Coğrafyamızda işçi sınıfı hareketi gibi kamu emekçileri mücadelesi de yüzyılı aşan bir birikime sahiptir.Bu topraklarda ilk kamu çalışanları örgütlenmesi , Temmuz 1906 devriminden sonra öğretmenlerin kurdukları Encümen-i Muallimdir.
Kamu çalışanları cumhuriyetin ilanından sonra çok uzun yıllar ağır bir baskı ortamında ayakta kalmaya çalışmışlardır.Nihayet 1961 Anayasasının sağladığı görece özgürlük ortamında ve sınıf mücadelesiyle toplumsal hareketlerin yükselişe geçtiği altmışlı yıllarda TÖS ( Türkiye Öğretmenler Sendikası ) kurulur.
KAVEL DİRENİŞİ
9 Temmuz 1961’de Türkiye’de ilk kez işçilere grev hakkı tanıyan 27 Mayıs Anayasası kabul edilir. Konuya ilişkin Anayasanın 47. Maddesi aynen şöyledir:
“Madde 47: İşçiler, işverenle olan münasebetlerinde, iktisadi ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev haklarına sahiptirler. Grev hakkının kullanılması ve istisnaları ve işverenin hakları kanunla düzenlenir.”
Görüldüğü gibi bir hak tanınmıştır ama kullanımı için yasal düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Ancak dönemin hükümeti, grev hakkını tanıyacak bu yasaları çıkarmamak için ayak diremekteydi. İşçi sınıfı , Aralık 1961’de ünlü Saraçhane mitingiyle hükümeti bu konuda uyaran bir eyleme imza attı.Bu mitingin yanısıra yemek boykotları ve yürüyüşler de örgütlenmişti..
28 Ocak 1963 tarihinde Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikasına üye olan 4 işçinin işten atılması üzerine , Kavel Kablo ve Elektrik fabrikasında çalışan 173 işçi beş gün sürecek bir oturma eylemi başlatırlar.İzleyen günlerde bu eylemler ailelerin ve kadınların katılmasıyla dalga dalga yayılarak kitleselleşir.Adını Kavel Direnişi olarak Türkiye İşçi sınıfının mücadele tarihine yazdıran bu hareket, diğer sendikaların da destek eylemleriyle gelişmektedir.Bu durum burjuva devleti ve işverenleri korkutur.Bu durumda 3 Mart 1963’te Türk-İş ve TİSK temsilcileri ile bir protokol imzalarlar.
Kavel burjuva hukukuna göre kanunsuzdur,ama İstanbul’da bütün halk, işçilerin fiili ve meşru olan eylemlerini sahiplenmiştir.
Nihayet 6 Mart 1963’te Anayasa mahkemesi,1936’da çıkarılmış olan İş Kanunu’nda grevi yasaklayan 72. Maddeyi iptal eder.Kavel grevi, işçilerin toplu sözleşmeli grev hakkını kazanmasıyla sonuçlanır.
TÖS ve BÜYÜK ÖĞRETMEN BOYKOTU
Yolumuz,işçi sınıfının yoludur.
Yukarıdaki satırlarda Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) nın kurulduğunu yazmıştık.Öğretmenler, altmışlı yıllarda “öğretmenlerin yolu da işçi sınıfının yoludur” şiarıyla bir dizi mücadele pratiği geliştirdiler.
1969’da örgütlenen “Öğretmen Boykotu” gerçekte iki-üç yıllık böyle bir sürecin sonucunda ortaya çıktı.
Eylemin ilk gündeme gelmesi, TÖS’lü öğretmenlerin ve TÖS binalarının birçok yerde saldırıya uğraması nedeniyle oldu. Diğer neden ise öğretmenlerin maaşlarının düşüklüğü ve artan geçim sıkıntısıydı.
Türkiye’nin “genel grev” olarak nitelendirilebilecek ilk yaygın iş durdurma eylemi, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve Türkiye İlkokul Öğretmenleri Sendikası (İLKSEN) tarafından 15-18 Aralık 1969 günleri gerçekleştirilen “Büyük Öğretmen Boykotu”dur.
TÖS’ün İLKSEN ile birlikte 15-18 Aralık 1969 tarihlerinde gerçekleştirdiği Büyük Öğretmen Boykotu, Türkiye işçi sınıfı tarihinin ilk genel grevidir. Öğretmenler, kamu görevlilerinin grev yapmasının bile yasak olduğu koşullarda, adını “boykot” koyarak genel grev yaptılar. Bu genel greve, Türkiye’de o tarihte çalışan toplam 170 bin dolayında öğretmenin 109 bini katıldı.
Dünya üzerinde yürütülen sınıf mücadelelerine baktığımızda genel grev, tarihin hiçbir döneminde kapitalistler tarafından bir hak olarak tanınmamıştır.Genel grev,küresel kapitalizmin en büyük korkusunu tetikleyen proleter bir tehdit olarak görülmüştür.Bu yüzden sermaye devletleri tarafından yasalarla yasaklanmış ve askeri önlemlerle.kanla,katliamlarla engellenmeye çalışılmıştır.
15-16 HAZİRAN İŞÇİ DİRENİŞİ
Tarihler 1970 yılının yazını gösterdiğinde,o sırada iktidarda olan AP hükümeti,sınıf mücadelesinin daha da gelişmesinden korktuğu için bir yasa tasarısı hazırladı.Bu tasarıyı DİSK’i ortadan kaldırarak,bütün işkollarında Türk-İş’i yetkili kılmak için gündeme getirmişlerdi.274 ve 275 sayılı yasa değişiklikleri meclisten geçtiği taktirde, Türk-İş dışında hiçbir konfederasyon varlığını sürdüremeyecekti.Yine bu tasarıya göre bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki tüm işçilerin üçte birini temsil etmesi gerekiyordu.O dönem burjuvazi için sendikaları kapatıp,toplu sözleşme ve grev hakkını ortadan kaldırmak mümkün değildi. Bu yüzden sendikaları kendi güdümleri altına almak ve işçi sınıfının elindeki tüm mücadele imkanlarına el koymak üzere harekete geçmişlerdi.
İşçiler cephesinde ise durum şöyleydi: İşçiler bu tasarının meclisten geçmesi halinde başlıca mücadele aracı olan sendikalarının işlevsizleşeceğini görebildikleri için harekete geçtiler.İstanbul,İzmit ve Gebze’de 150 bine yakın işçi, iş bırakarak direnişe başladı.Kartal-Gebze bölgesindeki sanayi işçileri de Ankara Asfaltı (E-5 karayolu) üzerinden yürüyüşe geçerek tren ve karayollarını ulaşıma kapattılar ; üretim faaliyetlerini sürdüren fabrikaları işgal ettiler ve buralardaki işçileri de direnişe kattılar.
İşçiler, Taksim’de buluşmak üzere dalgalar halinde kentin merkezine akıyordu.Sermaye hükümeti, önce polis gücünü alana çıkardı. Askeri birlikleri de merkezi yerlerde konumlandırarak, tanklar ve zırhlı araçlarla işçilerin karşısına barikatlar kurdu.
Aynı gün Kadıköy’de şiddetli çarpışmalar oldu ve üç işçi,bir polis ve bir dükkan sahibi polis kurşunlarıyla yaşamını yitirdi.
Akşam saatlerinde Kocaeli ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmesine rağmen bazı fabrikalarda işçiler,bir hafta işbaşı yapmadılar.Sermaye hükümeti,olağanüstü hali üç ay kadar uzattı.Bu süreçte dalgalar halinde işten çıkarmalar(yaklaşık beşbin işçi işten atılmıştı) , tutuklamalar, açılan davalar ve işkencelerle işçi sınıfı ve devrimciler üzerinde terör estirildi.Ancak herşeye rağmen direnişin gücü kırılamadı.İşçilerin canı pahasına muhalefet ettiği yasa tasarısı, yükselen direniş ve grevlerin etkisiyle uygulamaya konulamadı.Nihayetinde TİP ve CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşındı ve kanun iptal edildi.
15- 16 Haziran işçi sınıfının mücadele tarihine ayrı bir milat olarak yazılmıştır.
DARBE GÜNLERİ VE KAMU EMEKÇİLERİNİN MÜCADELESİ
1960’lı yıllarda fabrikalardan tarlalara, maden ocaklarından kampüslere uzanan direnişlerle gelişen sınıf mücadelesinin yükselmekte oluşundan korkan kapitalist devlet, bu kısa süreli burjuva demokratik yönelimi askıya alarak, 12 Mart askeri-faşist darbesini yürürlüğe koyar.12 Mart askeri-faşist darbesi tüm toplumu tahakküm altına almak için baskı,sürgün,işkence ve kitlesel tutuklamalar gibi yöntemleri uygularken bu cezalandırma sürecinden TÖS de nasibini alır.Darbeden kısa bir süre sonra Anayasa’da yapılan değişikliklerle kapatılacağı kesin olarak ortaya çıkan TÖS kendini fesheder ve 4 Eylül 1971’de TÖB-DER (Türkiye Öğretmenler Birliği Derneği) kurulur.TÖS’ün bütün malvarlığı da TÖB-DER’e devredilir.TÖB-DER , yetmişli yıllar boyunca sınıf mücadelesinin ana halkalarından biri olarak ve ağır bedeller ödeyerek varlığını sürdürür.Yetmişli yıllar aynı zamanda çok sayıda öğretim üyesi ve öğretmenin faili meçhullere kurban edildiği yıllardır. Tüm bu cinayetler egemenlerce sağ-sol çatışması gibi yansıtılmaktadır ancak bu kıyımlar,sınır ötesinde planlanan kontr-gerilla operasyonlarından başka bir şey değildir.
Yetmişli yıllar başta Tariş ve Yeniçeltek olmak üzere sayısız direniş ve eylemin ortaya çıktığı bir dönemdir.Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm toplumun talepleri için örgütlenerek ayağa kalkmasından korkan burjuva devlet, bu kez 12 Eylül askeri-faşist darbesini yürürlüğe sokar.Çünkü egemen sınıf ittifakı, emperyalist-kapitalist merkezlerin talebini yerine getirmek ve 24 Ocak kararlarını uygulamaya koymak zorundadır.
Burada belirtmeliyiz ki , askeri- faşist diktatörlükler yalnızca dışsal müdahalelerle gündeme gelmez.Bu darbeler aynı zamanda Türkiye gibi ülkelerde finans kapitalin dışa açılma ihtiyacına,bu doğrultudaki yapısal değişimlerin gerçekleştirilmesi dönemine denk düşen ve devrimci mücadelenin,işçi hareketinin açıkça ezilmesini amaçlayan kanlı siyasal yöntemlerdir. 24 Ocak kararları dikensiz gül bahçesinde uygulanacak ve tüm ülkenin neo-liberal yasalara uyumunu sağlayacaktır.
Darbenin hüküm sürdüğü yıllarda başta öğretmenler ve akademisyenler olmak üzere binlerce kamu çalışanı tutuklanır,vatandaşlıktan çıkarılır,işkence görür ya da sürgüne gitmek zorunda bırakılır.Bu karanlık dönemde kamu emekçilerinin sesi boğulur.
Hemen küçük bir anekdot girelim : Yazımızın özelinde ağırlıklı olarak eğitim emekçilerinden sözetmemizin temel nedeni, ücretli kamu çalışanları bağlamında eğitim çalışanlarının sayıca çok daha fazla sayıda edilmiş olması ve kamu sektöründe eğitimciler alanında sınıf bilincinin diğer sektörlere göre daha fazla gelişmiş olmasıdır. İlk örgütlenmeleri her zaman eğitimciler yaşama geçirmiştir.
12 Eylül askeri-faşist darbesi , tüm toplumsal örgütlenmeleri ve siyasal yapıları dağıtmıştır. Darbeye karşı direnmeyi seçen bir avuç devrimci yapı da toplumun diğer kesimleriyle bütünleşememiştir .Bırakalım sendika kurmayı ya da toplu sözleşme ve grev hakkı için mücadele etmeyi,iki öğretmenin aynı dilekçeye imza atmasının bile suç olduğu ve kovuşturma sebebi sayıldığı doksanlı yıllar, ciddi hak kayıpları ile geçer.
EĞİT-SEN KURULUYOR
Toplumun üzerine deyim yerindeyse ölü toprağının serpildiği bir dönem yavaş yavaş sona ermektedir. Seksenli yılların sonlarına doğru yine çeşitli dernekler.kurumlar açılır. Devrimci yayınlar yeniden basılmaya başlar.
Maddi ve ideolojik konumlanışın daha net ifade edildiği ve ,giderek devletle sınırların ayrıştığı böylesi bir süreçte öğretmenler memurluğu bir yana bırakarak eğitim emekçisi, (kamu ya da kültür işçisi) kimliğini sahiplenecektir. Takvimler 13 Kasım 1990 tarihini gösterdiğinde EĞİT-SEN ( Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ) 333 öğretmen ve akademisyen tarafından ve binlerce eğitim emekçisinin yeraldığı kitlesel bir başvuruyla İstanbul’da kurulur.
EĞİT-SEN’in kuruluşunda ortaya koyduğu mücadele hedefini yazalım: Grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı için mücadele etmek, Toplu sözleşme için fiili mücadele ile birlikte emekçilerin genel siyasal taleplerini de savunan sendikal anlayışla , bütünsel bir mücadele hattı üzerinden çalışmalarını yürütmek.
TOPLU SÖZLEŞME HAKKIMIZ, GREV SİLAHIMIZ
1990’lı yıllar kamu çalışanlarının hafızasında mücadele ile anılan yıllar olacaktır.Tarihler, 17-18 Haziran 1995’i gösterdiğinde, Türkiye’nin dört bir yanından 150 bin kamu emekçisi sendikalarının üst örgütü olan KÇSKK (Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu) öncülüğünde Kızılay’ı iki günlüğüne işgal ediyorlardı.
Bu iki günlük Kızılay işgali, Türkiye’de kararlı ve örgütlü mücadelenin en güçlü örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Çünkü bu eylem sadece ekonomik taleplerin değil, sınıf mücadelesinin mihenk taşı olan grevli toplu sözleşmeli sendika hakkının da savunulmasıydı.Mirasını bir öğreti olarak işçi sınıfının 15-16 Haziran direnişinden alan bu eylem, kurucu bir irade olarak diğer alanlarda da gelişmeye başlayan kamu sendikacılığının önünü açmıştır.
Ancak bu eylem , ikinci günün sonunda gelişen olaylarla, sendika bürokrasisine egemen olan sağ oportünist çizginin sınıfa nasıl ihanet edebileceğini de ortaya koydu.Kamu emekçileri, grevli ve toplu sözleşmeli sendika için iki gündür alanı işgal etmişti ve kitlenin genel eğilimi, bu eylemi kazanım olana kadar sürdürmekti.Ancak ikinci günün sonunda KÇSKK platformunun sözcüleri , dönemin başbakanı Tansu Çiller ile görüşmelerinin hemen ardından direnişi sonlandırma kararı alarak bunu kitleye açıkladılar, karşı çıkanları susturdular ve direnişin illerde sürdürüleceği sözünü verdiler.Kararsız olan üyelerin de kafasını karıştırdılar.
150 bin kamu emekçisi, otobüslerine bindirilerek geri dönmek zorunda bırakıldı.Bu süreç sonunda kamu emekçileri için grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı ,yasada bugün bile karşılığı bulunmayan bir hayal olarak kaldı.
Kamu emekçilerinin sendika hakkı, 2001 yılında anayasal bir zemine kavuşturulmuş olsa da GREV ve TOPLU SÖZLEŞME HAKKI TANINMADIĞI İÇİN sözde bir hak olarak kaldı.
Kamu emekçileri, 4-5 Mart 2001 ‘de de Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya aktılar. Bu kez talepleri yine grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkının tanınmasıydı. Ancak sendikalara egemen olan sağ bürokratik anlayış, bu kez de 4 mart tarihinde eylemi bütünüyle sahiplenmiş olmalarına rağmen, ertesi gün 5 martta alanı dolduran emekçilere direnişe illerde devam edeceklerini söyleyerek, direnişi bitirdiler. Kamu çalışanları bir kez daha gerisin geri illere döndüler ancak illerde de bir direniş yaşanmadı.
26 KASIM 2005 EĞİTİM-SEN BÜYÜK EĞİTİMCİ YÜRÜYÜŞÜ
Bu eylemi anlatmaya başlamadan önce tarihsel arka planı oturtmak için kısaca GATS anlaşmasından sözetmekte yarar var : GATS anlaşması , en temel anlamda Türkiye’deki kamu hizmetlerinin piyasaya entegre edilmesini güvence altına almak için emperyalist-kapitalist merkezlerle imzalanmış bir anlaşmadır.
GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) antlaşması bu yeni dönemin en önemli antlaşmalarından biridir. Antlaşmayı imzalayan devletler, emperyalistlerin sınırsız sömürüsünü engelleyen tüm yerel- ulusal sınırları kaldırmışlardır.
Elektirik Mühendisleri Odasının 40. Olağan Genel Kurulu, GATS anlaşmasını aşağıdaki satırlarda şöyle tanımlanmaktadır :
GATS, 1986 yılında başlayan ve 1994 yılında tamamlanan Uruguay Raundu’nda kurulan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) içinde hizmet alanlarının uluslararası ticaretini küresel düzeyde denetlemeye yönelik bir anlaşmadır. Bu anlaşma, uluslararası hizmet ticaretine ilişkin temel kavram, kural ve ilkeleri ortaya koyan ilk çok taraflı antlaşma özelliğini taşımaktadır.
Türkiye’nin kurucu üye olarak imza koyduğu bu antlaşma, 25 Şubat 1995 tarihinde TBMM’de onaylanmış ve 26 Mart 1995 tarihi itibariyle DTÖ üyeliği ile birlikte yürürlüğe girmiştir.
GATS ‘Sosyal Devlet’ anlayışının ürünü olan ve devlet eliyle yürütülmekte olan eğitim, sağlık,sosyal güvenlik gibi kamusal hizmetlerin piyasaya terk edilmesidir. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, eğer bu gerçekleştirilemiyorsa piyasa kurallarına göre işletilmesi, bir başka deyişle ticarileştirilmesi öngörülmektedir.
Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ile özellikle eğitim, sağlık, enerji, iletişim, ulaşım, tüm mühendislik-mimarlık hizmetleri, çevre hizmetleri, belediye hizmetleri, muhasebe ve müşavirlik hizmetleri, sosyal güvenlik ve sigorta hizmetleri, kültür-sanat alanları, turizm uluslararası piyasaya açılmıştır. “Her şeyin alınıp satılabilir bir meta haline geldiği bir sistemde kamu hizmeti ve toplum yararı kavramlarının yerine piyasa kurulları, serbest piyasa, serbest tüketici, hizmet üretimi, sertifikasyon, akreditasyon gibi kavramlar kullanılır olmuştur.” (EMO 40. Olağan Genel Kurulu AB-GATS ve Mühendislik Komisyonu Raporu–8 Nisan 2006)
Sadece parası olanın nitelikli eğitim alabildiği ve sağlık hizmetine ulaşabildiği bir sistem ,yine yerli işbirlikçilerin de gayretiyle Türkiye emekçilerine dayatılmıştır.
ÖĞRETMENLER YENİDEN ALANA ÇIKIYOR
26 Kasım 2005 tarihinde eğitim emekçileri bu kez “herkese parasız,nitelikli eğitim” talebiyle bir günlük iş bıraktılar ve yurdun dört bir yanından Ankara’ya kitlesel bir basın açıklaması gerçekleştirmek üzere geldiler.
Ancak kapitalist devletin yetkilileri , bu merkezi eylemi yasadışı ilan ederek, öğretmenlerin Ankara’ya girmesine izin vermediler.Polis ve çevik kuvvet sadece kentin tüm giriş çıkışlarına yığınak yapmakla kalmadı,Ankara içinde basın açıklamasını gerçekleştirmek için toplanan eğitim emekçilerine de cop,gaz bombası,tazyikli su ve plastik mermiyle saldırdı..Öğretmenler, buna karşılık iki gün hem kentin giriş ve çıkışlarında hem de kent merkezinde direndiler.Nihayetinde iki günün sonunda polis öğretmenlerin yürüyüş kortejiyle değil ama tek tek insiyatif alarak kente girebileceğini söyledi. Ama eğitim emekçileri böyle bir uzlaşmayı kabul etmedi.
Çok küçük bir grup ise Güvenpark’ta polis çemberine alınmıştı.Az sayına eğitim çalışanı kente girmeyi başarmış olsa da, Ankara Valiliği , kitlesel basın açıklamasını yasadışı ilan ettiği için geri dönmek zorunda kaldılar. Barikatın arkasında yaralanan ve hastanelere taşınan öğretmenler,otobüslerine binerek Ankara’dan ayrıldılar.
Yukarıdaki satırlarda belli başlı hatlarıyla tarihsel mücadelesini kısaca aktarmaya çalıştığımız KESK, (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu), sadece ekonomik hak talebi mücadelesinde değil,aynı zamanda toplumun bütününü ilgilendiren siyasal taleplerin yükseltilmesinde de toplumsal muhalefetin ana halkası olmayı başarabildiği dönemler de olmuştur.Yani Türkiye’de kamu emekçilerinin mücadele tarihi , tüm dünyadaki sınıf mücadelelerinin tarihi gibi inişli-çıkışlı bir seyir izlemiştir.
Şimdi mücadele tarihimizden örneklerle bu gelişmeleri kısaca aktaralım:
Takvimler 2013 Haziranını gösterdiğinde toplumsal mücadele tarihimiz açısından bir milat sayılabilecek Gezi Direnişinde kamu emekçileri de yurdun dört bir yanında alanlara çıktı.AKP iktidarı o günlerde de devletin bütün şiddet aygıtlarıyla donanmış polis gücünü direnişçilerin üzerine saldırtmaktaydı.
5 haziran 2013 tarihinde aşağıdaki bildiri yayınlandı ve dört kurum tarafından (KESK, DİSK, TMMOB ve TTB) imzalanan ortak açıklamayla greve çıkılacağı duyurusu yapıldı.
“Bizler ülkemize dair sorumluluğumuz gereği, başta Başbakan olmak üzere AKP iktidarını Taksim’den Türkiye’ye yayılan direnişin şartlarını yerine getirmeye çağırıyoruz:
-Taksim Gezi Parkı’nın park olarak kalacağı resmen ilan edilmelidir.
-Halka uygulanan şiddetin sorumluları hesap vermeli ve istifa etmelidir, biber gazı kullanımı yasaklanmalıdır.
-Ülkenin dört bir yanında gözaltına alınan binlerce kişi hakkında hiçbir soruşturma açılmayacağı ilan edilmeli, yaratılan mağduriyetler nedeniyle halktan özür dilenmelidir.
-Taksim başta olmak üzere Türkiye’deki tüm meydanlarda, kamusal alanlarda toplantı ve eylem yasaklarına son verilmelidir.” denildi.
Bu tarihlerde KESK iki günlük bir genel grev ilan etti ve tüm üyelerini bu direnişe katılma konusunda seferber etmeye çalıştı.
2014 yılında Soma’da 301 maden işçisinin ölümüne neden olan maden faciasında bir dizi ihmalin bulunduğu ortaya çıktı.Soma’daki madenin yapılan tüm denetimlerden “temiz” çıkması,bütün bu ihmallerde hükümetin ciddi biçimde sorumlu olduğunu ortaya koymuştu.Bunun üzerine DİSK,KESK,TMMOB ve TTB genel grev kararı aldılar.
Yazımızın bu bölümünde anlattığımız “siyasi grevler” sendikaların ,içinde bulunduğumuz çağda kendilerini işçi sınıfının gündelik ihtiyaçlarına hizmet etmekle sınırlandırmaması gerektiğine örnek oluşturuyor.
Tarihimizden devam ediyoruz :
2014 yılında Suriye’de cihatçı çeteler, Kobane’ye saldırıp,katliam yapmaya başladığında KESK,bir bildiri yayınlayarak,grev kararı alındığını duyurmuştur:
“Aşağıdaki taleplerle üretimden gelen gücümüzü kullanma kararı alınmıştır :
Emekçilerin savaştan çıkarı yoktur!
Emekçiler, savaş politikalarından yana olamaz, Kobane’de ölüm-kalım mücadelesi veren, ilerici insanlığın katliamına sessiz kalamaz,
İçeride çözüm sürecinin sona erdirilmesi, iç savaş riskinin adım adım büyütülmesi, yeni Roboskiler, Sivaslar yaşanmasına neden olacaktır. Bu savaş kışkırtıcılığı karşısında AKP’nin savaş politikalarına dur demek emekçiler için tarihi bir görevdir.
Bu tarihi noktada KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) olarak aşağıdaki kararları almış bulunmaktayız:
08.10.2014 Çarşamba günü Eğitim-Sen olarak greve çıkıyoruz.Bununla birlikte saatini ve yerini yerellerde şubeler platformlarımızın belirleyeceği, demokrasi güçlerinin de katılımıyla, ‘yürüyüşler, alan tutma-oturma eylemleri vb. eylemlerini’ bütün yerellerde hayata geçiriyoruz.
09.10.2014 Perşembe günü ise KESK ile birlikte aşağıda belirttiğimiz taleplerle greve çıkıyoruz :
Savaş tezkeresi kaldırılsın!
Gerici IŞİD çetelerine değil, kobane’de ilerici insanlığa her tür insani destek verilsin!
Yeni Roboskiler, Sivaslar yaşanmasın!
‘Bir savaşta sadece insanlar ölmez, insanlık da ölür. Sessizlik saf tutmaktır, bizim safımız insanlıktır.’ ‘AKP, bizi içte ve dışta savaşa sürüklüyor, ‘savaşı durduralım’ şiarıyla, bütün illerde, ‘üretimden gelen gücümüzü kullanıyoruz, demokrasi güçleriyle birlikte alanlarda insanlığa ses veriyoruz!’ ”
Eğitim-Sen olarak bu saldırılar karşısında sessiz kalmayacağız. 8 Ekim 2014’te Eğitim ve Bilim emekçileri olarak 9 Ekim’de de KESK ile birlikte iki gün süre ile iş bırakacağız. Tüm emek ve demokrasi güçlerini yasaklara, baskılara ve zulme karşı iş bırakmaya alanlara çıkmaya çağırıyoruz.”
AKP iktidarı , grev gerçekleştirildikten üç yıl sonra 2016 yılında ilan edilen OHAL sürecinde, bu greve katılmayı suç olarak tanımlamış ve yüzlerce kamu emekçisini ihraç etmiştir.
Kobane Grevi sonucunda yüzlerce kamu emekçisi işten atıldı ama grev kararı alan KESK bu konuda mahkemeye başvurmak dışında hiçbir somut adım atamadı,
Hatay’da ise bu Kobane Kampanyası dahilinde yapılan genel grev sonucunda 928 öğretmen suçlu bulunarak açığa alındı.
Eğitim-Sen Hatay şubesi direniş kararı aldı ve 928 öğretmenin hepsi göreve iade edilene kadar hergün oturma eylemi ve kitlesel basın açıklamaları yaptı.
Bu direniş sonucunda Hatay’da açığa alınmış olan 928 öğretmenin hepsi görevlerine iade edilmiştir.
Eğitim-Sen Genel Merkez ise , Hatay’da yaşayan ve mücadele eden öğretmenlerin seçtiği yönetimi görevden almış ; yerine kendi anlayışına uygun bir yönetim atayarak üyelerinin iradesini hiçe saymıştır.Bir başka deyişle,Eğitim – Sen Genel Merkez yönetimi Hatay şubeye kayyum atamıştır.
SÖZDE DARBE,KHK’lar ve YÜKSEL DİRENİŞİ
15 Temmuz 2016 tarihindeki sözde darbe girişiminden hemen sonra devlet kadrolarından çok sayıda kamu emekçisi ihraç edildi.Sadece FETÖ ile ilişkilendirilenler değil, çok sayıda sosyalist dünya görüşüne sahip devrimci kamu çalışanı da işten atıldı. Önce öğretmenlerle başlayan bu süreç, daha sonra diğer çalışma alanlarına da sıçradı ve son olarak da barış bildirisine imza atan akademisyenlere sirayet etti. AKP hükümeti eğitim alanına özellikle daha fazla yüklendi çünkü eğitim sistemi içinde kendi ideolojisini başka hiçbir dünya görüşüne yer kalmayacak biçimde yeniden üretmeyi arzuladı. Kapitalist sistemin kendini yeniden ürettiği eğitim alanı bu yüzden çok önemlidir. Ayrıca mevcut iktidar kindar ve dindar nesil yetiştirmeyi amaçlıyor. Bu durumda aykırı seslere de tahammülü olmayacaktı..FETÖ ve PYD örgütlenmelerini bahane eden AKP hükümeti, asılsız suçlamalarla binlerce muhalif kamu emekçisini işten attı. Binlerce insan açlıkla terbiye edilmeye çalışıldı.KHK’larla işlerini kaybeden insanlar bu süreçte itirafçılığa bile zorlandı.
Sözde darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL sonucunda kamu emekçileri arasında ciddi bir karşı koyuş gündeme gelmedi.Bu süreçte KESK yönetimi işten atılan binlerce üyesine oturup , hukuksal sürecin sonucunu beklemeyi tavsiye etti çünkü süreci Avrupa İnsan Hakları mahkemesine taşıyacaklarını ve nihayetinde de buradan herkes için işe iade edilme kararı çıkacağının propagandasını yapmaya başladılar.
7 Şubat 2017 KHK’sı sonrasında ise kendiliğinden bazı toplantılar gündeme geldi..DTCF ve Mülkiye çevrelerinde başlayan “Hayır Gitmiyoruz” kampanyaları örgütlendi.Kamuya açık alanlarda dayanışma akademilerinde dersler verildi.Ancak tüm bunlar sürekliliği olan etkin bir direniş çizgisi ortaya koyamadı.
İktidar, OHAL uygulamalarıyla kurduğu baskı ortamında “hiçbir şey yapılamaz” düşüncesini dayatıyordu.Devrimcilerin uzun yıllarda nice zulüme göğüs gererek bugüne getirdiği yapılar ise darbe girişimi sonrasında bu dayatmaya boyun eğmiş görünüyorlardı.
Çünkü olağanüstü baskı dönemlerine direniş demek,iktidar ile varoluşşsal bir çatışma içine girmek anlamına geliyordu.
Tüm bunlar yaşanırken ihraç edilen akademisyenlerden olan biri Nuriye GÜLMEN,
6 Kasım’da Yüksel caddesine çıkarak,işimi geri istiyorum talebiyle basın açıklaması yapmak istedi.Ancak yüzlerce polis, tek bir kadına karşı önlem almıştı ve Nuriye Gülmen işkenceyle gözaltına alındı.Akademisyen Nuriye Gülmen takip eden günlerde de işimi geri istiyorum talebiyle Yüksel Caddesinde basın açıklaması yapmak istedi ancak her defasında gözaltına alındı.Burada burjuva devletin tüm şiddet aygıtlarıyla donatılmış olan güvenlik güçlerinin karşısında karda,kışta,soğukta,tek başına bir kadın,bir akademisyen,bir devrimci,bir entelektüel dimdik ayakta duruyor,işkenceyle yapılan gözaltılara rağmen geri adım atmıyor,hergün yeniden ayağa kalkıyor ve insanları mücadeleye çağırıyordu.
Eylemin 6. gününde 20 yıllık öğretmen iken KHK ile görevden atılan Acun Karadağ, 13. gününde Mardin’de sınıf öğretmenliği yaparken KHK ile işinden atılan Semih Özakça, 14. gününde Nazan Bozkurt ile 5 Temmuz 2000 tarihinde Burdur Cezaevinde iken mahkûmlara yönelik operasyon sırasında kepçe ve dozerlerle cezaevi duvarlarının yıkılması sırasında sağ kolunu kaybeden, cezaevinden çıktıktan sonra Ankara İçişleri Bakanlığı nüfus işleri genel müdürlüğünde memur olarak çalışmaya başlayan ve KHK ile işinden olan Veli Saçılık katıldı.
Takip eden günlerde yine KHK ile işten atılan mimar Alev Şahin Düzce’de , kamu emekçisi Betül Celep İstanbul’da , öğretmen Engin Karataş Bodrum’da ve yine Ankara’da sağlık emekçisi Mahmut Konuk eylem yapmaya başladılar. İşimizi geri istiyoruz talebiyle alana çıkıyor,basın açıklaması yapmak istiyor ancak her defasında yaka paça gözaltına alınıyorlardı.
2016 yılı işkenceli gözaltılar ile devam ederken KESK yönetimi bu eylemleri sahiplenmedi ve hukuksal sürecin sonunu beklemekle yetindi.İhraç edilmiş üyelerine mahkeme sürecinin sonunda alacakları tazminatlarla işlerine geri döneceklerini anlattı. Aslında KESK yönetimleri her ilde oturma eylemi yapma kararları almıştı ancak kararını aldıkları bu eylemler için harekete geçmediler..
Darbeden sonra ilk altı ay böylece geçti. 2017 yılına geldik.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça , 9 Mart’ta yaptıkları açıklama ile 11 Mart’ta yani eylemlerinin 120. gününde açlık grevine başlayacaklarını duyurdu. Bu yapılan açıklamanın ardından savcılık talimatı ile gözaltına alındılar. Ancak kararlarından vazgeçmeyen Gülmen ve Özakça ,11 Mart’tan itibaren açlık grevine başladılar.
Siyasi iktidar,”ağaç kökü yiyerek yaşasınlar”diyerek ihraç edilen insanları yok saymıştı.Semih Özakça ve Nuriye Gülmen,ağaç kökü yiyerek hayatta kalma hakkını redetmişlerdi:
İşlerinden atılmış olma konumunu bir direniş mevzisi haline getirerek,bu açlığı politikleştirmişlerdi.
Gülmen ve Özakça, açlık grevlerinin 75. gününde evlerinden alındılar ve tutuklandılar.Ancak tüm baskılara rağmen bu direniş dalga dalga diğer illere de yayıldı ve yüzlerce insan birer günlük destek açlık grevleri,oturma eylemleri ve basın açıklamaları yaptı.
Bu eylemlilik süreci, 2017 yılında OHAL koşullarında Türkiye’de toplumsal muhalefeti kendi çevresinde örgütlenmeyi başardı.Ancak eylemin doğrudan temsil ettiği akademisyenlerden ve eğitimcilerden gereken desteği alamadı.Çünkü KESK yönetimi bu direnişi sahiplenmedi.Hatta bu eylemlilik sürecine karşı olumsuz tavır takındıklarını söylemek bile yanlış olmayacaktır.
Zaman böyle akıp giderken “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlaması yöneltilerek tutuklanan eğitimcilerden Semih Özakça Ekim ayında ve sonrasında Nuriye Gülmen Aralık ayında serbest bırakıldı.
Nuriye GÜLMEN ve Semih ÖZAKÇA, açlık grevinin 324.gününde : “Olağanüstü Hâl Komisyonu’nun işe iadelerimizle ilgili kararlarını tebliğ aldık. Bu kararda işe iademizin reddedildiğini gördük” diyerek bir basın açıklamasıyla bu eyleme son verdiler,ancak direnişlerini sürdüreceklerini açıkladılar.
Bugün geldiğimiz noktada Nuriye Gülmen ve avukatları, daha sonra yeniden tutuklanmış oldukları için halen cezaevinde bulunmaktalar.
Yukarıdaki satırlarda kısaca anlatmaya çalıştığımız üzere, sınıfın kitlesel örgütlenmesi olarak sendikalar işten atmalara karşı bir mücadele hattı geliştiremediğinde direniş bir avuç devrimcinin sırtına yüklenmiş oluyor.
Bu satırlarda yazdığımız gibi, olağanüstü baskı dönemlerine direniş demek, iktidar ile varoluşşsal bir çatışma içine girmek anlamına geliyordu.
İşte KESK yönetimi tam da bu noktada böylesi bir çatışmayı göze alamadığı gibi direnişi karalamaktan da çekinmemiştir.Hatta daha da ileri giderek , devrimcileri sendikalardan -,üstelik kadın üyelere bile şiddet uygulamaktan çekinmeyerek -tekme tokat dışarı atmışlardır.Sendikaların genel merkez yönetimleri bununla da kalmadı.Yüksel Direnişini başlatan ve sürdüren kendi üyelerini sendikalarından ihraç ettiler.
KESK son süreçte, özellikle 2016 sözde darbe girişiminden sonra giderek eski gücünü yitirmiş, ekonomik talepler için bile kamu çalışanlarını harekete geçirememiş, KHKlar yayınlanıp kendi üyeleri siyasi gerekçelerle işlerinden ihraç edildiğinde sınıfsal bir refleks bile gösterememiş, kendini işyerlerinden yalıtmış ve kamu emekçileri arasında giderek meşruiyetini yitirmiştir.
KESK’e egemen olan anlayış daha o günlerden başlayarak,korporatist bir yapıya bürüneceğinin sinyallerini vermiştir: Sözde mücadele böyle yapılarda esas olarak işveren ( burada devlet) ile çalışan kesim temsilcilerinin arasında gerçekleşen bir üst düzey pazarlık halini alır.KESK’e egemen olan sağ bürokratik oportünist anlayış böylesi bir zeminde hayat bulmaktadır.
Sendikal mücadeledeki bu krizin KESK’in kendi yapılanmasıyla ilgisi olduğu kadar,sistemin genelindeki neoliberal siyasetin toplumsal muhalefet üzerindeki etkileri ile de doğrudan ilgisi vardır. Bütün bunların ise özellikle 2016’daki sözde darbe girişiminden sonra faşist uygulamaların .işçi sınıfı hareketi üzerindeki baskısıyla da ilgisi vardır.
Somut gelişmelerden yola çıkarak açıklayalım :
AKP faşizminin işçi sınıfının örgütlenmesine yönelik saldırısında, Cumhurbaşkanlığı’nın 5 No.lu Kararnamesi, önemli bir dönüm noktasını oluşturur.
5 No.lu Kararname ile; Demokratik Kitle Örgütleri (DKÖ), sendikalar, odalar doğrudan Cumhurbaşkanlığı’nın güdümüne alındı. Yani Cumhurbaşkanlığı Kurumu, bünyesindeki Devlet Denetleme Kurulu (DDK); DİSK, KESK, Türkiye Barolar Birliği (TBB), Türk Tabipler Birliği (TTB), Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Eczacılar Odası gibi sendikalar, meslek odaları, tüm vakıflar, hatta il ve ilçelerin ticaret ve sanayi odalarını dahi denetleme ve soruşturma açma yetkisine kavuştu.!
Bu ne anlama geliyor ?
Tayyip Erdoğan’ın tek bir imzası ile DDK(Devlet Denetleme Kurulu) raporları hazırlanabilecek ve istediğine soruşturma açtırıp, istediğini kapatabilecek yetkiyi eline almıştır.
DDK, yukarıda bazılarının adlarını saydığımız bu kuruluşlardan üye listelerini, her türlü bilgi ve belgeyi isteyebilecek. İstediği her yöneticiyi görevden uzaklaştırabilecek.
Yine 5 No’lu kararnameye göre, Cumhurbaşkanı, “Sosyal ve Ekonomik haklar” olarak tanımlanan aile, eğitim ve öğrenim hakkı, toprak mülkiyeti, tarım ve hayvancılık, kamulaştırma, devletleştirme ve özelleştirme, çalışma ve sendika hakkı, grev hakkı ve ücret, sağlık hizmetleri, gençlik ve spor, sosyal güvenlik hakları, tarih, kültür ve tabiat varlıkları hakkında her türlü kararı verebilecek.
Bu ne demektir?
5 Nolu Kararname; bu ülkede ekonomik ve demokratik mücadele yasal kurumlar ve yasalar çerçevesinde yürütülemez demektir.
Bu yüzden sınıf mücadelesi yasallığı da aşan bir zeminde,fiili ve meşru zeminde yürütülmek zorundadır. genel grev yaz
Yeniden kendi perspektifimize ve örgütlenmemize döndüğümüzde aşağıdaki saptamaları yazalım.
Yukarıdaki satırlarda anlatmaya çalıştığımız üzere KESK’in tarihi, sınıfa ihanetin tarihi olduğu gibi, sınıf mücadelesinin ve toplumsal mücadelelerin de tarihidir. Bu eğilimler arasında diyalektik bir karşıtlık ve bir gerilim vardır.
Birinci eğilim kendini sadece ekonomik hak talepleriyle sınırlandırmaktadır.Böyle bir tarzı siyaset,kamu emekçilerinin mücadelesini,kısmi ekonomik kazanımlarla sınırlayan indirgemeci-reformist bir anlayıştır.Ancak Troçki’nin de yaklaşık yüz yıl Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar kitabında yazdığı gibi sendikalar bundan böyle reformist olamazlar,çünkü nesnel koşullar hiçbir kalıcı reformun yapılmasına olanak tanımamaktadır.
Bir diğer anlayış, siyasi mücadele imkanını dışlamamakla birlikte sınıf mücadelesini ve toplumsal mücadeleyi salt kimlik mücadelesine endeksleyerek yine reformizme hizmet etmektedir. Çünkü kimlik mücadelesini önceleyen bir eğilim, sınıf mücadelesini flulaştırmaktadır. Tarihimizden öğreniyoruz ki kimlik siyaseti, sınıf mücadelesi eksenine oturtulamadığında başta faşizm olmak üzere bütün otoriter ve totaliter yönetimlerin ekmeğine yağ sürer.
Burjuvazinin ideologları, yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren artık tarihin sonunun geldiği, büyük anlatıların çöktüğü ve sınıfların ortadan kalktığı propagandasını yürütmektedir. Küresel kapitalizm, politik sınıf mücadelesini ırk ve toplumsal cinsiyet temelinde yeniden tanımlamayı teşvik ediyor. Sermaye devletleri ve tekelci şirketler, bu amacı gerçekleştirmek için “sol” görünümlü kurumlara milyarlarca dolarlık fonlar aktarmaktan çekinmiyor. Sendika yönetimlerinin sınıf mücadelesini kimlik siyasetleriyle ikame etme çabaları, bu noktada oportünist bir kampanyaya dönüşüyor. Biz devrimciler bu anlatıyı parçalamak ve inşa etmeye çalıştıkları bu dünyayı başlarına yıkmak istiyoruz.
Biz tarihimizi nostaljik bir anı olarak değil, bir mücadele hedefi olarak ele alıyoruz ve işçi sınıfının mücadele yöntemleri olmadan hiçbir gerçek politik muhalefeti bile kuramayacağımızı biliyoruz.
Öncelikle daha doksanlı yıllarda EĞİT-SEN’in ortaya koyduğu ilkeleri hayata geçirmek istiyoruz :
Grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı için mücadele hedefinin yanısıra emekçilerin genel siyasal taleplerini de savunan sendikal anlayışla bütünsel bir mücadele hattı geliştirmek istiyoruz.
Çalışma alanındaki çatışmayı sınıf mücadelesinin dinamikleriyle örgütlemek istiyoruz.
Sendikal örgütlenmelerimizin karar alma süreçlerini, işyerlerine çekmeyi ve bu alanları politikleştirmeyi amaçlıyoruz.
Karar alma mekanizmasının da alınan kararları uygulama yetkisinin de işyerinde kurulması gerektiğine inanıyoruz. Üyelerimizi yani kamu emekçilerini sendikal süreçlerde özne olarak görmek istiyoruz.
Sınıfın gündelik hak taleplerini anti-kapitalist devrimci hedeflere taşımak istiyoruz.
Aşağıda Troçki ve Mandel’den aktaracağımız satırlar mücadele perspektifimizi en açık ve yalın biçimde özetlemektedir :
“ Bu mücadelede temel slogan şudur : Kapitalist devlet karşısında sendikaların tam koşulsuz bağımsızlığı : Bu, sendikaları işçi aristokrasinin organları olmaktan çıkarıp, geniş sömürülen kitlelerin organları haline getirmeye yönelik bir bir mücadele vermek anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle, içinde bulunduğumuz çağda sendikalar, kendilerini işçi sınıfının gündelik ihtiyaçlarına hizmet etmekle sınırlandıramazlar. Bundan böyle reformist olamazlar, çünkü nesnel koşullar hiçbir ciddi ve kalıcı reformun yapılmasına olanak tanımamaktadır. Günümüzde sendikalar ya işçilere boyun eğdirmek ,onları disiplin altına almak ve devrimin önünü kesmek için emperyalist sermayenin ikincil aygıtları işlevini görecekler ya da tam tersine, proleteryanın devrimci hareketinin araçları haline geleceklerdir. Emperyalist politikanın ortağı olmayan ancak kapitalist düzenin doğrudan devrilmesini kendi görevi olarak belirlemiş olan devrimci sendikalar bütünüyle olasıdır. Emperyalist çürüme çağında sendikalar, ancak bilinçli bir biçimde eylemde proleter devrimin organları oldukları ölçüde gerçekten bağımsız olabilirler. Bu anlamda ,Dördüncü Enternasyonal’in son kongresinde kabul edilen geçiş talepleri programı yalnızca partinin çalışma programı değildir ; temel nitelikleri bakımından sendikaların da çalışma programıdır.”
Lev TROÇKİ, Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar, Yazın Yayıncılık s .21 – 25
Ernest MANDEL, Tarihi Pedagoji ve Sınıf Bilincinin İletilmesi adlı makalesinde devrimci strateji konusundaki yaklaşımlarını şöyle ifade eder : “ Bununla birlikte kitleler sadece eylemle öğrenebilecekleri halde her eylem de zorunlu olarak devrimci sınıf bilincinin kitle tarafından kazanılmasına yol açmaz. Kapitalist toplumsal düzen çerçevesi içinde elde edilebilen hemen gerçekleşebilecek politik ve ekonomik talepler etrafındaki eylemler devrimci sınıf bilinci üretmezler. Genel olarak kitle eylemlerinin amacı acil ihtiyaçların cevaplandırılması olduğu için,bu ihtiyaçları, nesnel olarak kapitalist toplumsal düzen çerçevesi içinde elde edilemeyecek ve bu iki toplumsal sınıf arasında iktidar sorunu üzerine bir kuvvet denemesine yol açacak olan nesnel devrimci dinamiği üretecek taleplere bağlamak devrimci strateji için büyük önem kazanır. Bu, Lenin’in gayretleriyle, Komünist Enternasyonal’in dördüncü kongresinde programa dahil edilen ve daha sonra Troçki tarafından Dördüncü Enternasyonal’in programının ana bölümünde ayrıntılarıyla işlenmiş olan geçiş talepleri stratejisidir.”
Ernest MANDEL , Leninist Örgüt Teorisi içinde , sayfa 66 – 67.
Sendikalarımızı yeniden ayağa kaldırmak boynumuzun borcudur.