1 El Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) önderliğindeki yeni Şam rejimi, bu yıl Halep’te Kürt güçlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolündeki mahallelere başlattığı saldırıyı, Rojava olarak adlandırılan Batı Kürdistan’a doğru genişletmiştir.
Bugün yaşananlar, Kürt halkına karşı yürütülen topyekûn bir imha savaşıdır. ABD, AB, İsrail ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğrudan ya da dolaylı desteğiyle, cihatçı terör örgütü HTŞ eliyle sahnelenen bu süreç, Kürt halkının ulusal varlığına yönelmiş bir soykırım denemesidir.
Bu tabloda tarafsızlık diye bir şey yoktur. Ya işgal, tasfiye ve imha sarmalı içinde varlık-yokluk mücadelesi veren Kürt halkının yanında durulur ya da emperyalizmin ve bölgesel gerici güçlerin desteklediği cihatçı çetelerin safında yer alınır.
Üçüncü bir yol yoktur. Saflar nettir.

2- ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’daki başlıca temsilcisi olan, Washington’ın Türkiye Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi sıfatını taşıyan Tom Barrack, salı akşamı yaptığı açıklamayla HTŞ’nin askeri saldırısının ABD’nin açık onayıyla gerçekleştirildiğini itiraf etmiştir. Barrack, Washington’ın Suriye’de herhangi bir “ayrılıkçılığa” ya da “federalizme” kesin olarak karşı olduğunu ilan etmiş; 18 Ocak anlaşmasını gerekçe göstererek SDG savaşçılarının bireysel olarak Suriye ordusuna katılmasını ve SDG’nin kontrolündeki IŞİD hapishanelerinin Şam’daki HTŞ rejimine devredilmesini talep etmiştir.
Bu açıklama, SDG lideri Mazlum Abdi’nin, HTŞ lideri ve “geçici cumhurbaşkanı” ilan edilen Ahmed eş-Şara ile, Barrack’ın da katılımıyla Şam’da gerçekleştirdiği görüşmenin, devam eden çatışmalar eşliğinde başarısızlıkla sonuçlanmasının hemen ardından gelmiştir. Bu durum, müzakere görüntüsü altında SDG’ye fiili bir teslimiyet dayatıldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Barrack’ın bu açıklamaları yapmadan hemen önce Ankara’da Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüşmüş olması ve Erdoğan’ın aynı gün SDG’yi hedef alan sözleri, saldırının emperyalist ve bölgesel güçler arasındaki eşgüdümle yürütüldüğünü göstermektedir. Erdoğan’ın, Kürt güçlerini kastederek “Suriye’nin kuzeyini işgal altında tutan silahlı unsurlar” ifadelerini kullanması, Ankara’nın HTŞ saldırısından duyduğu memnuniyetin açık ilanıdır.
Bu tablo, Batılı emperyalist devletlerin ve bölgesel emperyalist güçlerin HTŞ’ye verdiği desteğin, kapitalizmin insanlığı nasıl bir barbarlık ve yok oluş sürecine sürüklediğini bir kez daha gözler önüne serdiğini göstermektedir. Egemen sınıflar artık demokrasi ve özgürlük masallarına dahi ihtiyaç duymadan, tüm pervasızlıklarıyla emperyalist politikalarını hayata geçirmektedir.
Bu nedenle Suriye’de El Kaide kökenli HTŞ rejimine karşı mücadelenin yönü nettir: Emperyalizme ve onun bölgesel işbirlikçilerine karşı mücadele edilmeden HTŞ yenilgiye uğratılamaz. Emperyalist güçlerin ve bölgesel gerici devletlerin desteklediği HTŞ’nin yenilgisi, bu karşı-devrimci düzenin tamamına karşı verilecek devrimci bir mücadelenin ayrılmaz parçasıdır.

3- Kürdistan, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu ve dünya tarihinin en büyük trajedilerinden biriyle karşı karşıya kalmıştır. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından Kürt halkı, dönemin en büyük emperyalist güçleri ve onların bölgedeki yerli temsilcileri eliyle dört ayrı devlet arasında parçalanmış, bölünmüş ve sömürgeleştirilmiştir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırları içine hapsedilen Kürtler, eşine az rastlanır bir çok parçalı sömürgecilik rejimi altına alınmıştır.
Bu dört sömürgeci devlet, o tarihten bugüne Kürt halkına karşı sistematik biçimde inkâr, asimilasyon, imha ve bastırma politikaları uygulamıştır. Kürt diye bir ulusun varlığı reddedilmiş; Kürtlerin Türk, Arap ya da Fars oldukları iddia edilmiştir. Dil, kültür, tarih ve ulusal kimlik hedef alınmış; Kürt halkının varlığı silinmek istenmiştir.
Ancak bütün bu baskılara rağmen Kürt halkı hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmemiştir. Hiçbir ulus köleliğe ve yok oluşa razı olmaz. Kürtlerin başkaldırıları ve özgürlük arayışları karşısında ise sömürgeci devletler, her seferinde emperyalist güçlerden yardım talep etmiş, onlara dayanmıştır. Böylece Kürdistan’ı paylaşan dört devlet, emperyalizmle sıkı bağlarla birbirine bağlanmıştır.
Bu devletler arasında dönemsel çelişkiler ve çatışmalar yaşansa da, konu Kürt halkının ulusal özgürlük mücadelesi olduğunda ortak hareket etmişlerdir. Dört parçada da en küçük bir ulusal hak talebi dahi devlet terörüyle bastırılmış; Kürt halkı yalnızlaştırılmış, birbirinden koparılmış ve uluslararası sistemden yalıtılmıştır.
Kürt halkı onlarca katliamdan, pogromdan ve kırımdan geçmesine rağmen ne Milletler Cemiyeti, ne Avrupa Birliği, ne de İslam Konferansı gibi uluslararası kurumlar bu suçlar karşısında gerçek bir tutum almıştır. Çünkü Kürtler lehine atılacak en küçük bir adım dahi, bu kurumların Türkiye, İran, Irak ve Suriye ile olan siyasi, diplomatik ve ticari ilişkilerini riske atacaktır.
Özellikle Türkiye’nin NATO’nun en büyük ordularından birine sahip olması ve ABD-AB emperyalizmiyle kurduğu tarihsel ittifak göz önüne alındığında, emperyalist merkezler açısından Kürtlerden vazgeçmek her zaman kolay olmuştur. Avrupa devletleri zaman zaman Kürt sorununa duyarlıymış gibi bir rol oynasa da, Türkiye ile yaşanan en küçük bir gerilimde dahi hızla Ankara’nın safında yer almışlardır. Bugün Avrupa’da Kürt örgütlerinin “terör örgütü” ilan edilmesi ve Kürt siyasal faaliyetinin kriminalize edilmesi bunun açık göstergesidir.
Özetle ifade etmek gerekirse, Özgür ve Birleşik Kürdistan, emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarıyla uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Kürt siyasal önderlikleri emperyalist devletlerle ne kadar uyumlu ilişkiler kurmaya çalışırsa çalışsın, Kürt halkının özgürlük mücadelesi belirli bir mevzi kazandığı anda, bu süreci sabote edecek hamleler yapma konusunda emperyalist güçler hiçbir zaman tereddüt etmemiştir.
Tarihsel deneyim açıktır: Emperyalist odaklar, Birleşik ve Özgür Kürdistan yolunda müttefik değil düşmandır. Emperyalizmle kurulan her ittifak, ezilen uluslar açısından kalıcı kazanımlar değil, yeni yenilgiler üretmiştir. Kürdistan’ın özgürlüğü, emperyalist dünya sisteminin çıkarlarıyla bağdaşmaz.
Bu nedenle Özgür Birleşik Kürdistan mücadelesi zorunlu olarak anti-emperyalist bir karakter taşımak zorundadır. Kürt halkının müttefikleri emperyalist devletlerde ya da Ortadoğu’daki gerici burjuva diktatörlüklerinde değil; Ortadoğu’nun işçi sınıfı, emekçileri ve ezilen halkları arasında bulunabilir. Özgür Kürdistan davası, ancak bu sınıfsal ve enternasyonalist hatta oturduğu ölçüde gerçek bir kurtuluş perspektifi kazanabilir.
4- Tom Barrack’ın şu sözleri, emperyalist ABD’nin Suriye ve Kürt politikası açısından bir dönüm noktasını açıkça ilan etmektedir:
“Bugün durum temelden değişmiştir. Suriye artık DEAŞ’ı Yenmek için Küresel Koalisyona katılan, Batı’ya yöneldiğini ve terörle mücadelede ABD ile işbirliği yapacağını gösteren, tanınmış bir merkezi hükümete sahiptir. Bu durum ABD–SDG ortaklığının gerekçesini değiştirmiştir. Şam, DEAŞ’ın gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye istekli ve hazır olduğundan, SDG’nin sahadaki başlıca DEAŞ karşıtı güç olma misyonu büyük ölçüde sona ermiştir.”
(Tom Barrack)
Barrack bu açıklamayla, ABD’nin bugüne kadar Kürt güçlerini yalnızca DEAŞ’a karşı bir araç olarak kullandığını; gelinen aşamada ise Suriye’de merkezi devletle işbirliğine yönelerek Kürtlerle kurduğu ittifakı sona erdirdiğini itiraf etmektedir.
Emperyalist ABD tercihini, Suriye’deki devlet aygıtından, dolayısıyla bu devletin en önemli bölgesel destekçisi olan Türkiye’den yana yapmıştır. Çünkü ABD, Ortadoğu’da tam bir hegemonya kurabilmek için İsrail kadar Türkiye’ye de muhtaçtır. Bu hegemonya zincirinde geriye tek halka kalmıştır: İran.
ABD, bu strateji doğrultusunda tercihini HTŞ’den yana kullanmıştır. Emperyalizm, parçalı ve demokratik bir Suriye değil; kendi çıkarlarına hizmet eden, cihatçı terör örgütlerinin mutlak iktidarına dayanan bir Suriye istemektedir. İran’ı kuşatmak ve Ortadoğu’da mutlak hâkimiyet sağlamak için Suriye’yi fiilen bir emperyalist üsse dönüştürme hedefi gütmektedir.
Bu nedenle ABD, Suriye’de HTŞ iktidarını kabul etmeyecek ya da onunla uyumlu olamayacak tüm öznelerin tasfiyesini stratejik bir zorunluluk olarak görmektedir. HTŞ’nin mutlak iktidarı; Kürtler, Aleviler, Dürziler, Süryaniler, Ermeniler, Hristiyan azınlıklar, seküler Araplar, kadınlar ve LGBTİQ+’lar için katliamlar, pogromlar ve soykırım tehlikesi anlamına gelmektedir.
Ancak hiçbir halk gönüllü köleliği kabul etmez. Emperyalizmin ve bölgesel gerici güçlerin temsilcisi olan HTŞ’nin mutlak iktidarı, Suriye’de ne istikrar sağlayacak ne de iç savaşı sona erdirecektir. Tam tersine, Suriye iç savaşını yeni ve daha kanlı bir evreye taşıyacaktır. Bu süreçle birlikte direniş cephesinin özneleri de giderek daha net biçimde açığa çıkmaktadır.
5- Suriye’de emperyalist müdahale, cihatçı gericilik ve bölgesel burjuva diktatörlükler arasındaki çatışma, halklara kurtuluş değil yalnızca yeni yıkım biçimleri üretmektedir. Bugün yaşananlar yalnızca bir iç savaş ya da yerel bir kriz değil; aynı zamanda emperyalist paylaşım savaşının Suriye sahasındaki tezahürüdür. Bu koşullarda barış, demokrasi, ulusal ve dinsel azınlıkların özgürlüğü, kadınların kurtuluşu ve ülkenin gerçek bağımsızlığı gibi en temel demokratik sorunlar, yalnızca işçi sınıfının iktidarı altında çözüme kavuşabilir. Emperyalizm çağı aynı zamanda proleter devrimler çağıdır.
Bu nedenle Suriye’de esas alınması gereken stratejik hedef, emperyalizmin ülke üzerindeki hâkimiyetinin kökten tasfiyesidir. Bu hedef ne diplomatik manevralarla ne de emperyalist güçler arasında “denge siyaseti” izlenerek gerçekleştirilebilir. Bunun tek yolu proleter devrimdir.
Bu gerçeklik, Suriye’de oluşabilecek bir direniş cephesinin karakteri konusunda temel bir ayrımı zorunlu kılar. Gerçek ve ilerici bir direniş cephesi, ne emperyalistlerle uzlaşan liberal-demokrat projelerden ne de mezhepçi ya da cihatçı yapılardan doğabilir. Direniş cephesinin liderliğini işçi sınıfının devrimci güçlerinin üstlenmesi hayati bir zorunluluktur.
Suriye işçi sınıfı, etnik, mezhepsel ve dinsel olarak parçalanmış olsa da; Kürt, Arap, Alevi, Sünni, Hristiyan, Dürzi emekçileri ortak sömürü ilişkileri içinde birleştiren nesnel bir sınıfsal zemine sahiptir. Emperyalizm ve onun yerel taşeronları, bu parçalanmışlığı derinleştirerek hükmetmektedir. Bu nedenle Suriye işçi sınıfının ilk devrimci görevi, mezhep ve kimlik bariyerlerini aşan sınıf temelli birleşik bir mücadele hattı inşa etmektir.
HTŞ ve benzeri cihatçı yapılar, emekçi sınıfların değil; ticaret burjuvazisinin, savaş zenginlerinin ve emperyalist güçlerin çıkarlarına hizmet eden karşı-devrimci aygıtlardır. Bu yapılar kadınları, ulusal ve dinsel azınlıkları, örgütlü işçi hareketini hedef alarak Suriye toplumunu kalıcı bir kölelik rejimine mahkûm etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle işçi sınıfı, cihatçı gericiliğe karşı mücadeleyi emperyalizme karşı mücadeleden ayrı ele alamaz.
Suriye’de oluşan direniş cephesi; Kürt özgürlük mücadelesinin ilerici kazanımları, kadınların özsavunma deneyimleri, yerel halk komiteleri ve emekçilerin kendiliğinden direniş pratikleri üzerine inşa edilebilir. Ancak bu cephe, burjuva ulusalcı ya da liberal programlarla değil; üretim araçlarının kamulaştırılmasını, halkların kendi kaderini tayin hakkını ve işçi demokrasisini savunan devrimci bir programla birleşmediği sürece kalıcı bir çıkış üretemez.
Sınıfsal bir perspektiften yoksun her direniş odağı, ilk kritik eşikte kendisini güvence altına alacak bir emperyalist güç arayışına sürüklenir. Bu durum, bağımlılık ilişkilerini yeniden üretir ve direnişi emperyalist pazarlıkların nesnesi hâline getirir. Suriye’de yaşanan deneyimler, bunun sayısız örneğiyle doludur.
Bu bağlamda Suriye devrimci güçlerinin tarihsel görevi açıktır:
Emperyalist işgale, cihatçı gericiliğe ve yerli-bölgesel burjuva diktatörlüklere karşı bağımsız sınıf siyaseti temelinde birleşik bir devrimci cephe örmek; iktidar perspektifini emekçi konseylerine dayandırmak ve Ortadoğu ölçeğinde enternasyonalist bir devrimci hattın parçası olmak.
Suriye’nin geleceği, emperyalist pazarlık masalarında değil; işçilerin, yoksulların ve ezilenlerin devrimci seferberliğinde belirlenecektir.
6- Rojava’da ortaya çıkan siyasal yapı, Suriye iç savaşının yarattığı iktidar boşluğunda şekillenmiş askerî-siyasal bir ara-formdur. Bu süreç, işçi sınıfının iktidarıyla sonuçlanan bir devrim değil; devlet aygıtının çöktüğü koşullarda ortaya çıkan yerel bir yönetim deneyimidir. Üretim ilişkileri tasfiye edilmemiş, burjuva mülkiyet ortadan kaldırılmamış, iktidar işçi konseylerine dayandırılmamıştır. Bu nedenle Rojava süreci, kapitalist sistemin sınırlarını aşamayan, onu dönüştürmek yerine onunla birlikte var olmaya çalışan bir yapı olarak kalmıştır.
Bu gerçeklik, Rojava’nın neden kalıcı bir siyasal çözüm ve bağımsızlık hattı üretemediğini anlamanın anahtarıdır.

7- Rojava önderliği, sürecin en başından itibaren ulusal bağımsızlık, birleşik Kürdistan ya da açık bir ulusal statü hedefini reddetmiş; kendisini her koşulda “Suriye’nin parçası” olarak tanımlamıştır. Esad iktidarı döneminde de HTŞ iktidara getirildikten sonrada bu tutumu değişmemiştir. Bu tercih, taktik değil stratejiktir.
Kürt halkının yüz yıllık sömürgeci parçalanmışlığına karşı net bir ulusal kurtuluş perspektifi ortaya konulmadığı gibi, bu tarihsel talep “demokratik konfederalizm”, “demokratik modernite” gibi post-modern ve sınıf dışı kavramlarla ikame edilmiştir. Ulusal statü perspektifinden bilinçli olarak kaçınan bir hareketin, ulusal kurtuluş üretmesi mümkün değildir.
Ulusal sorunun bu şekilde muğlaklaştırılması, Kürt halkının meşru taleplerini emperyalist ve bölgesel güçlerin pazarlık nesnesi hâline getirmiştir.

8- Rojava süreci, kapitalizmi hedef almamış; üretim araçlarının kamulaştırılmasını ve sınıf iktidarını gündemine almamıştır. Kooperatifçilik uygulamaları, kapitalist pazarla uyumlu, sınıf mücadelesini ikame eden reformist mekanizmalar olarak işlemiştir.
Sınıf iktidarını hedeflemeyen her siyasal yapı, varlığını sürdürmek için daha güçlü bir dış dayanağa ihtiyaç duyar. Rojava’nın emperyalist ABD ile kurduğu ilişki, bu yapısal bağımlılığın sonucudur. Sorun yalnızca “yanlış ittifak” değil; ittifakı zorunlu kılan sınıfsal ufuksuzluktur.

9- Suriye Demokratik Güçleri (SDG), askerî olarak ABD’ye bağımlı bir güç hâline gelmiş; stratejik karar alanı Washington tarafından belirlenen bir kara gücü işlevi görmüştür. Afrin’in Türkiye tarafından işgali, ABD’nin bilinçli suskunluğu ve onayıyla gerçekleşmiştir.
Buradaki sorun yalnızca “ABD’nin Kürtleri satması” değildir. Asıl sorun, Rojava önderliğinin kendi kaderini emperyalist bir gücün bölgesel çıkarlarına bağlamasıdır. ABD, SDG’yi kullandı; fakat SDG de baştan bu rolü kabul etmişti.
Emperyalizmle kurulan bu ilişki, Rojava’nın tasfiyesini bir tercihten çok bir zorunluluk hâline getirmiştir.
PKK’nin Türkiye’de yürüttüğü müzakere süreci, silah bırakma çağrıları ve “demokratik Türkiye” eksenli siyasal yönelim, ulusal kurtuluş perspektifinin fiilen terk edilmesiydi. Bu çizgi, Rojava’ya da aynen taşınmıştır. Ulusal hedefini terk eden bir hareket, onu düşmanlarının inisiyatifine bırakır. Rojava’da yaşanan tasfiye süreci, bu ideolojik ve politik sürekliliğin kaçınılmaz sonucudur.
Bugün Rojava’nın tasfiye edilme tehlikesiyle başbaşa kalması, onun ne bağımsız, ne anti-emperyalist, ne de anti-kapitalist bir hatta oturmuş olmasının sonucudur. Emperyalist pazarlıklar içinde statüsüz, güvencesiz ve bağımlı bir yapı olarak kalan Rojava, HTŞ–Türkiye–ABD hattında gözden çıkarılmıştır.
10- Ancak bu yenilgi, Kürt halkının yenilgisi değildir. Yenilen, sınıfsal ve ulusal perspektiften yoksun, emperyalizmle uyumlu siyasal çizgidir. Kürdistan sorunu tüm yakıcılığıyla varlığını korumaktadır. Kürt halkı bugün Rojava’da varlık savaşı vermektedir. Kürt halkının varlık ve özgürlük mücadelesi meşrudur ve savunulmalıdır.
11- Rojava deneyimi bir kez daha göstermiştir ki; statüsüzlük, emperyalizmle uyum ve sınıf dışı siyaset, ezilen uluslar için kurtuluş değil tasfiye üretir. Kürt halkının özgürlüğü, Suriye ve Ortadoğu işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist ve devrimci mücadelesinden koparılamaz.
Gerçek kurtuluş, emperyalist sistemin sınırları içinde değil; ona karşı yürütülecek proleter devrimci mücadeleyle mümkündür.

Türkiye Neden Rojava’ya Yıllardır Saldırıyor?

12- Rojava, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt sorununa dayalı inkâr ve imha rejimini fiilen boşa düşürmektedir
Türkiye devleti, Kürt sorununu kuruluşundan bu yana siyasal haklar temelinde değil, güvenlik ve imha politikalarıyla yönetmiştir. Rojava’da Kürt halkının fiili bir özerklik kurması, “Kürtler devletsiz yaşamak zorundadır” yalanını parçalamış; Türkiye’deki inkâr rejimini ideolojik olarak çökertecek bir emsal yaratmıştır.
13- Rojava, Türkiye Kürdistanı’ndaki Kürt işçileri ve yoksulları için bulaşıcı bir siyasal örnek oluşturmaktadır. Rojava’nın varlığı, Türkiye’deki Kürt işçi sınıfı ve emekçi yığınlar açısından yalnızca ulusal değil, siyasal bir umut kaynağıdır. Bu durum, Türkiye burjuvazisi açısından içerdeki sınıf ve ulusal çelişkilerin derinleşmesi anlamına gelmektedir. Rojava’nın tasfiyesi, bu “bulaşıcı etkiyi” ortadan kaldırma hedefi taşımaktadır.
14- Türkiye, Rojava’yı tasfiye ederek Kürt hareketini parçalamayı ve yalnızlaştırmayı hedeflemektedir. Rojava’nın varlığı, Kürt hareketinin farklı parçaları arasında moral, politik ve fiili bağlar kurmaktadır. Türkiye devleti, Rojava’yı ezerek Kürt hareketini bölmeyi, Türkiye Kürdistanı’ndaki direnişi zayıflatmayı ve Kürt halkına “başka yol yok” mesajı vermeyi amaçlamaktadır.
15- Rojava, AKP–MHP rejiminin milliyetçi–İslamcı ideolojisiyle bağdaşmayan bir toplumsal model sunmaktadır. Rojava’da kadınların toplumsal ve siyasal rolü, seküler yaşam biçimleri ve etnik–dinsel çoğulculuk; Türkiye’de kurulan İslamcı Erdoğan rejim için doğrudan ideolojik tehdittir. Bu nedenle Rojava yalnızca askeri değil, ideolojik olarak da imha edilmek istenmektedir.
16- Türkiye, Rojava’ya saldırarak Suriye’de emperyalist pazarlıklarda elini güçlendirmektedir. Türkiye, Suriye savaşında bağımsız bir aktör değil; ABD, Rusya ve bölgesel güçlerle pazarlık yapan alt-emperyalist bir güçtür. Rojava’ya yönelik saldırılar, Türkiye’ye bu pazarlıklarda koz sağlamakta; işgal alanları Türkiye burjuvazisinin bölgesel çıkarlarına hizmet etmektedir.
17- Rojava’nın tasfiyesi, Türkiye sermayesi için yeni yağma ve sömürü alanları anlamına gelmektedir. Türkiye’nin işgal ettiği bölgelerde: İnşaat ve altyapı ihaleleri,
Tarımsal üretim ve ticaret, Lojistik ve güvenlik sektörü, doğrudan Türkiye sermayesinin denetimine girmektedir. Rojava’ya yönelik saldırılar, askeri olduğu kadar ekonomik bir yağma operasyonudur. Rojava’da Türkiye’nin işgal ettiği bölgelerde kendi korsan devletini inşa etmekte, devlet kurumlarını oraya yerleştirmektedir. Afrin’de Türkçe resmi dillerden biri olmuştur.
18– Rojava, Türkiye’deki Erdoğan rejimin sürekliliği açısından bir beka sorunudur. Rojava’nın varlığı: Kürt sorununu çözümsüz kılmakta, Erdoğan rejimin ideolojik meşruiyetini zayıflatmakta, İşçi sınıfının ortak mücadele potansiyelini güçlendirmektedir. Bu nedenle Rojava’nın tasfiyesi, geçici bir hükümet tercihi değil; devletin süreklilik arz eden stratejik politikasıdır.
19- Türkiye, Rojava’ya “güvenlik” gerekçesiyle değil; Kürt halkının özgürleşme ihtimalinden, işçi sınıfının ortak mücadelesinden, Erdoğan rejimin ideolojik çözülmesinden korktuğu için saldırmaktadır. Rojava’ya yönelik saldırılar, Türkiye’de Erdoğan rejiminin ve sermaye düzeninin devamının koşullarından biridir.
20- Rojava’yı Neden Savunmalıyız?

Rojava’ya yönelik savaş, Türkiye işçi sınıfına karşı yürütülen sınıf savaşının bir parçasıdır. Rojava’ya karşı yürütülen askeri operasyonlar, Türkiye’de emekçilerin sırtına yeni vergiler, kemer sıkma politikaları ve sosyal yıkım olarak dönmektedir. Savaş bütçeleri, işçilerin ücretlerinden, emeklilerin haklarından ve kamu hizmetlerinden kesilerek finanse edilmektedir. Rojava’ya karşı savaş, işçi sınıfına karşı savaşın dış cephedeki uzantısıdır. Rojava’nın tasfiyesi, Türkiye’de otoriter rejimin tahkim edilmesi anlamına gelmektedir. Rojava’ya yönelik saldırılar, içeride milliyetçi histeri yaratmanın, muhalefeti bastırmanın ve işçi direnişlerini ezmenin aracı olarak kullanılmaktadır. Rojava’yı savunmak, Türkiye’de faşizme karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile Türkiye işçi sınıfının kurtuluşu nesnel olarak iç içedir. Türkiye işçi sınıfı, Kürt ulusunun baskı altında tutulması sayesinde bölünmekte ve zayıflatılmaktadır. Rojava’ya karşı saldırılar, Türk ve Kürt işçiler arasına düşmanlık sokarak sermaye düzenini ayakta tutmaktadır. Unutulmaması gereken gerçek şudur: Başkasını Ezen ulusun işçisi Özgür olamaz. Rojava’yı savunmak, işçi sınıfının birliğini savunmaktır. Rojava, tüm sınırlılıklarına rağmen emperyalist ve gerici düzene karşı fiili bir direniş alanıdır. Rojava, emperyalist güçlerin, bölgesel burjuva devletlerin ve cihatçı gericiliğin ortak hedefi hâline gelmiştir. Bu durum, Rojava’nın nesnel olarak ilerici bir mevzi olduğunu göstermektedir. Sosyalistler, eleştirel bir tutumla ama koşulsuz savunma ilkesinden hareket etmelidir. Rojava’ya karşı sessizlik, Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel yenilgilerini yeniden üretir. Rojava’daki işgale karşı örgütlü bir ses yoksa, milliyetçiliğin, şovenizmin sesi yüksek çıkar. O yüzdendir ki; Rojava’ya karşı tarafsızlık ya da suskunluk, fiilen devletin savaş politikasına yedeklenmek anlamına gelir. Enternasyonalizm, soyut bir ilke değil somut mücadelelerde sınanan bir pratiktir. Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında alınacak tutum, Türkiye sosyalist hareketinin enternasyonalist karakterinin gerçek ölçütüdür. Rojava’yı savunmayan bir sosyalizm, ulusalcı ve devletçi sınırların ötesine geçemez. Rojava’nın yenilgisi, Ortadoğu’da gericiliğin ve emperyalizmin güçlenmesi anlamına gelecektir. Rojava’nın tasfiyesi demek ; Cihatçı yapıların meşrulaşması, kadın kazanımlarının yok edilmesi, azınlık halkların yeni katliamlara sürüklenmesi demektir. Bu tablo, Türkiye işçi sınıfının geleceğini de karartacaktır. Rojava’yı savunmak, sosyalist hareket için bağımsız sınıf hattını güçlendirme olanağıdır. Savaş karşıtı, anti-emperyalist ve anti-faşist bir Rojava savunusu; sosyalist hareketin devlet karşısında bağımsız bir sınıf kutbu oluşturmasının imkânını sağlar. Bu tutum, burjuva muhalefetinden ve düzen içi “barış” söylemlerinden net bir kopuş anlamına gelir. Rojava savunusu, Türkiye işçi sınıfının enternasyonal devrimci ufkunu genişletir. Rojava, Türkiye işçi sınıfına şunu göstermektedir: Ortadoğu’da kaderler ortaktır; kurtuluş ya birlikte olacak ya da hiç olmayacaktır. Rojava’yı sınıfın içinde eylemli bir şekilde savunmak, Türkiye işçi sınıfını Ortadoğu devrimci sürecinin öznesi hâline getirir.
21- Rojava’yı Savunmak İçin Somut Devrimci Görevler

Tarafsızlık yalanını parçalamak ve net politik saflaşma yaratmak, Rojava’ya yönelik imha savaşı karşısında “iki taraf da hatalı”, “karmaşık bir süreç”, “denge siyaseti” gibi yaklaşımlar fiilen saldırganın safında yer almaktır. Devrimci görev, HTŞ–TC–ABD–İsrail hattına karşı açık ve net bir politik saf oluşturmaktır.
Savaşa karşı sınıf temelli bir ajitasyon hattı kurmak
Rojava’ya yönelik savaşın bedelinin: zamlar, vergiler, yoksullaşma, baskı ve faşistleşme olarak Türkiye işçi sınıfına ödettirildiği somut örneklerle anlatılmalıdır.
Savaş karşıtlığı soyut barış çağrılarıyla değil, sınıf ajitasyonuyla yürütülmelidir.
“Kürt sorunu”nu devrimci sınıf perspektifiyle yeniden kurmak
Rojava savunusu, liberal kimlik siyasetine ya da devletçi “bölünme korkusu”na hapsedilemez. Görev nettir: Kürt ulusal özgürlük mücadelesini işçi sınıfının birleşik devrimci mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak yeniden tanımlamaktır. Sendikalar ve emek örgütlerini savaş karşıtı mücadeleye zorlamak. Devrimci güçler: sendika yönetimlerini teşhir etmeli, tabandan baskı örgütlemeli, savaş bütçelerine, askeri sevkiyata ve silah üretimine karşı işçi eylemleri örmelidir. Rojava savunusu, sendikal alanda sınıf mücadelesinin politikleştirilmesi için bir kaldıraçtır.
Devlet baskısına rağmen Kürt hareketiyle fiili dayanışma
Rojava’yı savunmak, yalnızca sözle değil: gözaltılara, tutuklamalara, yasaklara
karşı fiili dayanışma ağları kurmayı gerektirir. Bu, devrimci hareket için bir cesaret ve kopuş sınavıdır.
Diasporada ve uluslararası alanda enternasyonal seferberlik
Rojava’ya yönelik savaş uluslararasıdır; savunması da öyle olmalıdır.
Görev nettir: Avrupa’daki Kürt ve Türkiyeli işçilerle ortak eylemler, emperyalist merkezlerde protestolar, silah şirketlerine ve devletlere karşı teşhir kampanyaları örgütlemektir.
Rojava’ya eleştirel ama koşulsuz savunma!
Rojava’daki sınıfsal ve politik sınırlılıklar açıkça eleştirilmelidir. Ancak bu eleştiri: savunmayı zayıflatmamalı, saldırganla eşitleme noktasına düşmemelidir.
İlke nettir: “Eleştiri içeride, savunma dışarıda.”
Rojava savunusunu Ortadoğu devrim perspektifine bağlamak
Rojava yalnızca bir coğrafya değil, Ortadoğu’daki devrimci sürecin düğüm noktasıdır. Görev: Rojava savunusunu Suriye, Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu işçi sınıfının ortak devrimci geleceğiyle bağlamaktır. Sosyalist Ortadoğu şiarını göndere çekmektir. Bu şiarın nostaljik bir söylem veya ayakları yere basmayan bir ütopya değil, emperyalizmi Ortadoğu’dan kazımanın tek gerçekçi parolasıdır. Bugün Sosyalist Ortadoğu Sovyetlerinden bahsetmenin tam zamanıdır. Nihai görev: savunmadan iktidar perspektifine geçmektir. Rojava’yı savunmak, yalnızca mevcut kazanımları korumak değil; bu mücadeleyi: işçi konseyleri, işçi milisleri, devrimci iktidar perspektifi ile buluşturmaktır. Savunma, devrimci saldırıya bağlanmadıkça kalıcı olamaz.

22- Sınıf İçinde Rojava’yı Savunma Görevlerini Nasıl Yerine Getirebiliriz?

Savaşı “ulusal güvenlik” yalanından koparıp sınıfsal bir mesele hâline getirmek için sistematik ajitasyon prpoganda faaliyetleri gerçekleştirmek. Türkiye devleti, Rojava’ya yönelik saldırılarını “terörle mücadele” ve “ulusal güvenlik” söylemiyle meşrulaştırmaktadır. Proleter devrimcilerin görevi, bu söylemi parçalayarak savaşın gerçek sınıfsal içeriğini teşhir etmektir: Savaş, patronların ve devletin savaşıdır. Bedelini ödeyen işçiler, yoksullar ve gençlerdir. Bu teşhir, işyerlerinden mahallelere kadar yayılmalıdır.
İşyerlerinde savaş karşıtı hücreler ve komiteler oluşturmak
Rojava savunusu, yalnızca sokakta değil üretim alanlarında örgütlenmelidir. Proleter devrimcilerin görevi fabrikalarda, atölyelerde, iş yerlerinde, şantiyelerde, depolarda savaş karşıtı işçi komiteleri kurmaktır. Bu komiteler: bildiriler çıkarır, işyeri toplantıları düzenler, sendikal yapılar üzerinde baskı kurar.
Sendikal bürokrasiyi teşhir etmek ve tabanı harekete geçirmek
Türkiye’de sendika bürokrasisi: savaş karşısında sessiz, devlet çizgisine uyumlu, milliyetçi reflekslerle hareket etmektedir. Proleter devrimcilerin görevi tabandan bu konuyu işçilerin gündemine sokmak, savaş karşıtı imza kampanyaları, direniş , savaşa karşı harekete geçme çağrısı tartışmalarını zorlamaktır. Savaş varken “ekmek kavgası”nın kazanılamayacağı anlatılmalıdır.
Kürt ve Türk işçiler arasında fiili birlik kurmak
Devletin en güçlü silahı milliyetçi bölünmedir. Buna karşı görev: ortak işyeri eylemleri, ortak bildiriler, ortak yürüyüş ve grevler örgütleyerek fiili sınıf birliği yaratmaktır. Bu birlik, soyut kardeşlik değil ortak mücadele üzerinden kurulur.
Genç işçileri, işsizleri ve öğrencileri sürece katmak; Rojava’ya karşı savaş: gençlerin geleceğini, işsizliği, zorunlu askerliği derinleştirdiğinin propogandası sistematik olarak yapılmalıdır. Proleter devrimci görev, üniversitelerde savaş karşıtı meclisler, stajyer ve güvencesiz işçiler arasında örgütlenme, asker aileleriyle bağ kurmak olmalıdır.
Devlet baskısına karşı dayanışma ağları oluşturmak
Savaş karşıtı tutum, kaçınılmaz olarak: gözaltı, tutuklama, işten atma ile karşılaşacaktır. Proleter devrimcilerin görevi; hukuki dayanışma, maddi destek fonları, kamuoyu teşhiri ile bu baskıyı boşa düşürmektir.
Rojava savunusunu anti-emperyalist mücadeleye bağlamak elzemdir. Rojava savunusu, yalnızca Türkiye devletine karşı değil: NATO’ya, ABD üslerine, silah tekellerine karşı mücadeleyle birleşmelidir. “Bu savaş bizim savaşımız değil” şiarı somut hedeflerle örülmelidir.
Sınıfın bağımsız devrimci önderlik sorununu görünür kılmak, her faaliyeti bu sorunun çözümüne katkı olacak şekilde örgütlemek hayati öneme sahiptir. Mevcut sosyalist yapıların: parlamentarizmi, uzlaşmacılığı, sosyal şovenizmi, korkaklığı açıkça mahkum edilmelidir. Rojava savunusu, işçi sınıfı içinde devrimci önderlik inşasının zorunluluğunu görünür kılan bir momenttir.

Savunmayı devrim perspektifiyle tamamlamak

Rojava savunusu, yalnızca “saldırıyı durdurma” hedefiyle sınırlı kalırsa yenilgiye açıktır. Proleter devrimcilerin görevi açıktır: işçi konseyleri, İşçi milisleri
devrimci iktidar perspektifi ile savunmayı ileri taşımaktır. Proleter devrimciler Rojava’yı uzaktan alkışlayarak değil, liberal dayanışmayla değil, diplomatik çağrılarla değil; kendi burjuva devletine karşı sınıf savaşını büyüterek savunabilir. Rojava’nın kaderi ile Türkiye işçi sınıfının kurtuluşu aynı tarihsel düğümde birleşmektedir.

22- Enternasyonal Devrimci Güçlerin (Özellikle Avrupa) Rojava Karşısındaki Somut Devrimci Görevleri

Rojava’ya yönelik saldırılar emperyalist bir suçtur
Rojava’ya karşı yürütülen imha savaşı, yalnızca bölgesel gericiliğin değil; ABD, AB, NATO ve İsrail eksenli emperyalist sistemin ortak suçudur. Avrupa devletleri, doğrudan askeri müdahalede bulunmasalar bile: silah ticaretiyle, diplomatik meşruiyet sağlayarak, Kürt örgütlerini kriminalize ederek bu suçun aktif parçasıdır. Avrupa’daki devrimci teşkilatların ilk görevi, bu gerçeği teşhir etmektir. “Tarafsızlık” emperyalizmin safında yer almaktır
Avrupa’da sendikalar ve sol partiler Rojava konusunda “denge”, “barış çağrısı” ve “iki taraf da şiddeti bırakmalı” söylemine sığınmaktadır. Bu tutum fiili işbirlikçiliktir. Bugün Rojava karşısında tarafsızlık yoktur: Ya emperyalistlerin ve cihatçıların safı, ya da Kürt halkının ve ezilenlerin safı vardır. Saflar nettir.
Avrupa’daki devrimci teşkilatların görevi kendi burjuva devletleriyle hesaplaşmaktır. Rojava’yı savunmak, Avrupa işçi sınıfı için: Ankara ile yapılan askeri anlaşmalara, silah ihracatına, NATO işbirliğine karşı kendi devletine karşı mücadele etmek demektir. Bugün Rojava savunusu, Avrupa’da anti-emperyalist sınıf mücadelesinin önemli bir halkasıdır.
Kürt hareketinin kriminalizasyonuna karşı fiili mücadele verilmelidir. Avrupa’da Kürt örgütleri: “terör” listelerinde, dernekleri kapatılarak, eylemleri yasaklanarak, sistematik baskı altındadır.
Avrupa işçi hareketinin görevi: bu yasakları tanımamak, Kürt hareketiyle açık dayanışma örgütlemek, kriminalizasyonu fiilen boşa düşürmektir. Bu mücadele, ifade özgürlüğü değil sınıf dayanışması meselesidir.
Sendikalar savaş karşıtı mevzilere dönüştürülmelidir.
Avrupa sendikal hareketi, bugüne kadar: NATO savaşlarına sessiz, emperyalist politikalara uyumlu davranmıştır. Devrimci görev: sendikalarda Rojava gündemi açmak, savaş karşıtı kararlar aldırmak, silah üretimi ve sevkiyatına karşı iş bırakma eylemleri örgütlemektir. Silah üreten işyerlerinde direniş, Rojava savunusunun en somut biçimidir.
Kürt diasporası ile Avrupa işçi sınıfı arasında sınıfsal bağ kurulmalıdır. Kürt diasporası Avrupa’da: en güvencesiz, en düşük ücretli, en ağır işlerde çalışmaktadır. Devrimci görev: Kürt işçilerin mücadelelerini sınıf ekseninde sahiplenmek, etnik dayanışmayı sınıf dayanışmasına dönüştürmek, gettolaşmayı parçalamaktır. Bu bağ kurulmadan enternasyonalizm lafta kalır.
Rojava savunusu göçmen düşmanlığına karşı mücadeleyle birleşmelidir. Rojava’ya saldıran güçler:
aynı zamanda göç yaratan güçlerdir. Avrupa’da yükselen ırkçılık, emperyalist savaşların iç politik uzantısıdır. Avrupa işçi sınıfının görevi: mülteci düşmanlığına karşı çıkmak, savaş–göç–ırkçılık zincirini teşhir etmek, Rojava savunusunu anti-faşist mücadeleyle birleştirmektir.
Enternasyonal devrimci örgütlenme zorunludur. Rojava deneyimi şunu açıkça göstermiştir: emperyalizme yaslanan hareketler yenilir, ulusal sınırlar içinde kalan direnişler boğulur.
Avrupa’daki devrimci teşkilatların tarihsel görevi: Rojava’yı savunmayı, Ortadoğu’daki sınıf mücadelesiyle, enternasyonal devrimci bir perspektifle birleştirmektir. Bu, devrimci bir enternasyonal önderlik sorunudur.
Dayanışma değil, ortak mücadele
Rojava için: bağış kampanyaları, sembolik açıklamalar yetersizdir. Gerekli olan: eş zamanlı eylemler, grevler, uluslararası koordinasyon temelinde ortak sınıf mücadelesidir. Rojava’nın kaderi, Avrupa parlamentolarında değil; Avrupa işçi sınıfının emperyalist devletlerle hesaplaşmasında belirlenecektir. Enternasyonal işçi hareketi, Rojava’yı savunmadığı her gün, kendi geleceğini de emperyalizme teslim etmektedir.

23- Örgütlü Devrimci Özne Eksikliği ve İnşa Sorunu

Yenilgilerin temel nedeni güçsüzlük değil, önderlik krizidir. Ortadoğu’da, Kürdistan’da ve Rojava’da yaşanan geri çekilmeler ve yenilgiler; halkların mücadele isteksizliğinden ya da “nesnel koşulların olgunlaşmamasından” değil, örgütlü devrimci öznenin yokluğundan kaynaklanmaktadır. Sorun, direnişin olmaması değil; direnişi iktidar perspektifiyle birleştirecek devrimci sınıf önderliğinin eksikliğidir.
Kendiliğinden direniş, örgütlü karşı-devrim karşısında yenilmeye mahkûmdur. Emperyalizm ve bölgesel burjuva diktatörlükler: merkezi, planlı, uzun vadeli karşı-devrimci stratejilerle hareket etmektedir.
Buna karşı: yerel, savunmacı, ideolojik olarak muğlak direniş biçimleri kalıcı zafer üretemez. Kendiliğinden kahramanlık, örgütlü karşı-devrim karşısında tarihsel olarak yetersizdir.
Rojava deneyimi, özne sorununun somut ifadesidir
Rojava’da: kitlesel fedakârlık, kadınların ve emekçilerin büyük direnişi, ilerici pratikler mevcuttu. Ancak bu süreç: işçi sınıfını iktidar hedefiyle örgütleyen, emperyalizmle tüm bağları koparan, enternasyonal bir devrim stratejisine sahip bir özne tarafından yönetilmedi. Sonuç: kazanımlar, emperyalist pazarlıkların nesnesi hâline geldi.
Burjuva ve küçük-burjuva önderlikler tarihsel olarak sınırdır.
Ulusalcı, post-modern, kimlik merkezli ya da “üçüncü yolcu” siyasetler: sınıf iktidarı hedeflemez, devleti parçalamaz, emperyalizmi karşısına almaz.
Bu nedenle: en iyi ihtimalle özerk alanlar yaratır, kriz anında emperyalist garantör arar, en sonunda tasfiye edilir. Bu bir hata değil, sınıfsal karakterin zorunlu sonucudur.
Devrimci özne kendiliğinden doğmaz, inşa edilir
Devrimci parti: eylemin ürünü değil, bilinçli inşanın sonucudur. Bu inşa: program, kadro, disiplin, enternasyonal perspektif gerektirir. “Koşullar oluşunca örgütleniriz” anlayışı, fiilen teslimiyetçi bir bekleyiştir.
Devrimci özne olmadan enternasyonalizm mümkün değildir.
Enternasyonal dayanışma: iyi niyetle, kampanyalarla, sembolik açıklamalarla kurulmaz. Bunun için: farklı ülkelerde aynı programla hareket eden, ortak düşmana karşı koordineli mücadele yürüten, ulusal sınırları aşan
örgütlü bir devrimci özne gereklidir. Aksi halde enternasyonalizm, ahlaki bir temenniye indirgenir.
–
Bugünün görevi: savunmadan inşaya geçiş

Rojava’ya yönelik imha savaşı, yalnızca savunma refleksiyle karşılanamaz. Bugünün tarihsel görevi:
savunmayı, devrimci özne inşasıyla birleştirmektir. Bu; Kürdistan’da, Türkiye’de, Suriye’de ve Avrupa’da aynı devrimci program etrafında örgütlenme demektir.
İşçi sınıfı dışında hiçbir özne kalıcı çözüm üretemez
Ne ulusal hareketler, ne mezhep temelli direnişler, ne liberal-demokrat projeler Ortadoğu’nun düğümünü çözebilir. Bu düğümü kesecek tek güç: üretimi durdurabilen, toplumu yeniden örgütleyebilen, devleti parçalayabilecek, yerine kendi öz yönetim organlarını koyabilecek işçi sınıfıdır. Ama yalnızca örgütlü ve devrimci bir programa sahip olduğu ölçüde bunun hayata geçme koşulu vardır.
Rojava’nın ve Ortadoğu’nun kaderi, askeri dengelerden önce örgütlü devrimci öznenin varlığına bağlıdır. Bugün temel sorun şudur: Ya devrimci özne inşa edilecek ya da her direniş yeni bir tasfiye ile sonuçlanacaktır.
Tarih beklemiyor. İnşa ertelenemez.