harekete geçiren mücadele araçları haline gelmelidir.
Enternasyonal işçi dayanışması güçlendirilmelidir.
Venezuela işçi sınıfıyla doğrudan dayanışma kanalları kurulmalı, ortak eylem ve kampanyalar örgütlenmelidir.
Bu talepler, bir “iyi niyet listesi” değil; Türkiye işçi sınıfının emperyalizme karşı mücadelede atması gereken somut adımların ifadesidir. Bu adımlar atılmadıkça Venezuela’ya sahip çıkmak da, emperyalist saldırganlığa karşı gerçek bir duruş sergilemek de mümkün değildir.
VENEZUELA’YI SAVUNMAK, KENDİ GELECEĞİMİZİ SAVUNMAKTIR
Venezuela meselesi, bir ülkenin iç siyasal dengelerine ya da bir hükümetin tercihine indirgenemez. Bugün Venezuela’da yaşananlar, emperyalist sistemin krizi derinleştikçe nasıl daha saldırgan, daha pervasız ve daha yıkıcı hale geldiğinin somut bir örneğidir. Bu saldırganlığın hedefi yalnızca Venezuela değil; dünya işçi sınıfının tamamıdır.
ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelik kuşatması başarılı olursa, bu yalnızca Latin Amerika’da değil, Türkiye de dahil olmak üzere tüm yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerde emekçilere yönelik saldırıların önünü açacaktır. Yaptırımların, darbelerin ve kuşatmaların normalleştiği bir dünya, işçi sınıfı için daha fazla yoksulluk, daha fazla baskı ve daha fazla savaş demektir.
Bu nedenle Venezuela’yı savunmak, “uzak bir coğrafyadaki” bir halkla dayanışma göstermekten ibaret değildir. Venezuela’yı savunmak, emperyalist yağma düzenine karşı kendi geleceğini savunmaktır. Türkiye işçi sınıfının çıkarı, bu düzenin herhangi bir versiyonunda değil; ona karşı kurulacak bağımsız, örgütlü ve enternasyonalist bir mücadele hattındadır.
Bugün görev açıktır. Emperyalist saldırılar karşısında tarafsızlık yoktur. Ya ABD emperyalizminin ve onun yerli işbirlikçilerinin safında durulacaktır ya da bu düzene karşı direnen halkların ve işçi sınıfının safında. Türkiye işçi sınıfı için onurlu ve gerçekçi tek seçenek ikincisidir.
Venezuela’yı savunmak, bir hükümeti aklamak değildir. Venezuela’yı savunmak, emperyalizme karşı işçi sınıfının tarihsel mevzisini savunmaktır. Bu mevzi düşerse, bedelini hep birlikte öderiz. Bu mevzi güçlenirse, dünyanın her yerinde sömürü düzeninin temelleri sarsılır.