Bir kentin haritası yalnızca imar planlarıyla değil, mülkiyet ilişkileriyle değişir. Toprağın kime ait olduğu, suyun kim tarafından denetlendiği, yeraltının kimin çıkarı için kazıldığı… Esas harita burada çizilir. Son üç yılda Eskişehir’de yaşananlar tam olarak budur: Bir kentin coğrafyasının, sermaye birikimi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi.
Resmî verilere göre yalnızca 2023 başı ile 2025 sonu arasında 55 ayrı saha madencilik faaliyetleri için ihaleye açıldı. Bu sahaların toplam büyüklüğü yaklaşık 34 bin hektar. Başka bir ifadeyle, yaklaşık 47 bin 539 futbol sahası büyüklüğünde alan maden faaliyetlerine tahsis edildi. Şimdilik 25 bin hektarlık bölüm 29 şirkete devredilmiş durumda. Bu rakamlar istatistik değil; bir toplumsal dönüşüm programının nicel ifadesidir.
Dahası, 2022 başı ile 2025 sonu arasında henüz ÇED süreci başlamamış 421 ruhsat sahasının Taşınmaz Komisyonu aracılığıyla, ihalesiz biçimde şirketlere devredildiği görülmektedir. Aynı dönemde projelerin %68,7’sine “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiştir. Bu tablo, devletin çevresel denetim mekanizmasının fiilen sermaye lehine çalıştığını göstermektedir. Burada mesele bir “denetim zafiyeti” değil, doğrudan doğruya sermaye birikiminin kurumsal örgütlenmesidir.
Süreç, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün açtığı ihaleler, Taşınmaz Komisyonu’nun ihalesiz devirleri ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın ÇED kararlarıyla ilerlemektedir. Yani farklı kurumların parçalı uygulamaları değil; bütünlüklü bir devlet pratiği söz konusudur.
Bu tabloyu yalnızca “çevre tahribatı” başlığı altında ele almak yanıltıcı olur. Çünkü burada olan şey, doğanın tesadüfi biçimde zarar görmesi değildir. Aksine, doğanın metalaştırılması, sermaye değerine dönüştürülmesi ve birikim sürecine dahil edilmesidir. Toprak, su ve yeraltı kaynakları kullanım değeri olmaktan çıkarılıp değişim değerinin nesnesi haline getirilmektedir.
Özellikle altın, gümüş, kömür ve günümüz kapitalizminin stratejik hammaddeleri arasında yer alan nadir toprak elementlerine yönelik ruhsat genişlemeleri, sürecin yalnızca yerel değil küresel bir bağlama sahip olduğunu göstermektedir. Enerji dönüşümü, teknoloji üretimi ve jeopolitik rekabet, yeni bir hammadde iştahı yaratırken; bunun bedeli yerel coğrafyalarda, köylerde, ormanlarda ve su havzalarında ödenmektedir.
Eskişehir örneği bu bakımdan özgül olduğu kadar tipiktir. Özgüldür; çünkü belirli ilçelerde –özellikle fay hatları üzerinde bulunan bölgelerde– madencilik faaliyetlerinin yoğunlaşması ekolojik yıkımı deprem riskiyle birleştirmektedir. Tipiktir; çünkü yaşananlar Türkiye kapitalizminin genel yönelimiyle uyumludur: Doğal varlıkların hızlandırılmış biçimde sermaye birikimine açılması.
Dolayısıyla burada karşı karşıya olduğumuz şey bir “ekolojik kriz” değil yalnızca; bir birikim stratejisidir. Bir kentin altının üstüne getirilmesi, sermaye için yeni değer alanları yaratmanın aracıdır. Sorun birkaç şirketin açgözlülüğü ya da bürokratik ihmal değildir. Sorun, sermayenin genişleme zorunluluğudur.
Bu makale, Eskişehir’deki maden talanını bir çevre meselesi olarak değil; devletin sınıfsal karakteri, kapitalist birikim dinamikleri ve ekolojik yıkım arasındaki ilişki bağlamında ele alacaktır. Amaç, yaşanan süreci moral bir itiraz düzeyinde değil; siyasal-ekonomik bir analiz düzeyinde kavramaktır.
Bir sonraki bölümde, bu süreci kapitalizmin doğayla kurduğu tarihsel ilişki bağlamında, yani birikim rejimi perspektifiyle ele alacağız.

Maden ve Birikim Rejimi: Kapitalizmin Doğayla İlişkisi

Eskişehir’de yaşanan maden genişlemesini doğru kavrayabilmek için meseleyi yalnızca “yanlış çevre politikaları” çerçevesine hapsetmek yeterli değildir. Sorun, kapitalizmin doğayla kurduğu tarihsel ilişkinin güncel bir tezahürüdür. Bu ilişki tesadüfi değil; sermaye birikiminin mantığından türemektedir.

1. İlkel Birikimin Sürekliliği

Kapitalist üretim tarzı, tarihsel olarak toprakların çitle çevrilmesi, köylülerin üretim araçlarından koparılması ve doğal varlıkların özel mülkiyete geçirilmesiyle ortaya çıktı. Bu süreç klasik literatürde “ilkel birikim” olarak adlandırılır. Ancak bu, yalnızca kapitalizmin başlangıcına özgü bir dönem değildir. Kapitalizm genişledikçe yeni alanları metalaştırmak zorundadır.
Bugün Eskişehir’de gördüğümüz şey, bu sürecin modern biçimidir:
Toprak, orman, su havzaları ve yeraltı kaynakları kamusal kullanım alanları olmaktan çıkarılıp sermayenin değerlenme alanlarına dönüştürülmektedir.
47 bin 539 futbol sahası büyüklüğünde alanın maden ruhsatına açılması, yalnızca bir yatırım kararı değil; doğanın toplumsal varlık olmaktan çıkarılıp özel sermaye mülkiyetine doğru kaydırılmasıdır.
2. Doğanın Metalaştırılması

Kapitalizm için doğa, üretimin ücretsiz girdisidir. Toprak, su, hava ve yeraltı kaynakları sermaye açısından maliyet kalemi haline gelmedikçe tüketilir. Ancak belirli bir aşamada bu unsurlar doğrudan metaya dönüşür. Maden ruhsatı tam olarak bu dönüşümün hukuki formudur.
Eskişehir’de 2023–2025 arasında 55 ayrı saha için açılan ihaleler ve 421 ruhsatın ihalesiz devri, doğanın sistematik biçimde metalaştırıldığını göstermektedir. Burada yalnızca maden çıkarma izni verilmemektedir; aynı zamanda doğa üzerinde özel tasarruf hakkı tahsis edilmektedir.
Bir başka ifadeyle:
Orman → Kesilebilir hammadde
Toprak → Kazılabilir rezerv
Su → İşlenebilir maliyet unsuru
Köy → Boşaltılabilir arazi
Doğanın kullanım değeri geri plana itilirken, değişim değeri belirleyici hale gelir.
3. Birikim Krizi ve Yeni Hammadde Alanları

Günümüz kapitalizmi yapısal birikim krizleriyle karşı karşıyadır. Kâr oranlarının baskı altında olduğu dönemlerde sermaye yeni yatırım alanları, yeni pazarlar ve yeni hammadde kaynakları arar. Bu durum özellikle madencilik sektöründe belirgindir.
Altın ve gümüş gibi klasik değer saklama araçlarının yanı sıra, günümüz kapitalizminin stratejik girdileri arasında yer alan nadir toprak elementleri büyük önem kazanmıştır. Dijital teknolojiler, savunma sanayi, yenilenebilir enerji sistemleri ve batarya üretimi bu elementlere bağımlıdır. Bu nedenle madencilik yalnızca yerel bir faaliyet değil; küresel rekabet zincirinin halkasıdır.
Eskişehir’de maden sahalarının genişletilmesi, bu küresel bağlamdan bağımsız değildir. Yerel coğrafya, küresel sermaye birikiminin ham madde ihtiyacına bağlanmaktadır. Bu süreçte yerel ekosistemlerin tahribatı, sistem açısından “yan etki” değil; yapısal sonuçtur.

4. Birikimin Coğrafyası: Hinterlandlaşma

Bir bölgenin maden hinterlandına dönüşmesi, o coğrafyanın ekonomik kaderinin belirli bir sektöre bağlanması anlamına gelir. Tarım, küçük üretim ve yerel ekonomik faaliyetler geri plana itilir; bölge hammadde çıkarım alanına indirgenir.
Eskişehir’de 29 şirkete devredilen 25 bin hektarlık alan, bu dönüşümün başlangıcıdır. Bu süreç devam ettiğinde kentin üretim deseni, istihdam yapısı ve demografik dengesi değişecektir. Köyler boşalacak, tarımsal üretim daralacak, su kaynakları kirlenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Kapitalist birikim, mekânı nötr bir zemin olarak kullanmaz; onu yeniden üretir. Madencilik genişlemesi, yalnızca yeraltını değil, üstündeki toplumsal yaşamı da dönüştürür.

5. Ekolojik Kriz: Sistemsel Bir Sonuç

Ekolojik yıkım kapitalizm açısından teknik bir sorun değildir; sermaye birikiminin mantıksal sonucudur. Doğa üzerindeki baskı, üretimin artışıyla paralel biçimde yoğunlaşır. Maden faaliyetleri bu ilişkinin en çıplak örneğidir çünkü doğrudan yer kabuğunun fiziksel parçalanmasına dayanır.
Eskişehir’de:
Geniş ruhsat alanları
%68,7 oranında “ÇED Gerekli Değildir” kararları
İhalesiz ruhsat devirleri
Bu tablo, çevresel risklerin bilindiğini ama sermaye birikimi lehine geri plana itildiğini göstermektedir.
Dolayısıyla mesele “daha iyi denetim” değil; doğanın üretim ilişkileri içindeki konumudur.
Bu noktada şu sonuca varıyoruz:
Eskişehir’deki maden talanı, çevresel ihmal değil; kapitalist birikim rejiminin yerel bir tezahürüdür. Doğa burada sermayenin genişleme zorunluluğuna tabi kılınmıştır.

Devletin Rolü: Tarafsız Hakem mi, Sınıf Aygıtı mı?

Eskişehir’de madencilik sahalarının genişletilmesi, yalnızca şirketlerin girişimci hamleleriyle açıklanamaz. Bu süreç, devlet aygıtının doğrudan müdahalesi ve kurumsal düzenlemeleri aracılığıyla ilerlemektedir. Dolayısıyla temel soru şudur: Devlet burada tarafsız bir düzenleyici midir, yoksa belirli bir sınıfın çıkarlarını örgütleyen bir aygıt mı?

1. Kurumsal Süreç: İhale, Ruhsat ve Devredilen Topraklar

2023 başı ile 2025 sonu arasında 55 ayrı sahanın madencilik faaliyetleri için ihaleye açılması, sürecin sistematik niteliğini gösterir. Bu ihaleler, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) tarafından yürütülmektedir. MAPEG’in rolü yalnızca teknik bir ruhsat dağıtımı değildir; yeraltı kaynaklarının hangi sermaye gruplarına tahsis edileceğini belirleyen merkezi bir mekanizmadır.
Dahası, 2022 başından 2025 sonuna kadar 421 ruhsat sahasının henüz ÇED süreci başlamadan, Taşınmaz Komisyonu aracılığıyla ihalesiz biçimde şirketlere devredilmesi, “rekabetçi piyasa” söylemini de boşa düşürmektedir. Burada klasik bir ihale sürecinden bile söz edilmemektedir. Devlet, doğrudan tahsis edici bir rol üstlenmektedir.
Bu durum, devletin yalnızca piyasa kurallarını düzenleyen bir hakem değil; sermaye birikiminin organizatörü olduğunu göstermektedir.

2. ÇED Mekanizması: Koruma Aracı mı, Meşrulaştırma Aygıtı mı?

Madencilik projelerinin %68,7’sine “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiş olması, çevresel denetim mekanizmasının işleyişi açısından çarpıcıdır. Bu kararlar, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilmektedir.
ÇED sürecinin teorik amacı, projelerin çevresel etkilerini değerlendirmek ve kamu yararını gözetmektir. Ancak fiili uygulama, tersini göstermektedir. “ÇED Gerekli Değildir” kararlarının bu denli yüksek oranlara ulaşması, mekanizmanın koruyucu değil meşrulaştırıcı işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.
Bu noktada sorun, bürokratik bir aksaklık değildir. Devletin ilgili kurumları, doğanın korunması ile sermaye birikimi arasında bir “denge” kurmaya çalışmamaktadır. Tercih, açık biçimde sermaye lehinedir.

3. Devletin Sınıfsal Niteliği

Marksist devlet teorisi açısından devlet, toplumun üzerinde tarafsız bir güç değildir; üretim ilişkilerinin yeniden üretimini güvence altına alan bir aygıttır. Eskişehir’deki madencilik genişlemesi bu tezin somut bir doğrulamasıdır.
Ruhsat dağıtımı
İhalesiz devirler
ÇED kararları
Stratejik maden politikaları
Bu uygulamalar birbirinden bağımsız değildir. Bütünlüklü bir birikim stratejisinin parçalarıdır.
Devlet burada üç temel işlev üstlenmektedir:
Mülkiyetin Yeniden Tahsisi: Kamusal ya da ortak kullanım alanlarının sermayeye devri.
Hukuki Meşruiyet Sağlama: ÇED ve ruhsat süreçleriyle yıkımın yasallaştırılması.
Toplumsal Rızanın Yönetimi: Sürecin “kalkınma”, “yerli üretim”, “stratejik kaynak” söylemleriyle sunulması.
Dolayısıyla Eskişehir’de yaşananlar, devletin “zayıflığı” değil; sermaye lehine etkinliğidir.

4. Devlet ve Sermaye Arasındaki Organik Bağ

Maden sahalarının belirli şirketlere tahsis edilmesi, soyut bir sermaye sınıfı değil, somut şirket gruplarını güçlendirmektedir. Devlet ile büyük sermaye arasındaki bağ, yalnızca hukuki değil; yapısaldır. Kamu politikaları, yatırım teşvikleri ve ruhsat tahsisleri bu bağı görünür kılar.
Bu çerçevede devlet, doğayı sermayeye açan bir “kapı bekçisi” değil; kapıyı inşa eden ve anahtarı dağıtan aktördür.

5. “Kamu Yararı” Söyleminin Çözülüşü

Madencilik faaliyetleri genellikle “ulusal çıkar”, “yerli üretim” veya “enerji bağımsızlığı” söylemleriyle meşrulaştırılır. Ancak Eskişehir’de 29 şirkete devredilen 25 bin hektarlık alan, yerel halkın değil, şirket bilançolarının büyümesine hizmet etmektedir.
Kamu yararı söylemi, sınıfsal bir örtüdür. Çünkü kamu olarak sunulan şey, sermaye birikiminin ihtiyaçlarıdır. Eskişehir’deki maden talanı, devletin sermayeye karşı yetersizliği değil; sermaye lehine aktif örgütleyici rolünün sonucudur. Devlet burada tarafsız değil; sermaye tarafın kendisi ve garantörüdür.
Stratejik Kaynaklar ve Emperyalist Rekabet
Eskişehir’de maden sahalarının genişletilmesini yalnızca ulusal ekonomi politikaları çerçevesinde değerlendirmek eksik olur. Sürecin arkasında, küresel ölçekte sertleşen hammadde ve enerji rekabeti bulunmaktadır. Bugün madencilik, yalnızca yerel bir yatırım alanı değil; jeopolitik güç mücadelesinin merkezlerinden biridir.

1. Yeni Hammadde Çağı

21.yüzyıl kapitalizmi dijitalleşme, savunma sanayi, yenilenebilir enerji teknolojileri ve elektrikli araç üretimi gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Bu sektörlerin ortak özelliği, belirli maden ve elementlere bağımlı olmalarıdır. Özellikle nadir toprak elementleri, lityum, bakır ve altın gibi kaynaklar stratejik önem kazanmıştır.
Bu durum, madenciliği yeniden sermaye birikiminin ön cephelerinden biri haline getirmiştir. Enerji dönüşümü söylemi altında yürüyen “yeşil kapitalizm”, doğa üzerindeki baskıyı azaltmak yerine çoğu durumda yeni maden sahalarının açılmasını hızlandırmaktadır.
Eskişehir’de altın, gümüş, kömür, mermer ve nadir toprak elementlerine yönelik ruhsat genişlemeleri, bu küresel bağlamın yerel yansımasıdır. Kent, yalnızca Türkiye kapitalizminin değil; küresel sermaye zincirinin hammadde halkasına eklemlenmektedir.

2. Yerli ve Yabancı Sermaye: Ulusal mı, Uluslararası mı?

Maden ihalelerinin “yerli üretim” ve “milli kaynak” söylemleriyle sunulması, sürecin sınıfsal niteliğini gizlemeye yöneliktir. Oysa kapitalist üretim ilişkileri içinde “yerli” ve “yabancı” sermaye arasındaki ayrım, çoğu zaman ikincil önemdedir. Asıl belirleyici olan, sermayenin değerlenme ihtiyacıdır.
Eskişehir’de 29 şirkete devredilen 25 bin hektarlık alan, ulusal kalkınma perspektifiyle değil; kârlılık hesabıyla işletilecektir. Madenin çıkarıldığı yer ile kârın merkezileştiği finansal ağ çoğu zaman aynı değildir. Bu nedenle yerel ekosistemlerin tahribatı ile küresel sermaye birikimi arasındaki bağ dolaysızdır.

3. Kaynak Milliyetçiliği ve Gerçeklik

Devlet politikaları sıklıkla “stratejik madenler” ve “ulusal çıkar” kavramlarıyla gerekçelendirilir. Ancak bu söylem, maden sahalarının özel şirketlere tahsis edilmesi gerçeğiyle çelişmektedir. Eğer mesele gerçekten kamusal çıkar olsaydı, mülkiyet ve denetim yapısı farklı olurdu.
Gerçekte yaşanan şey, stratejik kaynakların toplumsal planlama çerçevesinde değerlendirilmesi değil; özel sermaye birikimine açılmasıdır. Bu nedenle “milli maden” söylemi, sınıfsal bir içeriğe sahiptir: Kaynaklar ulusal değil; sermayeseldir.

4. Hinterlandlaşmanın Küresel Bağlantısı

Bir bölgenin maden hinterlandına dönüşmesi, yalnızca ekonomik bir değişim değildir; küresel işbölümünde belirli bir konuma yerleşmesidir. Hammadde üreten periferik alanlar ile finans ve teknoloji merkezleri arasındaki eşitsiz ilişki, kapitalizmin temel dinamiklerinden biridir.
Eskişehir’in geniş ruhsat alanlarıyla bu zincire eklemlenmesi, bölgenin ekonomik yapısını uzun vadede tek yönlü hale getirme potansiyeline sahiptir. Tarım ve yerel üretim gerilerken, hammadde çıkarımı öncelik kazanır. Bu durum, ekolojik yıkım ile ekonomik bağımlılığı aynı anda üretir.

5. Yeşil Dönüşüm Paradoksu

Küresel ölçekte “karbonsuzlaşma” ve “enerji dönüşümü” politikaları gündemdedir. Ancak bu dönüşüm, maden ihtiyacını azaltmamış; tersine artırmıştır. Elektrikli araçlar için batarya üretimi, rüzgâr türbinleri, güneş panelleri ve savunma teknolojileri belirli elementlere bağımlıdır.
Dolayısıyla “yeşil ekonomi” retoriği, madencilik genişlemesinin yeni ideolojik zeminlerinden biri haline gelmiştir. Bu bağlamda Eskişehir’de nadir toprak elementlerine yönelik ruhsatların artması tesadüf değildir.

Ekolojik Yıkımın Maddi Temeli

Eskişehir’de madencilik sahalarının genişletilmesi, soyut bir çevre tartışması değil; doğrudan maddi yaşam koşullarını etkileyen bir süreçtir. Ekolojik yıkım burada geleceğe dair olasılık değil, bugünden şekillenmeye başlayan somut bir gerçekliktir. Toprağın kazılması, su havzalarının kirlenme riski, orman örtüsünün tahribi ve deprem hatları üzerindeki faaliyetler, doğrudan fiziksel sonuçlar üretmektedir.

1. Ormanlar ve Tarım Alanları: Üretim Alanından Çıkarım Alanına

47 bin 539 futbol sahası büyüklüğünde alanın ruhsata açılması, yalnızca yeraltı rezervlerinin değil; yerüstü ekosistemlerinin de tasfiyesi anlamına gelir. Ormanlık alanların maden faaliyetlerine açılması, biyolojik çeşitliliğin azalması ve erozyon riskinin artması gibi zincirleme etkiler doğurur.
Tarım arazileri açısından ise süreç daha da kritik bir boyut taşır. Toprak, yalnızca üzerinde maden bulunan bir katman değildir; aynı zamanda gıda üretiminin maddi temelidir. Madencilik faaliyetleri:
Üst toprağın kaldırılması
Ağır metal kirliliği
Toz ve kimyasal yayılımı
Yeraltı sularının etkilenmesi
gibi etkilerle tarımsal üretimi doğrudan tehdit eder.
Bir bölge maden hinterlandına dönüştüğünde, tarımsal üretim geriler; gıda güvenliği zayıflar; kırsal nüfus çözülür.

2. Su Kaynakları ve Siyanür Riski

Altın madenciliğinde kullanılan siyanür, en tartışmalı kimyasal süreçlerden biridir. Siyanür liçi yöntemi, düşük tenörlü altın cevherlerinden ekonomik değer elde etmeyi mümkün kılar; ancak sızıntı ve atık depolama riskleri nedeniyle ciddi çevresel tehditler barındırır.
Su havzaları açısından risk iki yönlüdür:
Yeraltı su kaynaklarının kirlenmesi
Yüzey sularının atık barajlarından etkilenmesi
Eskişehir gibi tarım ve yerel üretim açısından önemli bölgelerde suyun kirlenmesi yalnızca çevresel değil; ekonomik ve toplumsal bir kriz yaratır. Su, burada yaşamın maddi temelidir.

3. Fay Hatları Üzerinde Madencilik

Madencilik faaliyetlerinin yoğunlaştığı ilçeler arasında:
Sarıcakaya
Mihalgazi
Tepebaşı
gibi fay hattı üzerinde bulunan bölgeler yer almaktadır.
Fay hatları üzerinde yürütülen kazı ve patlatma faaliyetleri, jeolojik dengeleri etkileyebilecek niteliktedir. Olası bir deprem durumunda maden sahaları, atık depolama alanları ve kimyasal havuzlar ikincil felaketlere yol açabilir. Bu risk, yalnızca çevresel değil; doğrudan yaşamsal bir boyut taşır.
Deprem ile madencilik faaliyetinin kesiştiği noktada, ekolojik yıkım toplumsal felaket potansiyeline dönüşür.

4. Ekolojik Tahribatın Toplumsal Boyutu

Ekolojik kriz, sınıfsal olarak eşitsiz biçimde yaşanır. Madencilik faaliyetlerinden doğrudan etkilenenler:
Köylüler
Küçük üreticiler
Tarım işçileri
Yerel halk
olurken; kâr, çoğunlukla bölge dışındaki şirket merkezlerinde toplanır.
Bu nedenle ekolojik yıkım yalnızca çevre meselesi değil; bir yeniden dağıtım meselesidir. Doğanın tahribatı ile değerin merkezileşmesi aynı sürecin iki yüzüdür.

5. ÇED Kararları ve Maddi Gerçeklik

Projelerin %68,7’sine “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiş olması, ekolojik risklerin sistematik biçimde hafife alındığını gösterir. Bu oran, çevresel etkilerin bilimsel olarak yok sayıldığını değil; politik olarak geri plana itildiğini gösterir.
Ekolojik yıkım burada öngörülemez bir kazanın sonucu değildir. Ruhsat genişlemeleri, ihalesiz devirler ve hızlandırılmış süreçler, risklerin bilinçli biçimde kabul edildiğini ortaya koymaktadır.
Eskişehir’de madencilik genişlemesi, soyut bir çevre sorunu değil; maddi yaşam alanlarının sistematik dönüşümüdür. Orman, su, tarım toprağı ve yerleşim alanları sermaye birikiminin hammaddesine indirgenmektedir.
Sermayenin Somut Aktörleri: Kim Kazanıyor?
Eskişehir’deki maden talanını anlamak için yalnızca mekân ve devlet süreçlerine bakmak yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, süreçten kâr elde eden somut sermaye gruplarıdır. Burada soyut “sermaye” yerine, adları, büyüklükleri ve yatırımlarının kapsamı üzerinden sınıfsal güçlerini teşhir etmek gerekir.
1. Büyük Oyuncular ve Alanları
İhaleler ve ruhsat devri süreci sonucunda öne çıkan şirketler şunlardır:
Ercan Madencilik – 3.037 hektarlık ruhsat sahası
Artems Gayrimenkul Enerji AŞ – 2.896 hektar
Koza Altın – 1.543 hektar
Alfa Yatırımcılık – 1.933 hektar
Parmeta Madencilik – 1.740 hektar
Eti Bakır
Bu şirketler, Eskişehir’in doğal kaynaklarının büyük bir bölümünü kontrol ederek hem yerel hem ulusal ölçekte kâr ve mülk edinmektedir.
2. Sermaye ve Yerel Toplumun Çelişkisi
Sermayenin kâr elde ettiği alanlar, yerel halk için ekolojik ve toplumsal felaket risklerini taşır:
Köyler boşaltılabilir, tarım arazileri yok olur
Su havzaları ve içme suyu kirlenebilir
Orman ve biyolojik çeşitlilik tahrip olur
Böylece kâr ile kayıp, farklı sınıflar arasında keskin bir şekilde dağıtılmış olur. Bu, klasik Marxist perspektiften “ekolojik sömürü” ve “sınıfsal yeniden dağıtım”ın somut bir örneğidir.
3. Sermaye Devleti ve İlişki Ağı
Sermaye yalnızca alanları satın almakla kalmaz; devlet mekanizmalarıyla entegre olarak bu mülkiyetin güvence altına alınmasını sağlar:
İhalesiz ruhsat devirleri
ÇED kararlarının şirket lehine verilmesi
Yerel politikaların sermaye çıkarına göre şekillendirilmesi
Bu bağlamda, devlet ve sermaye arasındaki ilişki organik bir bağdır: Devlet yalnızca yasaları uygulayan bir hakem değil, sermaye için kurumsal bir örgütleyicidir.
4. Stratejik Sonuç
Bu somut aktörlerin varlığı, Eskişehir’de yaşanan talanın neden geri döndürülemez bir hız kazandığını açıklar. Sermaye yalnızca sermaye olarak değil, toprak, su ve maden üzerindeki mülkiyet ile sınıfsal gücünü görünür kılarak süreci derinleştirir.
Ekolojik Mücadele ve Sınıf Mücadelesi Arasındaki İlişki
Eskişehir’deki maden talanı yalnızca çevresel bir sorun olarak okunamaz. Doğanın sermayeye açılması, aynı zamanda sınıfsal güç ilişkilerinin yeniden üretimi demektir. Bu nedenle ekolojik mücadele ile işçi ve köylü sınıfının mücadelesi birbirinden ayrılamaz; tam tersine, birbirini tamamlayan alanlardır.
1. Ekoloji Mücadelesinin Sınıfsal Sınırları
Türkiye’de ve dünyada küçük burjuva çevreci hareketler sıkça gözlemlenir: Forumlar, dayanışma ağları, “yerel inisiyatifler” vb. Bu hareketler genellikle:
Sorunu bireysel ya da yerel düzeyde ele alır
Kapitalist üretim ilişkilerini sorgulamaz
Sürdürülebilirlik söylemi ile sermaye karşısında sınırlı bir alan açar
Eskişehir’deki maden faaliyetlerine karşı yürütülen bazı girişimler, toplumsal sınıf ilişkilerini ve devlet-sermaye bağlantısını dikkate almadığı sürece etkisiz kalır. Ekoloji mücadelesi sınıfsal perspektifle birleşmediğinde, sermayenin genişlemesini durduramaz.
2. İşçi ve Köylü Sınıfının Potansiyeli
Madencilik sahalarından doğrudan etkilenenler:
Köylüler
Küçük üreticiler
Tarım işçileri
Maden işçileri
Bu toplumsal kesimler, ekolojik tahribatın maddi temeli ile karşı karşıyadır. Dolayısıyla doğa talanına karşı mücadele, aynı zamanda üretim alanlarını ve yaşam koşullarını koruma mücadelesidir. Burada işçi sınıfının ve köylülerin örgütlenmesi, küçük burjuva çevreci inisiyatiflerin sınırlarını aşmanın yoludur.
3. Yerel Direniş ve Toplumsal Planlama
Yerel düzeyde yürütülen protestolar ve kampanyalar, etkili olabilir; ancak süreç toplumsal planlama ve sınıf perspektifi ile birleştiğinde anlam kazanır:
Yerel halkın doğrudan katılımı ile kaynak yönetimi
İşçi denetimi ile madencilik faaliyetlerinin kontrolü
Ekolojik ve ekonomik zararların sınıfsal sorumlulukla paylaşımı
Bu strateji, kapitalist birikim sürecine karşı somut bir alternatif oluşturur.

4. Ekolojik Mücadele ile Sınıf Mücadelesi Arasındaki Organik Bağ

Ekolojik kriz, sermaye birikiminin mantıksal sonucudur. Dolayısıyla:
Doğa talanı → Toplumsal yıkım
Toplumsal yıkım → Sınıf direnci
Eskişehir örneği, doğanın talanını durdurmanın yalnızca ekolojik bilinçle mümkün olmadığını, sınıf mücadelesinin merkezi bir araç olduğunu gösterir.
Çözüm Reform mu, Mülkiyet Sorunu mu?
Eskişehir’de yaşanan maden talanını anlamak için kritik nokta şudur: Sorunun özü çevre politikası veya teknik düzenlemeler değil, toprak ve yeraltı kaynaklarının mülkiyetindedir. Eğer süreç sadece “reform” veya “iyileştirme” önerileriyle ele alınırsa, sermaye birikiminin mantığı değişmez ve ekolojik tahribat devam eder.
1. Reformların Sınırları
Çevresel düzenlemeler, ÇED raporları, ihalelerde şeffaflık talepleri gibi reformist yaklaşımlar genellikle:
Sermaye birikiminin önünü tamamen kesemez
Mülkiyet ilişkilerini değiştirmez
Ekolojik yıkımı yalnızca geciktirir veya sınırlı alanlarda hafifletir
Eskişehir örneğinde, 421 ruhsatın ihalesiz devri ve %68,7 oranında “ÇED Gerekli Değildir” kararı, reformist çözümlerin sınırlılığını açıkça ortaya koymaktadır. Devletin kurumları, sermaye için noterden öteye gitmemektedir.
2. Mülkiyet Sorunu
Sorunun merkezinde mülkiyet ilişkileri vardır. Devletin sermaye lehine tahsis ettiği alanlar, toprağı, ormanı ve suyu sermayenin kâr alanına dönüştürmektedir. Çözüm için şu adımlar gereklidir:
Kamusal denetim ve mülkiyet: Toprak ve yeraltı kaynakları toplumun kolektif denetimine alınmalı, sermayenin keyfi kullanımına kapatılmalıdır.
İşçi ve köylü denetimi: Madencilik faaliyetlerinin çevresel ve sosyal etkisi, doğrudan üretim ve yaşam alanlarına sahip olan sınıflar tarafından kontrol edilmelidir.
Sermaye birikimine sınır: Sermaye projeleri yalnızca kâr amacıyla değil, toplum yararına planlanmalıdır.
3. Ekolojik Mücadele ve Sınıfsal Mücadele Birleştiğinde
Mülkiyet sorunu çözülmediği sürece ekolojik mücadele yalnızca semptomları hafifletir, yapıyı değiştiremez.
Doğa talanı → Sınıf direnci
Sınıf direnci → Toprak ve kaynak üzerinde toplumsal kontrol
Bu bağ, Eskişehir örneğinde somutlaşmaktadır: köyler, su havzaları ve ormanlar yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda toplumsal mülkiyet sorunu nedeniyle tehdit altındadır.
4. Stratejik Sonuç
Reform talepleri yüzeyseldir; sermayeyi durduramaz. Çözüm mülkiyetin toplumsallaştırılmasında ve işçi-köylü denetiminde yatmaktadır.Ekolojik yıkımı durdurmanın yolu, sınıf mücadelesi ile ekoloji mücadelesini birleştirmekten geçer. Bu strateji, Eskişehir’deki süreci yalnızca çevresel bir kriz olarak değil, sınıfsal ve ekolojik bir mücadele alanı olarak konumlandırır.

Sonuç: Eskişehir’in Geleceği ve Mücadele Perspektifi

Eskişehir’de yaşanan maden talanı, yalnızca yerel bir çevre sorunu değildir; kapitalist birikim rejiminin, devletin sınıfsal rolünün ve küresel sermaye ilişkilerinin somut tezahürüdür. Kentin ormanları, tarım arazileri, köyleri ve su kaynakları sermaye birikiminin nesnesi haline gelmiş, devlet mekanizmaları bu süreci aktif olarak örgütlemiştir.
1. Kritik Dersler
Ekolojik yıkım sınıfsal bir sorundur: Doğa üzerindeki tahribat, toplumsal eşitsizliği derinleştirir. Kâr merkezileşirken kayıplar yerel halk tarafından taşınır.
Reformlar yetersizdir: ÇED raporları ve ihalelerde şeffaflık talepleri, sistemin temel mantığını değiştirmez; yalnızca geciktirir.
Mülkiyet belirleyicidir: Kaynakların kontrolü, ekolojik ve toplumsal sonuçları doğrudan şekillendirir. Sorunun özü mülkiyettir; çözüm de buradan geçer.
Sınıf mücadelesi ekoloji ile birleşmelidir: Köylülerin, işçilerin ve yerel halkın örgütlenmesi olmadan doğayı korumak mümkün değildir. Ekolojik mücadele, sınıfsal mücadeleden bağımsız düşünülemez. Sınıf mücadelesinden uzak kapitalizmi yıkmayı hedeflemeyen bir ekoloji mücadelesi bahçeçilikten başka bir sey değildir.
2. Mücadele Perspektifi
Toplumsal Denetim: Madencilik faaliyetleri ve doğal kaynakların yönetimi, doğrudan etkilenen halkın denetiminde olmalıdır.
Kamusal Mülkiyet: Kaynaklar, özel sermayenin kâr alanı olmaktan çıkarılmalı, toplumun kolektif mülkiyetine geçmelidir.
Sınıfsal Örgütlenme: Köylüler, tarım işçileri ve maden işçileri birlikte hareket ederek sermayeye karşı güçlü bir toplumsal güç oluşturabilir.
Küresel Bağlantıların Farkındalığı: Yerel mücadele, küresel sermaye zincirlerini ve stratejik kaynak rekabetini göz önünde bulundurmalıdır.
3. Stratejik Sonuç
Eskişehir örneği, Türkiye’de ve dünyada doğanın sermayeye açılmasının mantığını ve sınıfsal karakterini gözler önüne sermektedir. Buradaki mücadele, yalnızca çevreyi savunmak değil; aynı zamanda toplumsal mülkiyet, işçi-köylü denetimi ve sermaye birikimine karşı sistematik bir duruş oluşturmak anlamına gelir.
Sonuç olarak: Eskişehir’in geleceği, doğayı koruma mücadelesi ile sınıfsal örgütlenmenin birleştiği noktada belirlenebilir. Sermaye durdurulmazsa talan devam eder; mülkiyet yeniden toplumsallaştırılmazsa doğa ve toplum kaybeder. Bu perspektif, mücadeleyi yalnızca ekolojik değil, sınıfsal ve stratejik bir zemine oturtur.