Önsöz
Türkiye’de bir kuşağın geleceği gözlerimizin önünde çürümektedir. Sabahın köründe servis bekleyen organize sanayi işçileri, motor üstünde ölümle yarışan kuryeler, kahve zincirlerinde üç kuruş bahşiş için gülümsemek zorunda bırakılan üniversiteliler, AVM’lerde gün boyu ayakta çalışan mağaza emekçileri, staj adı altında ucuz işgücü haline getirilen meslek liseliler, çağrı merkezlerinde kulaklıkla birlikte kişiliğini de çıkarmak zorunda kalan gençler… Bugünün Türkiye’sinde gençlik, artık esas olarak çalışan gençliktir. Ve bu gençlik, kapitalizmin çürüyen toplumsal düzeni içerisinde geleceksizliğe mahkûm edilmektedir.
Genç işçiler yalnızca düşük ücretlerle yaşamaya zorlanmıyor. Aynı zamanda borçlandırılıyor, güvencesizliğe itiliyor, rekabetin içine sürülüyor ve sürekli olarak yalnızlaştırılıyorlar. Barınamıyorlar, geçinemiyorlar, dinlenemiyorlar. Çalışıyorlar ama yaşayamıyorlar. Her geçen gün daha fazla genç insan, emeğini satarak hayatta kalmaya çalışırken, aynı zamanda hayatının kendi ellerinden kayıp gittiğini hissediyor. Kapitalizm gençliğin yalnızca emeğini değil, geleceğini de çalmaktadır.
Bu düzen gençliğe iki seçenek sunmaktadır: Ya kölelik zincirlerine uyum sağlamak ya da geleceksizliğin içinde sessizce çürümek. Genç emekçiler sürekli borçlandırıldıkları için zincirlerine daha sıkı sarılırken, öğrenci gençlik ise bir gün “iyi bir hayat” yaşayabileceği yalanıyla avutulmaktadır. Oysa milyonlarca genç için diploma artık yalnızca işsizliğin ya da düşük ücretli çalışmanın başka bir biçimine dönüşmektedir. Üniversite mezunu gençler marketlerde, kafelerde, depolarda çalışmakta; mühendislik diplomasına sahip olanlar asgari ücret düzeyinde yaşamaya zorlanmaktadır. Okuyan gençlik ile çalışan gençlik arasındaki ayrım giderek silinmektedir. Bugünün gençliği, büyük ölçüde işçileşmiş bir gençliktir.
Fakat Türkiye’de gençlik tartışmaları hâlâ büyük ölçüde üniversite kampüsleri üzerinden yürütülmektedir. Oysa milyonlarca genç insan için gerçek hayat amfilerde değil; fabrikalarda, AVM’lerde, depolarda, hotel ve restoranlarda, çağrı merkezlerinde, inşaatlarda, kuryelik güzergâhlarında ve organize sanayi bölgelerinde akmaktadır. Gençlik sorunu artık esas olarak bir sınıf sorunudur. Bu nedenle gençliği anlamak isteyenler, genç işçilerin dünyasına bakmak zorundadır.
Bugünün genç işçisi yalnızca ekonomik sömürü altında değildir. Aynı zamanda yoğun bir yabancılaşma ve kimliksizlik baskısı altındadır. Kapitalizm gençliği yalnızlaştırmakta, rekabetin içerisine hapsetmekte, kolektif davranma reflekslerini parçalamaktadır. Egemen ideoloji sürekli olarak gençliğin “depolitize”, “bireyci” ya da “yozlaşmış” olduğunu söylemektedir. Oysa gençliğin yaşadığı yabancılaşma bir ahlak sorunu değil, tarihsel ve toplumsal bir sorundur. İnsan ilişkilerinin piyasa mantığına göre örgütlendiği bir düzende gençliğin yalnızlaşması, umutsuzlaşması ve geleceğe karşı güvensizlik duyması kaçınılmazdır.
Bu nedenle bugün geniş gençlik kesimleri arasında büyüyen toplumsal nihilizm tesadüfi değildir. İnsanlar öfkelidir ama örgütsüzdür. Düzen karşıtıdır ama kolektif bir alternatif görememektedir. Sokak eylemleri ortaya çıkmakta fakat kısa süre içerisinde düzen içi muhalefetin sınırlarına sıkışmaktadır. Özellikle son yıllarda düzen muhalefetinin gençlik üzerindeki hegemonik etkisi, genç kuşakların bağımsız sınıf siyasetiyle buluşmasını büyük ölçüde engellemiştir. Türkiye sosyalist hareketinin uzun süredir iktidar perspektifini kaybetmesi, düzen içi muhalefete yedeklenmesi ve genç işçiler arasında güçlü bir sosyalist alternatif yaratamaması, hata böyle bir niyetinin olmaması, gençlik deyince aklına üniversite gençliği gelmesi bu boşluğu daha da derinleştirmiştir.
Oysa genç işçiler tarih boyunca yalnızca düzenin en fazla ezdiği toplumsal kesimlerden biri değil; aynı zamanda en radikal arayışların taşıyıcısı olmuştur. Çünkü gençlik, mevcut toplumsal düzenle en sert biçimde çarpışan yaşam deneyimlerine sahiptir. Bugünün genç işçileri de kapitalizmin bütün çelişkilerini gündelik hayatlarında yaşamaktadır. Güvencesizlik, borç, işsizlik, yoğun sömürü, geleceksizlik ve aşağılanma; genç işçilerin gündelik gerçekliği haline gelmiştir. Fakat tam da bu nedenle, genç işçiler yeni bir toplumsal düzen arayışının da potansiyel taşıyıcılarıdır.
Bu broşür, Türkiye’de genç işçiler arasında kolektif devrimci sınıf kimliğinin nasıl yeniden inşa edilebileceği sorusuna cevap aramaktadır. Çünkü bugün temel sorun yalnızca ekonomik hakların savunulması değildir. Sorun, genç işçilerin kendilerini bağımsız bir toplumsal güç olarak görmelerini sağlayacak kolektif bir sınıf bilincinin yaratılmasıdır. Bu ise yalnızca sendikal sınırlar içerisinde gerçekleşemez. Genç işçiler arasında inşa edilecek sınıf kimliği, daha baştan antikapitalist, kolektif, fiili-meşru-militan mücadeleye dayanan ve düzenin sınırlarını aşan devrimci bir karakter taşımak zorundadır.
Kapitalizm insanlığa sunabileceği tarihsel bir gelecekten yoksundur. Teknolojik ve bilimsel gelişmelerin insanlığı özgürleştirmesi gerekirken; savaşlar, krizler, yoksulluk ve sömürü büyümektedir. İnsanlığın geleceği ile kapitalist üretim ilişkileri arasındaki çelişki her geçen gün daha yıkıcı hale gelmektedir. Bu çürüyen düzen karşısında marksizm yalnızca bir teori değil; insanlığın kurtuluşunun eylem kılavuzudur. Çünkü marksizm, dünyayı yalnızca yorumlamayı değil, değiştirmeyi hedefleyen devrimci bir pratiktir.
Bugünün genç işçileri, zincirlerinden başka kaybedecek geleceği kalmayan bir kuşağı temsil etmektedir. Fakat tam da bu nedenle, yeni bir dünyanın kurucu gücü olma potansiyelini de içinde taşımaktadırlar.
BÖLÜM 1: GENÇ İŞÇİ KİMDİR?
1. Gençlik Artık Çalışan Gençliktir
Bugünün Türkiye’sinde gençlik artık yalnızca bir yaş kategorisi değildir. Gençlik, giderek daha fazla emek gücünü satarak yaşamaya mahkûm edilen, üretim ve hizmet süreçlerinin içine erken yaşta çekilen bir toplumsal sınıf gerçekliğine dönüşmüştür. Başka bir ifadeyle, gençlik bugün esas olarak çalışan gençliktir.
Sabahın erken saatlerinde organize sanayi bölgelerine giden servisler, AVM’lerin açılışına yetişmeye çalışan mağaza çalışanları, motosiklet üzerinde şehirler arasında zamanla yarışan kuryeler, kafelerde ve restoranlarda gün boyu ayakta çalışan gençler, çağrı merkezlerinde sürekli konuşmaya ve aynı zamanda susmaya zorlanan emekçiler… Bu tablo, gençliğin istisnai bir kesimini değil, giderek genişleyen bir çoğunluğunu ifade etmektedir. Türkiye’de genç olmak, giderek daha erken yaşta işçileşmek anlamına gelmektedir.
Bu dönüşüm yalnızca ekonomik bir zorunluluk değildir. Aynı zamanda kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretim biçimidir. Eğitim sistemi, gençliği uzun bir bekleme odasında tutarken; emek piyasası onu güvencesiz, düşük ücretli ve parçalanmış işlere yönlendirmektedir. Bir yanda “başarı” ve “kariyer” vaadiyle uzatılan eğitim süreci, diğer yanda staj adı altında ücretsiz ya da düşük ücretli çalıştırılan gençler… Üniversite diploması artık çoğu genç için bir ayrıcalık değil, işsizliğin ertelenmiş biçimi haline gelmiştir.
Bu nedenle bugünün gençliği içinde keskin bir ayrım giderek anlamını yitirmektedir: öğrenci gençlik ile çalışan gençlik arasındaki sınır silikleşmektedir. Üniversite öğrencileri part-time işlerde çalışmakta, mezunlar marketlerde, kafelerde, depolarda ya da çağrı merkezlerinde istihdam edilmektedir. Meslek liselerinde ise gençler daha okul sıralarındayken üretim süreçlerine dahil edilmekte, “staj” adı altında sermayenin ucuz emek kaynağına dönüştürülmektedir.
Bu tablo bize şunu göstermektedir: gençlik sorunu artık esas olarak bir sınıf sorunudur. Gençliği anlamak, onu yaş kategorisi olarak değil, üretim ilişkileri içindeki konumu üzerinden kavramayı zorunlu kılar. Çünkü gençliğin bugün yaşadığı güvencesizlik, yalnızca yaşa bağlı bir geçicilik değil; kapitalist üretim tarzının yapısal bir sonucudur.
Kapitalist toplum gençliğe iki temel yönelim dayatır: ya sürekli borçlanarak geleceğe bağlanmak ya da bugünün güvencesizliğine razı olmak. Öğrenciler kredi borçları ve aile bağımlılığı üzerinden sisteme bağlanırken, çalışan gençler düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve güvencesizlik üzerinden hayata tutunmaya çalışır. Her iki durumda da ortak olan şey, gençliğin kendi yaşamı üzerinde gerçek bir denetim kuramamasıdır. Gençlik, kendi geleceğini belirleyen özne değil; geleceği sürekli ertelenen bir nesne haline getirilmiştir.
Ancak bu süreç yalnızca ekonomik bir baskı üretmez. Aynı zamanda derin bir toplumsal yabancılaşma yaratır. Genç işçi, çalıştığı işyerinde yalnızca emeğini değil, giderek kendi kişiliğini, zamanını ve sosyal ilişkilerini de piyasaya teslim eder. Hizmet sektöründe çalışan bir genç, müşteri memnuniyeti adı altında sürekli bir performans sergilemek zorunda kalırken; sanayi işçisi üretim bandının ritmine göre kendi bedenini yeniden düzenlemek zorunda kalır. Platform işçileri ise algoritmaların belirlediği hız ve risk rejimi içinde, sürekli denetlenen bir çalışma biçimine mahkûm edilir.
Bu koşullar altında gençliğin geniş kesimlerinde görülen öfke, huzursuzluk ve yönsüzlük bir tesadüf değildir. Bu durum çoğu zaman “apolitiklik” ya da “bireycilik” olarak tanımlansa da, gerçekte bu, örgütsüzleştirilmiş bir toplumsal öfkenin ifadesidir. Kapitalist toplum, gençliği yalnızca üretim sürecine değil, aynı zamanda kolektif davranma kapasitesinden de koparmaya çalışmaktadır.
Dolayısıyla bugünün genç işçisi ne tamamen dışlanmış ne de tam entegre edilmiş bir konumdadır. O, sistemin en güvencesiz, en parçalanmış ama aynı zamanda en dinamik toplumsal kesimlerinden biridir. Genç işçi, kapitalist üretim ilişkilerinin hem en kırılgan halkası hem de potansiyel olarak en hareketli unsurudur.
Bu nedenle gençliği anlamak, yalnızca bugünün toplumsal gerçekliğini anlamak değil; aynı zamanda gelecekteki sınıf mücadelelerinin yönünü kavramak anlamına gelir. Çünkü kapitalizmin en sert çelişkileri, en yoğun biçimde genç işçi kuşağının yaşamında birikmektedir. Ve bu birikim, yalnızca bireysel bir sıkışma değil, tarihsel bir çatışmanın potansiyel zeminidir.
2 GENÇ İŞÇİ SINIFININ SEKTÖREL HARİTASI
1. Sanayi ve Organize Sanayi Bölgeleri
Sanayi ve organize sanayi bölgeleri (OSB’ler), Türkiye’de genç işçi sınıfının en klasik ve en yoğun emek sömürüsü alanlarından birini oluşturmaya devam etmektedir. Bu alan, kapitalist üretimin doğrudan maddi üretim biçiminin merkezidir ve genç işçilerin önemli bir bölümü daha erken yaşlarda bu üretim ilişkilerinin içine çekilmektedir.
Sanayide çalışan genç işçiler çoğunlukla eğitim sürecini yarıda bırakmış ya da eğitim ile çalışma arasında zorunlu bir geçiş yaşamış kesimlerden oluşur. Bir kısmı meslek liseleri üzerinden üretim sürecine yönlendirilmiş, bir kısmı ise aile yoksulluğu nedeniyle erken yaşta işçileşmiştir. Mesleki okulları tercih etme nedenleri erken yaşta hayata atılmak ve vasıflı bir iş sahibi olma arzusudur. Bu nedenle sanayi gençliği, kapitalist üretim sürecine en erken ve en doğrudan biçimde dahil olan kesimlerden biridir.
Sanayi üretiminde çalışma rejimi genellikle şu özellikler üzerinden şekillenir: uzun vardiya sistemleri, düşük ücret, taşeronlaştırma, yoğun fiziksel emek, iş güvenliği eksikliği ve yüksek iş kazası riski. Genç işçi, üretim bandının ritmine uyum sağlamak zorundadır; bu ritim bireysel iradeyi değil, makine ve üretim akışının zorunluluklarını belirler. Böylece emek süreci yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel bir disiplin haline gelir. Bu alanın en belirgin özelliği, kapitalist üretim ilişkilerinin çıplak biçimde görünür olmasıdır. Üretim süreci doğrudan emek gücünün sömürüsüne dayanır ve bu sömürü günlük hayatın bütün ritmini belirler. Genç işçi için işyeri yalnızca bir gelir alanı değil, aynı zamanda yaşamın tamamını belirleyen bir zorunluluk alanıdır.
Bununla birlikte sanayi ve OSB’ler, yalnızca sömürü yoğunluğu açısından değil, aynı zamanda kolektif üretim ilişkileri açısından da önemlidir. Çok sayıda işçinin aynı üretim süreci içinde bulunması, ortak çalışma deneyimi ve ortak sorunların birikmesi, belirli koşullar altında kolektif hareket kapasitesini de mümkün kılar. Bu durum, sanayi alanını genç işçi sınıfı açısından yalnızca bir sömürü mekânı değil, aynı zamanda potansiyel bir mücadele zemini haline getirir.
Ancak bu potansiyel, kendiliğinden bir örgütlülük anlamına gelmez. Aksine sanayi gençliği, çoğu zaman taşeron sistem, iş güvencesizliği ve işten atılma korkusu nedeniyle parçalı ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle sanayi alanındaki sınıf dinamiği, hem yüksek sömürü yoğunluğu hem de kırılgan örgütlenme zeminini aynı anda barındırır.
Sanayi gençliği, kapitalist üretimin en doğrudan ve en sert biçimde hissedildiği alanlardan birini temsil eder. Bu nedenle genç işçi sınıfının genel anatomisi içinde önemli bir yer tutar.
2. AVM’ler, Kafeler, Restoranlar ve Oteller: Genç Emeğin Kitlesel Yoğunlaşma Alanı
AVM’ler, zincir kafeler, restoranlar ve oteller, Türkiye’de genç işçi sınıfının en kitlesel biçimde yoğunlaştığı alanlardan biridir. Bu sektör, kapitalizmin “hizmet ekonomisi” olarak adlandırılan geniş alanının merkezini oluşturur ve özellikle genç kadın işçilerin ve öğrenci gençliğin en yoğun biçimde emek sürecine dahil edildiği çalışma rejimlerinden biridir.
Bu alanların ortak özelliği, emek sömürüsünün görünür olmaktan ziyade “görünmezleştirilmiş” bir biçimde işlemesidir. Fabrika üretiminde emek doğrudan nesne üretimine yönelirken, AVM ve hizmet sektöründe emek; müşteri deneyimi, hız, temizlik, düzen ve “memnuniyet” gibi soyut performans ölçütleri üzerinden disipline edilir. Bu durum, genç işçinin yalnızca fiziksel emeğini değil, aynı zamanda duygularını, davranışlarını ve beden dilini de sürekli kontrol altında tutmasını zorunlu kılar.
Bir AVM mağazasında çalışan genç işçi, gün boyu ayakta durmak, sürekli güleryüzlü olmak ve yoğun müşteri baskısı altında performans göstermek zorundadır. Bir kafede çalışan genç, aynı anda hem hız hem de “samimiyet” üretmek zorundadır. Bir restoranda çalışan mutfak emekçisi, yoğun stres altında üretim hızına yetişmeye çalışırken; bir otel çalışanı, görünmez bir emekle mekânın kusursuz görünmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu sektörlerde emek, sürekli bir “hizmet performansı” olarak yeniden tanımlanır.
Bu çalışma rejimi, genç işçi üzerinde çift yönlü bir baskı üretir. Bir yandan düşük ücret, uzun ve düzensiz çalışma saatleri, sigortasızlık ve güvencesizlik gibi klasik emek sömürü biçimleri vardır; diğer yandan ise sürekli bir duygusal ve davranışsal kontrol mekanizması işler. İşçi yalnızca çalışmaz; aynı zamanda “uygun davranmak” zorundadır. Bu durum, emek sürecini yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir disiplin alanına dönüştürür.
AVM ve hizmet sektörü, aynı zamanda yüksek iş gücü deviniminin yaşandığı bir alandır. Genç işçiler sık sık iş değiştirir, kısa süreli çalışır ve sürekli yeni işlere girip çıkar. Bu durum, bir yandan örgütlenme sürekliliğini zorlaştırırken, diğer yandan sektörün toplumun geniş bir kesimine yayılmasını sağlar. Yani bu alan, parçalı ama kitlesel bir işçi hareketliliği üretir.
Özellikle kadın genç işçilerin yoğunluğu, bu sektörün önemli bir başka boyutudur. Hizmet sektöründe kadın emeği, hem ekonomik sömürü hem de toplumsal cinsiyet temelli baskılarla birlikte işler. Müşteri ilişkileri içinde görünüş, davranış ve “uygunluk” normları üzerinden ek bir denetim mekanizması devreye girer. Bu durum, kadın genç işçilerin yaşadığı sömürüyü çok katmanlı hale getirir.
Bununla birlikte AVM’ler, kafeler, restoranlar ve oteller yalnızca sömürü alanları değil, aynı zamanda genç işçi sınıfının en yaygın sosyal temas noktalarını da oluşturur. Aynı alışveriş merkezinde çalışan onlarca farklı mağaza işçisi, aynı sokakta çalışan restoran emekçileri, aynı zincir içinde farklı vardiyalarda çalışan gençler, aslında aynı toplumsal ilişkiler içinde bulunur. Ancak bu ortaklık, çoğu zaman bilinçli bir kolektifliğe dönüşmez; çünkü çalışma rejimi, işçileri sürekli değişen vardiyalar ve kısa süreli ilişkiler içinde parçalar.
Bu sektörün en önemli özelliklerinden biri de, genç işçilerin büyük bir kısmı için “geçici iş” olarak görülmesidir. Bu geçicilik algısı, emek ilişkilerinin kalıcı bir sınıf kimliğine dönüşmesini zorlaştırır. Ancak gerçekte bu geçicilik, sistemin kendisinin üretmiş olduğu yapısal bir güvencesizlik biçimidir. Yani burada geçici olan iş değil, sürekli hale gelen güvencesizliktir.
AVM, kafe, restoran ve otel emekçileri, kapitalist hizmet ekonomisinin en geniş genç işçi kitlesini oluşturur. Bu alan, bir yandan parçalanmışlık ve yüksek sirkülasyon nedeniyle örgütlenme açısından zorlayıcıdır; diğer yandan ise toplumun en geniş gündelik yaşam alanlarına yayıldığı için, sınıf bilincinin yayılması açısından güçlü bir potansiyel taşır.
Bu nedenle bu sektör, genç işçi sınıfının yalnızca en görünür değil, aynı zamanda en yaygın ama en dağınık damarıdır. Ve bu dağınıklık, doğru bir politik müdahale ile kolektif bir sınıf kimliğine dönüşebilecek en geniş toplumsal zemini ifade eder.
3. Platform Ekonomisi: Kuryeler, Depolar ve Dijital Emek
Son yıllarda genç işçi sınıfının en görünür ve en hızlı büyüyen kesimlerinden biri platform emekçileridir. Yemek kuryeleri, e-ticaret depo çalışanları, uygulama üzerinden iş bulan gençler ve algoritmalar tarafından yönetilen emek süreçlerine dahil edilen işçiler bu alanın temel bileşenleridir. Bu sektör, kapitalist üretim ilişkilerinin dijitalleşmiş ve parçalanmış yeni bir biçimini temsil eder.
Platform ekonomisinde çalışma, klasik işyeri disiplininden farklı bir biçimde işler. Burada işçinin karşısında doğrudan bir “patron” değil, algoritmik bir sistem vardır. Siparişleri belirleyen, çalışma hızını dayatan, ücretlendirmeyi düzenleyen ve performansı ölçen şey çoğu zaman görünmez bir yazılım sistemidir. Bu durum, emek sömürüsünü kişiselleştirilmiş bir ilişki olmaktan çıkarır ve soyut bir kontrol mekanizmasına dönüştürür.
Yemek kuryeleri bu yapının en çarpıcı örneklerinden biridir. Şehir içinde sürekli hareket halinde olan genç işçi, zamanla yarışarak çalışmak zorundadır. Her teslimat bir risk içerir; trafik, hava koşulları, yorgunluk ve zaman baskısı sürekli bir ölüm ve kaza ihtimalini gündelik yaşamın parçası haline getirir. Buna rağmen gelir, parça başı üretim mantığıyla belirlenir ve işçi ne kadar hızlı çalışırsa o kadar “kazanç” elde eder. Bu sistem, hız ve risk arasındaki çelişkiyi doğrudan işçinin bedenine yükler. E-ticaret depoları ise farklı bir yoğunluk biçimi üretir. Burada genç işçiler büyük ölçekli lojistik zincirlerinin içinde, sürekli hızlandırılmış bir üretim ve sevkiyat akışına dahil edilir. Siparişlerin yetiştirilmesi, paketleme süreçlerinin kesintisizliği ve zaman baskısı, işçinin hem fiziksel hem de zihinsel kapasitesini sürekli sınırda tutar. Bu alan, modern kapitalizmin “görünmeyen fabrikaları” olarak işlev görür. Platform ekonomisinin en temel özelliklerinden biri, işçilerin birbirinden fiziksel olarak koparılmış olmasıdır. Kuryeler sokakta yalnızdır, depo işçileri bölünmüş vardiyalarda çalışır, uygulama üzerinden çalışanlar ise bireyselleştirilmiş görevlerle sistemle ilişki kurar. Bu durum, klasik anlamda işyeri temelli kolektifliğin zayıflamasına yol açar. Ancak bu parçalanmışlık, aynı zamanda yeni türden hızlı ve ağ temelli örgütlenme biçimlerine de zemin hazırlayabilir. Bu sektör aynı zamanda genç işçilerin yoğun hareket kabiliyetine sahip olduğu bir alandır. Kuryelik gibi işler, kısa sürede çok sayıda genç işçiyi içine çekip çıkarabilir. Bu yüksek sirkülasyon, bir yandan kalıcı örgütlenmeyi zorlaştırırken, diğer yandan geniş bir toplumsal temas ağı yaratır. Şehir ölçeğinde binlerce genç işçi aynı algoritmik sistem tarafından yönetilirken, aslında aynı sömürü ilişkisine tabi hale gelir.
Platform emekçileri aynı zamanda teknolojik denetimin en yoğun biçimde hissedildiği işçi kesimidir. Çalışma süresi, rota, hız, performans ve hatta işin kabul edilip edilmeyeceği bile sistem tarafından belirlenir. Bu durum, işçinin emeğini doğrudan bir “veri nesnesi” haline getirir. Emek, fiziksel bir faaliyet olmaktan çıkarak sayısallaştırılmış bir kontrol alanına dönüşür.
Buna rağmen platform ekonomisi, genç işçi sınıfının en hızlı tepki verebilen kesimlerinden birini de üretmektedir. Ani ücret düşüşleri, uygulama değişiklikleri veya kötü çalışma koşulları, kısa sürede kolektif tepki biçimlerini tetikleyebilmektedir. Bu durum, bu sektörün aynı zamanda yüksek mobilizasyon potansiyeline sahip olduğunu gösterir.
Platform emekçileri, kapitalizmin dijitalleşmiş yeni aşamasında ortaya çıkan parçalı ama geniş bir genç işçi kitlesini temsil eder. Bu alan, hem en bireyselleştirilmiş hem de potansiyel olarak en hızlı kolektifleşebilecek emek biçimlerinden birini içinde barındırır.
4. Marketler ve Zincir Perakende: Günlük Yaşamın Görünmeyen Fabrikası
Türkiye’de son yirmi yılda hızla yaygınlaşan üç harfli zincir marketler, yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, aynı zamanda genç işçi sınıfının çalışma biçimlerini de köklü biçimde dönüştürmüştür. Bu marketler, mahalle aralarına kadar yayılan şubeleriyle perakende sektörünü merkezileştirmiş, aynı zamanda genç emeğin en yoğun ve en görünmez biçimlerinden birini yaratmıştır.
Bu sektör, dışarıdan bakıldığında “basit satış işi” gibi görünse de, gerçekte yoğun bir emek sömürüsü rejimi üzerine kuruludur. Kasiyerlik, reyon düzenleme, ürün yerleştirme, depo boşaltma, temizlik ve müşteri ilişkileri gibi çok sayıda görev tek bir işçinin üzerine yıkılmıştır. Genç işçi çoğu zaman aynı anda hem kasada durmakta, hem raf düzenlemekte, hem de depo işlerine yetişmeye çalışmaktadır. İş tanımı sürekli genişlerken ücret aynı kalmakta, hatta çoğu durumda reel olarak düşmektedir.
Özellikle üç harfli market zincirlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu çalışma rejimi daha görünür hale gelmiştir. Çünkü bu marketler, düşük maliyet stratejisini doğrudan iş gücü yoğunlaştırması üzerinden kurmaktadır. Az personel ile çok iş yaptırma mantığı, genç işçilerin çalışma temposunu sürekli artırmakta ve iş yükünü katlanılmaz hale getirmektedir. Bu durum, perakende sektöründe sömürünün “normalleşmiş” bir biçim kazanmasına yol açmıştır.
Market çalışanı genç işçi, çoğu zaman tek başına bir şubeyi çevirmek zorunda bırakılır. Yoğun müşteri trafiği, kasa sırası baskısı, ürün yerleştirme zorunluluğu ve depo düzeni arasında sürekli bir koşturmaca yaşanır. Bu koşullar altında iş, yalnızca fiziksel bir emek değil, aynı zamanda sürekli bir stres ve dikkat rejimi haline gelir. Hata yapma lüksü yoktur; çünkü her hata doğrudan işçinin performansına yazılır.
Bu sektörün en önemli özelliklerinden biri yüksek sirkülasyon oranıdır. Genç işçiler kısa süre içinde işe girip çıkar; işte kalıcılık son derece düşüktür. Bu durum, sektörde kalıcı bir örgütlenme zemini oluşmasını zorlaştırırken, aynı zamanda milyonlarca gencin bu deneyimi kısa süreli de olsa yaşamasına yol açar. Yani market zincirleri, geçici ama yaygın bir işçileşme deneyimi üretir.
Özellikle genç kadın işçilerin bu sektörde yoğun biçimde yer alması dikkat çekicidir. Hem ekonomik zorunluluk hem de hizmet sektörüne yönelim nedeniyle kadın emeği bu alanda önemli bir ağırlık oluşturur. Ancak bu durum, aynı zamanda toplumsal cinsiyet temelli ek baskı mekanizmalarını da beraberinde getirir. Müşteri ilişkileri içinde “uygun davranma”, “temiz ve düzenli görünme” gibi normlar, işçinin üzerindeki denetimi daha da artırır.
Üç harfli market zincirlerinin yayılması, perakende sektöründe güvencesizliğin yeni bir standart haline gelmesine yol açmıştır. Sigortasız çalışma, fazla mesai, düşük ücret ve dinlenme hakkının yokluğu, bu sektörün olağan koşulları haline gelmiştir. Bu nedenle market işçiliği, genç işçi sınıfının en yaygın ama en az görünür sömürü biçimlerinden birini temsil eder.
Buna rağmen bu sektör, aynı zamanda geniş bir toplumsal temas alanıdır. Mahalle ölçeğinde yayılmış binlerce şube, farklı yaş ve toplumsal kesimlerden milyonlarca insanla sürekli temas halindedir. Bu durum, görünürde parçalı bir çalışma ilişkisi yaratırken, aslında toplumun en geniş gündelik yaşam ağını da oluşturur. Genç işçi, bu ağın en görünmez ama en sürekli taşıyıcılarından biridir.
Market ve zincir perakende sektörü, kapitalist üretim ilişkilerinin en “sıradan” görünen ama en yoğun emek sömürüsü içeren alanlarından biridir. Bu alan, genç işçi sınıfının gündelik yaşamın içine en derin biçimde yerleştiği, sömürünün normalleştirildiği ve görünmez hale getirildiği bir çalışma rejimini temsil eder.
Meslek Liseleri ve MYO’lar: Erken İşçileştirme Zinciri
Meslek liseleri ve meslek yüksekokulları Türkiye’de genç işçi sınıfının yalnızca eğitim kurumları değil, doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinin içine entegre edilmiş erken işçileştirme mekanizmalarıdır. Bu kurumlar giderek artan biçimde sermayenin emek ihtiyacına göre şekillenmiş, eğitim ile üretim arasındaki sınır fiilen ortadan kalkmıştır. Bugün meslek lisesinde okuyan bir genç, yalnızca gelecekteki bir işçiye hazırlanan öğrenci değil, aynı zamanda üretim sürecine önceden dahil edilmiş bir emek gücü olarak konumlanmaktadır.
Bu dönüşüm en açık biçimde staj rejiminde görünür hale gelir. Staj, resmi ideolojinin sunduğu biçimiyle bir “öğrenme süreci” değil, çoğu durumda düşük ücretli ya da ücretsiz emeğin kurumsallaşmış biçimidir. Gençler, üretim süreçlerine tam zamanlı işçi gibi dahil edilirken öğrenci statüsü içinde tutulur. Bu ikili durum, emek sömürüsünü hem görünmez kılar hem de daha esnek ve denetimsiz hale getirir. Genç işçi bu süreçte ne tam anlamıyla işçidir ne de yalnızca öğrencidir; iki kategori arasına sıkıştırılmış, güvencesizliğin en erken biçimiyle tanışmış bir emek formudur.
Mesleki eğitim sistemi yalnızca teknik beceri kazandırmaz; aynı zamanda bir emek disiplininin erken yaşta içselleştirilmesini sağlar. Gençler burada düşük ücretli çalışmayı normalleştirir, güvencesizliği olağan bir yaşam koşulu olarak öğrenir, işyerindeki hiyerarşiyi sorgulanamaz bir gerçeklik gibi kabul eder ve uzun çalışma saatlerini “çalışma hayatının doğası” olarak içselleştirir. Bu nedenle meslek liseleri, bilgi aktarımının ötesinde bir toplumsal yeniden üretim alanıdır; burada üretilen şey yalnızca iş gücü değil, aynı zamanda belirli bir sınıf davranışıdır.
Bu kurumlar aynı zamanda genç işçi sınıfının hangi alanlara yönlendirileceğini de belirler. Meslek liselerinden ve MYO’lardan çıkan gençler büyük ölçüde sanayiye, hizmet sektörüne, inşaat alanına ve perakende zincirlerine kanalize edilir. Yani mesleki eğitim, işçi sınıfını rastlantısal biçimde değil, kapitalist üretimin ihtiyaç duyduğu alanlara sistematik olarak dağıtan bir mekanizma olarak işler. Bu durum, sınıf oluşum sürecinin eğitim sistemi içinde önceden örgütlendiğini gösterir.
Meslek liseleri ve MYO’lar bu anlamda yalnızca eğitim sisteminin bir parçası değil, doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretim alanıdır. Burada mesele bireysel kariyer ya da mesleki gelişim değil, gençliğin erken yaşta emek piyasasına entegre edilmesi ve bu entegrasyonun mümkün olduğunca düşük maliyetli ve yüksek disiplinli bir biçimde gerçekleştirilmesidir.
Bu nedenle mesleki eğitim sistemi, genç işçi sınıfının oluşum sürecinde kritik bir eşik işlevi görür. İşçileşme burada başlamaz; fakat burada hızlanır, kurumsallaşır ve normalleştirilir. Gençlik, üretim sürecine girmeden önce üretim ilişkilerinin mantığını öğrenir. Ve bu öğrenme, yalnızca teknik değil, aynı zamanda toplumsal bir uyum süreci olarak işler.
Meslek liseleri bu yönüyle kapitalist toplumda gençliğin en erken biçimde sınıflaştırıldığı alanlardan biridir. Burada yetişen genç, yalnızca bir meslek edinmez; aynı zamanda hangi sınıfın parçası olacağını da fiilen öğrenmiş olur. Bu alanda sınıf bilinci kazanmış bir genç geleceğin devrimci işçi militanı olur. Meslek okulları aynı zamanda geleceğin devrimci işçi militanlarının yatağıdır.
İnşaat Sektörü: Güvencesizliğin Çıplak Hali
İnşaat sektörü, Türkiye’de genç işçi sınıfının en sert, en çıplak ve en denetimsiz sömürü biçimlerinden birini temsil eder. Bu alan, kapitalist üretimin yalnızca bir sektörü değil, aynı zamanda güvencesizliğin norm haline geldiği bir çalışma rejimidir. Bu alan aynı zamanda Erdoğan rejiminin simgesi olmuş sektördür. Beton ekonomisi ve bu ekonominin sahası olan şantiyeler aynı zamanda işçi mezarlıklarıdır. Sanayi üretiminde disiplin makine ve fabrika düzeni üzerinden kurulurken, inşaatta disiplin çoğu zaman doğrudan risk, hız ve ölüm tehdidi üzerinden işler.
Bu sektörde çalışan genç işçiler genellikle erken yaşta işçileşmiş, eğitim sürecini ya terk etmiş ya da eğitimle bağını zayıf biçimde sürdüren kesimlerden oluşur. Ancak inşaat yalnızca “düşük eğitimli emek” alanı değildir; aynı zamanda sürekli olarak göçmen işçilerin, taşeron sistemin ve parçalı emek süreçlerinin kesiştiği bir merkezdir. Bu nedenle inşaat, genç işçi sınıfının en heterojen ama aynı zamanda en yoğun sömürülen kesimlerinden birini barındırır.
Çalışma rejimi son derece ağırdır. Uzun çalışma saatleri, düzensiz vardiyalar, sigortasız veya eksik sigortalı çalışma, taşeron zincirleri ve iş güvenliğinin sistematik ihlali bu sektörün temel karakteridir. İnşaat işçisi genç, çoğu zaman yüksek risk altında çalışır; düşme, göçük, ağır ekipman kazaları ve ölüm riski gündelik çalışma deneyiminin parçası haline gelir. Bu nedenle inşaat sektörü, kapitalist üretim ilişkilerinin en “çıplak” biçimde görülebildiği alanlardan biridir; çünkü burada sömürü, çoğu zaman doğrudan bedensel tehlike ile iç içe geçmiştir.
Taşeronlaşma bu sektörün temel örgütlenme biçimidir. Büyük projeler, alt taşeronlara bölünür ve emek gücü sürekli parçalanır. Bu parçalanma, yalnızca ücret ilişkisini değil, aynı zamanda işçilerin birbirleriyle kurabileceği kolektif bağları da zayıflatır. Genç işçiler farklı ekipler, farklı ustabaşılar ve farklı taşeronlar arasında sürekli hareket eder. Bu hareketlilik, kalıcı bir işyeri kimliğinin oluşmasını zorlaştırır.
Buna rağmen inşaat sektörü, kolektif çalışmanın en zorunlu olduğu alanlardan biridir. Ağır fiziksel emek, ekip çalışmasına bağımlılık ve üretim sürecinin doğrudan dayanışma gerektirmesi, bu alanı aynı zamanda potansiyel bir kolektif bilinç zemini haline getirir. İşçiler birbirine doğrudan bağımlıdır; bu bağımlılık, teorik olarak kolektif hareketin maddi temelini oluşturur. Ancak bu potansiyel, taşeron sistemi ve sürekli iş değişimi nedeniyle çoğu zaman dağınık kalır.
Göçmen işçilerin bu sektördeki varlığı da belirleyici bir unsurdur. Özellikle Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika kökenli göçmen genç işçiler, inşaat sektörünün en güvencesiz katmanını oluşturur. Daha düşük ücretler, daha kötü çalışma koşulları ve daha yüksek görünmezlik bu kesimin temel deneyimidir. Bu durum, sektördeki sömürüyü daha da derinleştirirken, işçi sınıfı içindeki katmanlaşmayı da keskinleştirir.
İnşaat sektörü aynı zamanda kapitalist kentsel dönüşüm süreçlerinin doğrudan uygulama alanıdır. Kentlerin yeniden inşası, lüks konut projeleri, altyapı yatırımları ve mega projeler, genç işçi emeği üzerinden yükselir. Bu nedenle inşaat işçisi, yalnızca bir üretim sürecinin değil, aynı zamanda sermayenin mekânsal genişlemesinin de taşıyıcısıdır.
Bütün bu özellikleriyle inşaat sektörü, genç işçi sınıfının en sert çalışma rejimlerinden birini temsil eder. Burada emek sömürüsü yalnızca düşük ücret ya da güvencesizlik üzerinden değil, doğrudan yaşam riski üzerinden işler. Bu nedenle inşaat, kapitalist üretim ilişkilerinin en ham, en filtresiz ve en yıkıcı biçimlerinden birini görünür kılar.
İnşaat işçisi genç, bu sistem içinde hem en kırılgan hem de potansiyel olarak en yoğun kolektif deneyimi yaşayabilecek kesimlerden biridir. Çünkü burada emek, bireysel değil zorunlu olarak ortak bir üretim sürecine dayanır. Ancak bu ortaklık, mevcut koşullarda parçalanmış ve sürekli yeniden üretilen bir güvencesizlik içinde var olur.
Tarım ve Mevsimlik İşçilik: Görünmez Emek, Görünür Yoksulluk
Tarım ve mevsimlik tarım işçiligi, Türkiye’de genç işçi sınıfının en görünmez ama en ağır sömürü biçimlerinden birini oluşturur. Bu alan çoğu zaman sanayi, hizmet ya da kent merkezli emek tartışmalarının dışında bırakılır. Oysa tarım, özellikle genç, göçmen ve yoksul emek açısından kapitalist sömürünün en çıplak biçimlerinden birinin sürdüğü alanlardan biridir.
Mevsimlik tarım işçiliği büyük ölçüde geçici, kayıt dışı ve aşırı güvencesiz çalışma ilişkileri üzerine kuruludur. Genç işçiler yılın belirli dönemlerinde şehirlerden ya da yoksul bölgelerden koparak farklı kentlere taşınır; uzun çalışma saatleri, düşük ücret ve insanlık dışı barınma koşulları altında çalıştırılır. Çoğu zaman çalışma ile yaşam alanı birbirinden ayrılmaz. Çadır kentler, sağlıksız barınma koşulları, temiz suya erişim sorunu ve sürekli yer değiştirme hali, mevsimlik işçiliğin olağan parçasıdır.
Bu alanın en belirgin özelliklerinden biri, emeğin etnikleştirilmiş ve ırksallaştırılmış biçimde örgütlenmesidir. Özellikle Kürt mevsimlik işçiler uzun yıllardır tarım sektörünün en ağır işlerinde çalıştırılan temel emek kaynaklarından biri haline gelmiştir. Bunun yanı sıra Suriyeli ve Afgan göçmen işçilerin artışıyla birlikte sektör daha da sert bir hiyerarşik yapıya bürünmüştür. Göçmen genç işçiler çoğu zaman daha düşük ücretlerle, daha kötü koşullarda ve daha görünmez biçimlerde çalıştırılır.
Bu durum yalnızca ekonomik sömürü üretmez; aynı zamanda sistematik bir toplumsal dışlanma ve düşmanlaştırma mekanizması yaratır. Mevsimlik tarım işçileri sık sık ırkçı saldırılara, linç girişimlerine, dışlanmaya ve toplumsal aşağılanmaya maruz kalır. Özellikle Kürt ve göçmen işçiler, çalıştıkları bölgelerde çoğu zaman “istenmeyen nüfus” olarak görülür. Böylece kapitalizm, ucuz emek ihtiyacını karşılamak için kullandığı işçileri aynı anda toplumsal olarak hedef haline getirir.
Bu yapı, işçi sınıfı içindeki bölünmeleri derinleştiren bir işleve sahiptir. Aynı üretim süreci içinde yer alan işçiler, etnik kimlik ve göçmenlik statüsü üzerinden birbirine karşı konumlandırılır. Böylece sermaye, düşük ücret ve güvencesizliği yalnızca ekonomik baskıyla değil, aynı zamanda toplumsal korku ve rekabet üzerinden de yeniden üretir.
Tarım işçiliği aynı zamanda çocuk ve genç işçileşmenin en yoğun yaşandığı alanlardan biridir. Aileler halinde göç eden mevsimlik işçiler içinde çocuklar ve çok genç yaşta emek sürecine dahil edilen gençler yaygındır. Eğitim süreci kesintiye uğrar, gençlik doğrudan emek rejiminin içine çekilir ve yoksulluk kuşaktan kuşağa yeniden üretilir.
Bütün bunlara rağmen mevsimlik tarım işçiliği yalnızca bir “geri kalmışlık” sorunu değildir. Tam tersine bu alan, kapitalizmin en güncel ve en acımasız emek biçimlerinden biridir. Çünkü burada emek gücü, maksimum esneklik ve minimum maliyet mantığıyla kullanılır. Sürekli hareket halinde olan, kayıt dışı çalışan, hukuki korumadan yoksun bırakılan işçiler; sermaye açısından son derece işlevsel bir ucuz emek rezervi oluşturur.
Tarım sektöründeki genç işçiler bu nedenle yalnızca ekonomik olarak değil; etnik, toplumsal ve siyasal olarak da çok katmanlı bir baskı altında yaşar. Bu alan, genç işçi sınıfının yalnızca sömürülen değil, aynı zamanda görünmezleştirilen ve düşmanlaştırılan kesimlerinden birini temsil eder.
Mevsimlik tarım işçiliği, kapitalizmin en çıplak gerçeklerinden birini ortaya koyar: sermaye için en gerekli olan emek, çoğu zaman toplumun gözünde en değersiz hale getirilen emektir. Mevsimlik tarım işçiliğinin en karakteristik unsurlarından biri de dayıbaşılık sistemidir. Bu sistem, tarım sektöründeki sömürünün yalnızca doğrudan patronaj ilişkileriyle değil, aracılar üzerinden örgütlendiğini gösterir. Dayıbaşı, tarla sahibi ile işçiler arasında aracılık yapan; işçileri bulan, taşıyan, yerleştiren ve çoğu zaman onların çalışma süreçlerini denetleyen kişidir. Ancak bu aracılık basit bir organizasyon işi değildir; doğrudan emek sömürüsünün parçasıdır.
Dayıbaşı, işçi başına tarla sahibinden ücret alırken aynı zamanda işçilerin günlük yevmiyesinden de kesinti yapar. Yol parası, yerleşim gideri ya da “iş bulma” adı altında yapılan bu kesintiler, zaten son derece düşük olan ücretleri daha da azaltır. Böylece genç tarım işçisi yalnızca patron tarafından değil, patron adına hareket eden ara mekanizmalar tarafından da sömürülür.
Bu yapı, tarım sektöründeki emek ilişkilerini daha parçalı ve denetimli hale getirir. İşçi çoğu zaman doğrudan patronla değil, dayıbaşı ile ilişki kurar. Bu durum, hak talep etmeyi zorlaştırdığı gibi, bağımlılık ilişkisini de derinleştirir. Çünkü işçinin bir sonraki iş bulma ihtimali de çoğu zaman aynı ağlara bağlıdır.
Dayıbaşılık sistemi aynı zamanda korku, sadakat ve bağımlılık üzerinden işleyen yarı-feodal bir denetim mekanizması üretir. Özellikle göçmen ve Kürt işçiler açısından bu yapı daha sert işler; çünkü işçi yalnızca ekonomik olarak değil, barınma, ulaşım ve sosyal ilişki ağları açısından da bu mekanizmaya bağımlı hale gelir.
Bu nedenle mevsimlik tarım işçiliğinde sömürü yalnızca ücret üzerinden değil, işçinin tüm yaşam koşulları üzerinden örgütlenir. Dayıbaşılık sistemi, kapitalizmin tarımdaki en çıplak aracılık ve emek denetim biçimlerinden biridir.
BÖLÜM III PARÇALANMIŞLIK, YABANCILAŞMA VE KİMLİKSİZLEŞME
Genç işçi sınıfının bugünkü en temel çelişkilerinden biri şudur: Türkiye’de milyonlarca genç insan emek gücünü satarak yaşamaktadır; fakat bu devasa toplumsal kesim henüz kendisini kolektif bir sınıf gücü olarak hissedememektedir. Gençlik giderek daha fazla işçileşmekte, fakat aynı ölçüde sınıf kimliği gelişmemektedir. Kapitalizmin güncel başarısı tam da burada yatmaktadır: sömürüyü büyütürken kolektif sınıf bilincini parçalamak.
Bugünün genç işçisi ağır çalışma koşulları altında yaşamaktadır; ancak çoğu zaman kendisini tarihsel bir sınıfın parçası olarak değil, bireysel hayat mücadelesi veren yalnız bir özne olarak görmektedir. Çünkü neoliberal kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değildir; aynı zamanda toplumsal ilişkileri atomize eden devasa bir ideolojik ve kültürel örgütlenme biçimidir. İnsanları aynı işyerlerinde çalıştırırken birbirinden koparan, aynı sömürü ilişkisine tabi tutarken birbirine rakip hale getiren bir toplumsal düzen üretmektedir.
Bu nedenle genç işçi sınıfının bugünkü temel sorunu yalnızca ekonomik sömürü değildir. Sorun aynı zamanda parçalanmışlık, kimliksizleşme ve kolektif davranma kapasitesinin aşındırılmasıdır. Kapitalizm gençliği yalnızca düşük ücretlere değil, aynı zamanda yalnızlığa da mahkûm etmektedir.
Özellikle güvencesiz çalışma rejimi bu parçalanmayı sürekli yeniden üretmektedir. Genç işçi çalıştığı işi çoğu zaman “geçici” olarak görür. AVM’de çalışan genç kendisini “geleceğin beyaz yakalısı”, kurye kendisini “şimdilik çalışan biri”, çağrı merkezi emekçisi ise “asıl hayatına geçmeden önce para kazanan biri” olarak düşünür. Bu geçicilik algısı, işçileşmenin kalıcı gerçekliğini görünmez hale getirir. Oysa gerçekte geçici olan işler değil; kapitalizmin gençliğe sunduğu bütün yaşamdır. Sürekli iş değiştirme, sürekli borçlanma, sürekli yeniden başlama hali artık istisnai değil; sistematik bir yaşam biçimidir.
Neoliberal ideoloji tam da bu zeminde etkili olur. İnsanlara kolektif kurtuluş fikrini değil, bireysel çıkış yollarını dayatır. Başarı, kariyer, girişimcilik, kişisel gelişim ve “kendini gerçekleştirme” söylemleri; gençliği sınıfsal gerçekliğinden koparmanın ideolojik araçları haline gelir. Herkes kendi hayatını bir “kişisel proje” gibi yaşamaya zorlanır. Başarısızlık toplumsal değil bireysel bir kusur gibi sunulur. İşsiz kalan genç yeterince çalışmadığını düşünür; yoksullaşan genç kendisini “başaramamış” hisseder; tükenen genç işçi sistemin değil kendi yetersizliğinin suçlusu olduğuna inandırılır.
Böylece kapitalizm, yarattığı toplumsal yıkımın sorumluluğunu bireyin omuzlarına yükler. Oysa genç işçilerin yaşadığı geleceksizlik bireysel değil tarihsel bir sorundur. Çünkü kapitalizm artık geniş gençlik kitlelerine istikrarlı bir yaşam, sosyal yükseliş ya da güvenli bir gelecek sunamamaktadır. Ne diploma güvencedir ne sürekli çalışma ne de “çok çabalamak”. Sistemin kendisi kriz üretmektedir.
Bu süreç yalnızca ekonomik değil aynı zamanda psikolojik bir yıkım da yaratmaktadır. Gençlik sürekli performans göstermek zorunda bırakılır. Sosyal medya çağında herkes mutlu, başarılı, üretken ve “kendini geliştiren” biri gibi görünmek zorundadır. Gerçek hayat ile sergilenen hayat arasındaki uçurum büyüdükçe yabancılaşma derinleşir. İnsanlar toplumsal ilişkiler kurmak yerine sürekli kendilerini pazarlayan bireylere dönüşür. Böylece kapitalizm yalnızca emeği değil, kişiliği de metalaştırır. Dijitalleşme bu parçalanmayı daha da hızlandırmaktadır. Genç işçiler aynı şehirde, hatta aynı işkolunda çalışsalar bile ortak bir yaşam deneyimini kolektif biçimde örgütleyememektedir. Kuryeler sokakta yalnızdır. Platform işçileri algoritmalarla ilişki kurar. Market çalışanları sürekli vardiya değiştirir. Hizmet sektöründe çalışan gençler birbirleriyle kalıcı bağlar kuramadan işten işe savrulur. Kapitalizm gençliği sürekli hareket halinde tutarken aynı zamanda köksüzleştirir.
Bu nedenle bugünün genç işçisinde yaygınlaşan duygu çoğu zaman örgütlü öfke değil; yönsüz bir sıkışmışlık halidir. İnsanlar düzen karşıtıdır ama alternatif görememektedir. Öfke büyümekte fakat kolektif bir hatta akamamaktadır. Son yıllarda ortaya çıkan kitlesel sokak hareketlerinin kısa sürede sönümlenmesi biraz da bunun sonucudur. Tepki vardır ama süreklilik yoktur. Hareket vardır ama örgütlü bir yönelim oluşmamaktadır.
Bu noktada düzen muhalefetinin rolü belirleyici hale gelir. Özellikle Türkiye’de son uzun dönem boyunca geniş gençlik kesimlerinin siyasal enerjisi bağımsız sınıf siyasetine değil, düzen içi iktidar değişimi beklentisine yönlendirilmiştir. “Yeter ki AKP gitsin” fikri, gençliğin öfkesini düzen sınırları içinde tutmanın temel mekanizmalarından biri haline gelmiştir. Böylece gençlik, kendi bağımsız toplumsal çıkarları üzerinden değil; burjuva muhalefetin ihtiyaçları üzerinden siyasallaştırılmıştır.
Bu süreçte sosyalist hareketin yaşadığı kriz de belirleyici olmuştur. Uzun yıllar boyunca sosyalist hareketin önemli bir bölümü kendi bağımsız iktidar perspektifini geri plana itmiş, düzen muhalefetine eklemlenmiş ve genç işçiler arasında güçlü bir sınıf alternatifi yaratamamıştır. Böylece sosyalizm, geniş gençlik kesimleri açısından somut bir toplumsal seçenek olmaktan uzaklaşmıştır. Gençlik apolitikleştiği için değil; karşısında örgütlü, görünür ve mücadeleci bir sınıf odağı göremediği için düzen içine sıkışmıştır.
Ancak bütün bu parçalanma ve yabancılaşma tablosu kalıcı bir denge anlamına gelmez. Çünkü kapitalizm gençliği sürekli olarak kendi sınırlarına çarptırmaktadır. Güvencesizlik büyüdükçe öfke birikmekte, geleceksizlik derinleştikçe mevcut düzenin meşruiyeti aşınmaktadır. Bugünün genç işçisi henüz kolektif bir sınıf kimliği geliştirmemiş olabilir; fakat kapitalizmin bütün temel çelişkilerini kendi hayatında yaşamaktadır.
Tam da bu nedenle genç işçi sınıfı, aynı anda hem en parçalanmış hem de potansiyel olarak en radikalleşebilir toplumsal kesimlerden biridir. Çünkü kaybedecek istikrarlı bir düzeni olmayan bir kuşak büyümektedir. Ve tarih boyunca en büyük toplumsal kırılmalar, tam da mevcut düzenle bağları zayıflayan kuşakların içinden doğmuştur.
1. SINIF KİMLİĞİ NEDEN KENDİLİĞİNDEN OLUŞMUYOR?
Kapitalizmin ilk gelişim dönemlerinde işçi sınıfının kolektif kimliği büyük ölçüde üretim sürecinin kendi içinden doğuyordu. Aynı fabrikada çalışan, aynı mahallelerde yaşayan, benzer çalışma koşullarına maruz kalan işçiler; gündelik hayatın doğal akışı içerisinde ortak bir sınıfsal deneyim biriktirebiliyordu. Fabrika yalnızca bir üretim alanı değil, aynı zamanda kolektif yaşamın ve ortak hafızanın merkeziydi. İşçi sınıfı bu ortaklıklar içerisinde kendisini tarihsel bir toplumsal güç olarak hissedebiliyordu.
Bugünün kapitalizmi ise bambaşka bir toplumsal yapı üretmektedir. Genç işçi sınıfı artık çok daha parçalı, dağınık, hareketli ve güvencesiz koşullar altında yaşamaktadır. Aynı sömürü ilişkisine tabi olan milyonlarca genç işçi, ortak bir sınıf deneyimi yaşasa bile bunu kolektif bir kimliğe dönüştürememektedir. Çünkü neoliberal kapitalizm yalnızca emeği sömürmekle yetinmez; aynı zamanda kolektif sınıf bilincinin maddi zeminlerini de parçalar.
Bu nedenle bugün genç işçiler arasında sınıf kimliği kendiliğinden oluşmamaktadır.
En temel nedenlerden biri güvencesizliğin kalıcı hale gelmesidir. Genç işçi sürekli iş değiştirmektedir. Birkaç ay kafede çalışan biri daha sonra markete, ardından depoya, sonra çağrı merkezine geçebilmektedir. İşyerleri sürekli değişmekte, çalışma ilişkileri kısa süreli hale gelmekte ve hiçbir toplumsal bağ kalıcılaşamamaktadır. Bu durum işçiyi sürekli “geçici” hissettirir. İnsanlar kendilerini işçi sınıfının parçası olarak değil, hayatının geçici bir döneminde çalışan bireyler olarak görmeye başlar.
Oysa burada geçici olan iş değil, kapitalizmin sunduğu bütün yaşam biçimidir. Güvencesizlik artık istisna değil; sistemin yeni normudur. Ancak neoliberal ideoloji bu yapısal durumu bireysel bir geçiş evresi gibi sunar. Böylece genç işçi kendi sınıfsal gerçekliğini görmek yerine sürekli gelecekte “başka biri” olacağını düşünür.
Bu durum özellikle hizmet sektöründe çok belirgindir. AVM’de çalışan genç kendisini “ileride kendi işini kuracak biri”, kafede çalışan üniversiteli “mezun olunca kurtulacak biri”, çağrı merkezi çalışanı ise “asıl mesleğine geçici olarak ara vermiş biri” gibi görmektedir. Fakat yıllar geçtikçe bu geçicilik kalıcı hale gelir. İnsanlar farklı işlerde dolaşır ama aynı güvencesizlik döngüsünün içinde kalmaya devam eder.
Kapitalizm tam da bu geçicilik yanılsaması üzerinden sınıf kimliğinin oluşmasını engeller.
Bir diğer temel mesele bireyciliğin sistematik olarak örgütlenmesidir. Neoliberal çağda insanlara sürekli olarak “kendi hayatının girişimcisi” olmaları öğretilmektedir. Başarı kolektif değil bireysel bir mesele gibi sunulur. Herkes kendi kariyerine, kendi gelişimine, kendi rekabet gücüne odaklanmaya zorlanır. Böylece aynı sömürü koşulları altında yaşayan insanlar birbirlerini yoldaş olarak değil rakip olarak görmeye başlar.
Özellikle gençlik bu ideolojik bombardımanın merkezindedir. Sosyal medya kültürü, kişisel marka yaratma fikri, sürekli başarı baskısı ve görünür olma zorunluluğu; kolektif kimliğin yerine performans kimliklerini geçirir. İnsanlar ne kadar yoksullaşırsa yoksullaşsın, sistem onları sürekli bireysel çıkış hikâyelerine inandırmaya çalışır.
Bu durum yalnızca ideolojik değildir; doğrudan çalışma rejimiyle bağlantılıdır. Platform ekonomisinde herkes birbirinin rakibidir. Kuryeler daha fazla sipariş almak için yarışır. Mağaza çalışanları performans puanlarıyla değerlendirilir. Çağrı merkezi çalışanları hedef baskısıyla çalışır. Prim sistemleri işçileri birbirinden koparır. Böylece kapitalizm kolektif davranışı cezalandırırken bireysel rekabeti ödüllendirir.
Sınıf kimliğinin oluşmasını engelleyen bir başka unsur da genç işçilerin toplumsal yaşamdan koparılmasıdır. Uzun çalışma saatleri, düzensiz vardiyalar ve sürekli yorgunluk hali, insanların kolektif sosyal ilişkiler kurmasını zorlaştırmaktadır. Genç işçi çalışmadığı zamanlarda dinlenmeye çalışmakta, kalan boş zamanını ise dijital dünyaya çekilmiş biçimde geçirmektedir. Böylece gündelik hayat giderek daha yalnız bir hale gelir.
Eskiden işçi mahalleleri, kahvehaneler, sendika çevreleri ya da ortak yaşam alanları belirli bir kolektif kültür üretebiliyordu. Bugün ise genç işçilerin büyük bölümü ya ailesiyle sıkışık evlerde yaşamakta ya da sürekli hareket halinde bulunmaktadır. Ortak yaşam kültürü zayıflarken yalnızlık kitleselleşmektedir.
Fakat sınıf kimliğini zayıflatan yalnızca ekonomik ve kültürel süreçler değildir. Siyasal alan da bu parçalanmayı yeniden üretmektedir. Özellikle Türkiye’de uzun yıllardır gençliğin öfkesi bağımsız sınıf siyaseti yerine düzen içi kutuplaşmalar içine çekilmektedir. Genç işçiler kendi sınıfsal çıkarları üzerinden değil; “iktidar karşıtlığı” ya da kültürel kimlikler üzerinden siyasallaştırılmaktadır.
Bu durum düzen muhalefetinin hegemonik etkisini büyütmektedir. Geniş gençlik kesimleri düzenle sorun yaşamakta fakat çözümü yine düzen sınırları içinde aramaktadır. Çünkü karşılarında bağımsız, görünür, mücadeleci bir işçi sınıfı odağı görememektedirler.
Sosyalist hareketin tarihsel krizi de burada belirleyici hale gelir. Uzun yıllar boyunca sosyalist hareketin önemli bir bölümü genç işçiler arasında kalıcı örgütlenme kanalları kuramamış, sınıf siyasetini gündelik hayatın içine taşıyamamış ve giderek üniversite merkezli dar politik alanlara sıkışmıştır. Böylece genç işçi kuşakları sosyalizmi yaşayan bir mücadele pratiği olarak değil, uzak bir ideolojik söylem olarak algılamaya başlamıştır.
Bu nedenle bugün genç işçiler arasında sınıf kimliği kendiliğinden gelişmemektedir. Çünkü kapitalizm artık yalnızca işçileri sömürmekle yetinmeyen; aynı zamanda onların birbirini tanımasını, ortaklaşmasını ve kolektif bir tarihsel özne haline gelmesini engelleyen bir toplumsal organizasyon üretmektedir.
Fakat tam da bu nedenle sınıf kimliği meselesi bugün merkezi bir politik mücadele alanı haline gelmiştir. Çünkü genç işçilerin ortak sorunlar yaşaması tek başına yeterli değildir. Önemli olan, bu ortak deneyimlerin kolektif bir bilinç ve örgütlü bir kimlik haline dönüşmesidir.
Bugünün temel meselesi tam da budur: parçalanmış genç işçi kitleleri nasıl yeniden ortak bir tarihsel özne haline gelebilir?
2. EKONOMİZM ÇIKMAZI
Genç işçi sınıfı içerisinde yürütülecek herhangi bir örgütlenme faaliyeti açısından en kritik meselelerden biri şudur: mücadele yalnızca ekonomik sorunlar temelinde mi kurulacaktır, yoksa ekonomik sorunlardan hareket ederek düzenin bütününe yönelen devrimci bir hatta mı ilerleyecektir?
Bu soru yalnızca teorik değil, doğrudan pratik bir sorudur. Çünkü genç işçi sınıfının bugünkü yapısı, salt ekonomik-sendikal sınırlar içine hapsedilmiş bir siyasetin neden yetersiz kaldığını açık biçimde göstermektedir.
Ekonomizm tam da burada ortaya çıkar. Yani işçi hareketini esas olarak ücret artışı, çalışma koşulları, sendikal haklar ve ekonomik talepler düzeyine sıkıştıran anlayış… Bu yaklaşım, kapitalist sömürünün yalnızca sonuçlarıyla ilgilenir; fakat sistemin bütününe yönelen politik bir kopuş yaratamaz. İşçi sınıfını tarihsel bir devrimci özne olarak değil, ekonomik çıkar grubu olarak ele alır.
Oysa bugünün genç işçi kuşağının yaşadığı kriz yalnızca ekonomik değildir.
Genç işçiler yalnızca düşük ücret almamaktadır. Aynı zamanda geleceksizlik yaşamaktadırlar. Yalnızlaşmaktadırlar. Kimliksizleşmektedirler. Borç altında ezilmektedirler. Sürekli rekabet içine itilmektedirler. Barınamamaktadırlar. Gelecek planı kuramamaktadırlar. Ruhsal çöküntü yaşamaktadırlar. Hayatlarının hiçbir alanı üzerinde gerçek denetim kuramamaktadırlar.
Bu nedenle genç işçi kuşağının öfkesi yalnızca maaş meselesi değildir; doğrudan yaşamın tamamına ilişkindir.
Tam da bu yüzden yalnızca ekonomik talepler etrafında şekillenen bir mücadele, genç işçiler açısından kalıcı bir politikleşme yaratamaz. Çünkü genç işçinin yaşadığı sorun yalnızca “daha iyi çalışma koşulları” değildir. Sorun, kapitalizmin bütün yaşamı yaşanamaz hale getirmesidir.
Örneğin bir kurye yalnızca ücret artışı istememektedir. Aynı zamanda insan yerine konulmak istemektedir. Hayatının sürekli ölüm riski altında geçmesini istememektedir. Sürekli hız baskısı altında yaşamaktan kurtulmak istemektedir. Bir market işçisi yalnızca maaşına zam istemez; aynı zamanda aşağılanmadan yaşamak ister. Çağrı merkezi emekçisi yalnızca prim sistemiyle ilgili sorun yaşamaz; aynı zamanda kişiliğinin parçalandığını hisseder. Üniversiteli çalışan genç yalnızca para kazanmak istemez; geleceğinin tamamen belirsizleşmesine karşı öfke duyar.
Bu nedenle genç işçi hareketi yalnızca ekonomik zeminde tutulduğunda, ortaya çıkan mücadele biçimi çoğu zaman kısa süreli olur. İnsanlar belli bir ücret artışı ya da geçici kazanım elde ettiğinde süreç geri çekilir. Çünkü mücadele yaşamın bütününe dair politik bir anlam üretmemektedir.
Kapitalizm bunu çok iyi bilmektedir. Bu yüzden sistem çoğu zaman sınırlı ekonomik tavizleri tolere edebilir. Belirli ücret artışlarına, kontrollü sendikal yapılara ya da geçici iyileştirmelere izin verebilir. Çünkü bunlar sistemi tehdit etmez. Hatta bazen sistemi stabilize eder.
Fakat kapitalizmin asıl korktuğu şey, ekonomik öfkenin politik bir sınıf bilincine dönüşmesidir.
Yani işçilerin yalnızca “daha iyi ücret” değil, başka bir toplumsal düzen istemeye başlamasıdır.
İşte devrimci sınıf siyaseti tam burada ekonomizmden ayrılır.
Devrimci perspektif ekonomik mücadeleyi küçümsemez. Tam tersine ekonomik mücadeleyi sınıf bilincinin oluşacağı bir başlangıç zemini olarak ele alır. Ancak burada durmaz. İşyerindeki sömürüyü bütün toplumsal sistemle ilişkilendirir. Ücret sorununu mülkiyet sorununa bağlar. Güvencesizliği kapitalist üretim tarzıyla açıklar. Genç işçinin yaşadığı yalnızlaşmayı piyasa toplumunun sonucu olarak kavrar.
Yani mesele yalnızca patronun kötü olması değildir; patronluğu mümkün kılan sistemin kendisidir.
Bu nedenle genç işçiler arasında kurulacak devrimci sınıf kimliği, daha baştan antikapitalist bir karakter taşımak zorundadır. Eğer mücadele yalnızca ekonomik sınırlar içinde kurulursa, genç işçiler kendilerini tarihsel dönüştürücü özne olarak değil; daha iyi koşullar talep eden çalışanlar olarak görmeye başlar.
Oysa devrimci sınıf kimliği şunu söyler: “Biz yalnızca mevcut yaşam koşullarımızı düzeltmek istemiyoruz. Bu sömürü düzeninin tamamına karşıyız.”
Bu perspektif özellikle genç işçi kuşağı açısından yaşamsal önemdedir. Çünkü bugünün gençliği eski kuşaklar gibi sisteme uzun vadeli entegrasyon umutlarına sahip değildir. Düzen artık gençliğe istikrarlı bir gelecek sunamamaktadır. Ne diploma ne kariyer ne yoğun çalışma insanlara güvenli bir yaşam sağlamaktadır.
Dolayısıyla genç işçilerin radikalleşme potansiyeli tam da burada ortaya çıkar. Çünkü onların yaşadığı kriz sistem içi bir aksaklık değil, doğrudan kapitalizmin tarihsel krizidir. Bu nedenle genç işçiler arasında yürütülecek devrimci faaliyet: yalnızca sendikal faaliyet olamaz, yalnızca ücret pazarlığına indirgenemez, yalnızca ekonomik ajitasyonla sınırlanamaz. Tam tersine mücadele; yaşamın bütününe seslenmeli, kolektif bir gelecek fikri üretmeli,
başka bir toplumun mümkün olduğunu göstermeli, genç işçilerin gündelik öfkesini devrimci politik bilinçle buluşturmalıdır. Çünkü insanlar yalnızca daha yüksek ücret için değil; anlamlı bir hayat için de mücadele ederler.
Ve kapitalizmin bugünkü en büyük krizi tam da budur: Milyonlarca genç insana çalışmaktan başka hiçbir yaşam ufku sunamamaktadır. Bu nedenle devrimci hareketin görevi yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğu örgütlemek değil; genç işçilere tarihsel bir yön duygusu kazandırmaktır. Yani onların yaşadığı bireysel sıkışmışlığın aslında kolektif bir sınıf sorunu olduğunu göstermek ve bu sorunun çözümünün sistem sınırları içinde değil, kapitalizmin aşılmasında yattığını ortaya koymaktır. Genç işçiler açısından gerçek politikleşme tam da burada başlar.
3.NEDEN FİİLİ–MEŞRU–MİLİTAN MÜCADELE ?
Genç işçi sınıfının bugünkü yapısı, mücadele biçimlerinin de yeniden düşünülmesini zorunlu kılar. Çünkü kapitalizmin bu evresinde emek süreci yalnızca yoğunlaşmamış, aynı zamanda parçalanmış, hızlandırılmış ve sürekli yer değiştiren bir forma bürünmüştür. AVM’lerde, marketlerde, kafelerde, platform işlerinde, depolarda ve inşaatlarda çalışan genç işçiler; sabit bir işyeri kültüründen ziyade sürekli hareket halinde olan, geçici ve dağınık çalışma rejimleri içinde yaşamaktadır. Bu nedenle klasik anlamda sendikal örgütlenme modelleri, bu yeni emek biçimlerinin tamamını kuşatmakta zorlanmaktadır. Çünkü sendikal yapıların büyük bölümü sabit işyeri, uzun süreli çalışma ilişkisi ve nispeten istikrarlı iş gücü varsayımı üzerine kuruludur. Oysa bugün genç işçi sınıfı için istikrar değil, sürekli değişim belirleyicidir. İşyerleri değişir, sektörler değişir, şehirler değişir, hatta çalışma biçimi bile kısa sürede dönüşebilir. Bu durum, mücadele biçimlerinde de bir dönüşüm zorunluluğu yaratır.
Fiili-meşru-militan mücadele tam da bu koşulların içinden doğan bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Çünkü güvencesizliğin norm haline geldiği bir emek rejiminde, hakların yalnızca hukuki tanınması değil, fiilen dayatılması belirleyici hale gelir. İşçilerin haklarını kullanabilmesi, çoğu zaman bu hakların resmi olarak tanınıp tanınmamasından çok, kolektif güç kullanımıyla fiilen uygulanmasına bağlıdır. Bu nedenle genç işçi sınıfı açısından mücadele, yalnızca yasal çerçeveler içinde kalan bir “talep etme” pratiği değil, üretim sürecine doğrudan müdahale eden bir fiili güç ilişkisi meselesidir. Özellikle platform ekonomisinde, kuryelikte, market zincirlerinde ve hizmet sektöründe bu durum daha da belirgindir. Çünkü bu alanlarda patron ile işçi arasındaki ilişki çoğu zaman doğrudan değil, dolaylı ve parçalıdır. Algoritmalar, taşeronlar, vardiya sistemleri ve performans ölçütleri üzerinden kurulan bu yapı, klasik pazarlık mekanizmalarını zayıflatır. Bu nedenle işçiler çoğu zaman ancak işi durdurarak, işi yavaşlatarak ya da kolektif tepki oluşturarak görünür hale gelebilir. Fiili eylem burada yalnızca bir “radikal yöntem” değil, çoğu zaman tek gerçek müdahale aracıdır. Bu durum genç işçi sınıfının yapısal özellikleriyle de uyumludur. Çünkü genç işçiler, özellikle güvencesiz sektörlerde, uzun süreli kurumsal örgütlenmelere değil, hızlı ve doğrudan sonuç üreten pratiklere daha yatkındır. İş değiştirme hızının yüksek olması, kısa süreli çalışma deneyimleri ve parçalı işyeri yapıları, mücadeleyi de benzer biçimde esnek ve hızlı hale getirir. Ancak fiili mücadelenin zorunlu olması, onun kendiliğinden başarılı olacağı anlamına gelmez. Aksine, parçalı ve dağınık emek yapısı içinde fiili eylemler çoğu zaman süreklilik sorunu yaşar. Ani tepkiler ortaya çıkar, fakat bu tepkiler kalıcı bir örgütlü güce dönüşmeden sönümlenebilir. Bu nedenle fiili mücadelenin kendiliğindenliği ile örgütlülük arasındaki ilişki kritik hale gelir. Meşruiyet kavramı da bu noktada yeniden düşünülmelidir. Burjuva hukuk sistemi, işçi sınıfının kolektif eylemlerini çoğu zaman “meşru” ile “gayrimeşru” arasında dar bir çerçeveye sıkıştırır. Oysa sınıf mücadelesinin gerçek meşruiyeti, yasallıktan değil, toplumsal ihtiyaçlardan ve sömürü ilişkilerinin gerçekliğinden doğar. Açlık, güvencesizlik ve sömürü karşısında verilen kolektif tepki, çoğu zaman mevcut hukuk düzeninin sınırlarını aşmak zorundadır. Bu nedenle fiili-meşru mücadele, yalnızca bir yöntem değil; aynı zamanda sınıfın kendi tarihsel hakikatini tanımlama biçimidir. İşçi sınıfı kendi meşruiyetini, devletin tanıdığı sınırlar içinde değil, kendi toplumsal varoluşu üzerinden üretir.
Militanlık ise bu bağlamda yanlış anlaşılmaması gereken bir kavramdır. Militanlık, bireysel şiddet ya da kontrolsüz tepki değil; kolektif iradenin disiplinli, kararlı ve süreklilik taşıyan biçimde örgütlenmesidir. Yani militanlık, öfkenin örgütlü hale gelmesidir. Dağınık tepkilerin bir irade altında birleşmesi, süreklilik kazanması ve stratejik bir yön kazanmasıdır.
Genç işçi sınıfı açısından militanlık, özellikle güvencesiz sektörlerde hayati bir önem taşır. Çünkü bu sektörlerde işten atılma tehdidi, sendikasızlık, hızlı iş değişimi ve dağınık çalışma koşulları, sıradan bireysel direniş biçimlerini etkisiz hale getirir. Buna karşılık kolektif ve kararlı bir duruş, işveren karşısında gerçek bir güç oluşturabilir.
Bu nedenle fiili-meşru-militan mücadele, genç işçi sınıfı açısından bir tercih değil, nesnel koşulların dayattığı bir zorunluluktur. Ancak bu zorunluluk doğru örgütlenmediği sürece kalıcı bir sınıf gücüne dönüşemez.
Tam da bu nedenle mesele yalnızca eylem yapmak değil, eylemi örgütsel bir sürekliliğe bağlayabilmektir. Çünkü tekil eylemler sömürüye tepki üretir, fakat örgütlü bir sınıf gücü üretmez. Genç işçi sınıfının tarihsel görevi ise tam olarak burada ortaya çıkar: parçalı öfkeyi kolektif bir sınıf iradesine dönüştürmek.
Fiili-meşru-militan mücadele bu dönüşümün ilk adımıdır; fakat nihai hedef değildir. Nihai hedef, bu mücadele biçimlerinin süreklilik kazanarak devrimci bir sınıf örgütlülüğüne dönüşmesidir.
4. GENÇ İŞÇİLER ARASINDA KOLEKTİF KÜLTÜR NASIL KURULUR?
Genç işçi sınıfının bugünkü en büyük zayıflıklarından biri, yalnızca ekonomik parçalanmışlık değildir; aynı zamanda kolektif yaşam ve kolektif düşünme biçimlerinin aşınmış olmasıdır. Kapitalizm, yalnızca üretim ilişkilerini değil, gündelik hayatın kendisini de bireyselleştirmiştir. Bu nedenle mesele yalnızca örgüt kurmak değil, örgütlenebilecek bir toplumsal zemin inşa etmektir. Kolektif kültür, en basit anlamıyla, insanların birbirini “rakip” değil “aynı kaderin parçası” olarak görmeye başlamasıdır. Ancak bugünün genç işçileri için bu kendiliğinden oluşmaz. Çünkü çalışma rejimi, sosyal yaşam ve ideolojik atmosfer sürekli olarak rekabeti, bireyciliği ve geçiciliği üretmektedir.
Bu nedenle kolektif kültür, kendiliğinden doğan bir sonuç değil; bilinçli bir politik inşadır.
En temel mesele, yalnızlığın kırılmasıdır. Genç işçi çoğu zaman kendi yaşadığı sömürüyü kişisel bir sorun gibi algılar. “Ben şanssızım”, “ben beceremedim”, “ben yanlış işteyim” düşüncesi yaygındır. Oysa aynı sömürü koşulları binlerce, on binlerce genç işçinin ortak deneyimidir. Kolektif kültürün ilk adımı, bu bireysel algının kırılmasıdır.
İkinci mesele ortak deneyimin görünür hale getirilmesidir. Bir market çalışanının yaşadığı baskı ile bir kafe çalışanının yaşadığı stres, bir kuryenin yaşadığı risk ile bir depo işçisinin yaşadığı hız baskısı aslında aynı sistemin farklı yüzleridir. Ancak bu benzerlikler görünür olmadıkça, sınıf ortaklığı da görünür olmaz. Kapitalizm, parçaları bütün olarak algılanmasını engelleyerek çalışır.
Bu nedenle kolektif kültür, aynı zamanda bir “tanıma süreci”dir: işçiler birbirlerinde kendilerini görmeye başladıkça sınıf bilinci oluşur.
Üçüncü mesele, ortak dilin kurulmasıdır. Her sınıfın kendine ait bir dili vardır. Burjuvazi bunu eğitim, medya ve kültür üzerinden zaten üretir. Ancak genç işçiler arasında bu dil çoğu zaman parçalıdır. Farklı sektörler, farklı yaşam tarzları ve farklı ideolojik etkiler ortak bir ifade biçiminin oluşmasını zorlaştırır. Oysa kolektif kültür, ortak kavramlar ve ortak bir anlatı dili olmadan kurulamaz.
“Patron”, “sömürü”, “güvencesizlik”, “hak”, “dayanışma”, “örgüt” gibi kavramlar yalnızca teorik değil; gündelik hayatın parçası haline gelmelidir.
Dördüncü mesele mekânsallıktır. Kolektif kültür yalnızca fikirlerle değil, mekânlarla da kurulur. İşyerleri, sokaklar, mahalleler, öğrenci çevreleri ve dijital alanlar bu kültürün taşıyıcılarıdır. Özellikle genç işçiler için işyeri dışı sosyal alanlar kritik önem taşır. Çünkü parçalı iş rejimi, işyerini kalıcı bir kolektif alan olmaktan çıkarır. Bu boşluğu başka sosyal bağlar doldurmak zorundadır.
Bu nedenle mahalle, arkadaş çevresi, ortak dinlenme alanları ve gayriresmî buluşma noktaları kolektif kültürün en önemli zeminleridir.
Beşinci mesele sürekliliktir. Genç işçi hareketleri çoğu zaman ani patlamalar şeklinde ortaya çıkar; ancak süreklilik kazanmadığı için etkisi sınırlı kalır. Kolektif kültür, bu süreksizliği aşmanın tek yoludur. Çünkü kültür, yalnızca eylem anında değil, eylem olmayan zamanlarda da devam eden bir ilişkiler ağıdır.
Bu nedenle örgütlenme yalnızca kriz anlarında değil, gündelik yaşamın içinde de kurulmalıdır.
Altıncı mesele güven ilişkisidir. Parçalı ve güvencesiz çalışma rejimi, insanlar arasında derin bir güvensizlik üretir. İşten atılma korkusu, taşeron ilişkileri, sürekli iş değişimi ve rekabet; insanlar arasında bağ kurmayı zorlaştırır. Kolektif kültür ise bu güvensizlik duvarını aşabilen tek şeydir. Çünkü güven, soyut bir duygu değil; birlikte mücadele deneyimiyle oluşan bir ilişkidir.
Birlikte küçük de olsa bir eylem deneyimi yaşayan işçiler arasında güven hızla gelişir. Bu nedenle kolektif kültür, en çok pratik içinde oluşur.
Son olarak, kolektif kültürün en kritik boyutu siyasal ufuktur. Eğer bu kültür yalnızca dayanışma ve yardım ilişkilerine sıkışırsa, uzun vadeli bir sınıf bilinci üretmez. Kolektif kültür, mutlaka bir gelecek fikriyle birleşmek zorundadır. Yani genç işçilere yalnızca “birlikte daha iyi koşullar” değil, “başka bir dünya mümkün” fikri taşınmalıdır.
Çünkü kültür, yalnızca yaşananı değil, hayal edilen geleceği de örgütler.
Bu nedenle genç işçiler arasında kolektif kültür inşası, aslında doğrudan sınıf kimliğinin inşasının bir başka biçimidir. Parçalanmış yaşam deneyimi, ancak kolektif bir kültürel zemin içinde yeniden birleşebilir. Ve bu birleşme olmadan ne kalıcı örgütlenme ne de devrimci bir sınıf bilinci mümkündür.
5. GENÇ İŞÇİLER ARASINDA DEVRİMCİ SİYASAL ÖZNENİN İNŞASI
Genç işçiler arasında kolektif bir sınıf kültürünün oluşması, devrimci sürecin zorunlu koşullarından biridir; ancak tek başına yeterli değildir. Çünkü kapitalist toplum yalnızca sömürü üretmez, aynı zamanda bu sömürünün düzen sınırları içinde kalmasını sağlayacak ideolojik ve siyasal mekanizmalar da üretir. Bu nedenle genç işçilerin yaşadığı öfke, kendiliğinden devrimci bir yönelime dönüşmez. Öfke vardır ama yönsüzdür; tepki vardır ama süreklilikten yoksundur; mücadele vardır ama çoğu zaman düzenin sınırlarını aşamaz.
Tam da bu noktada devrimci siyasal özne meselesi ortaya çıkar.
Devrimci siyasal özne, yalnızca slogan atan ya da eylem örgütleyen bir yapı değildir. O, genç işçi sınıfının dağınık deneyimlerini ortak bir siyasal hatta birleştirebilen tarihsel bilinç merkezidir. Çünkü kapitalizm altında işçiler sömürüyü ortak yaşasalar bile, bu deneyim kendiliğinden ortak bir siyasal sonuç üretmez. Aynı işyerinde çalışan iki genç işçi bile yaşadıkları soruna farklı anlamlar yükleyebilir. Biri bunu kişisel başarısızlık olarak görür, diğeri kader olarak kabul eder, bir başkası yalnızca geçici bir sıkıntı sanır. Devrimci siyasal özne tam da bu parçalı deneyimleri tarihsel bir bütünlüğe bağlayan müdahaledir.
Bu nedenle devrimci örgüt, dışarıdan “bilinç taşıyan” soyut bir yapı değil; sınıfın içinde oluşan çelişkileri devrimci bir doğrultuda birleştiren kolektif hafızadır. Bugünün Türkiye’sinde en büyük sorunlardan biri, genç işçilerin geniş ölçüde örgütsüz olması kadar, düzen dışı bağımsız bir siyasal alternatifin zayıflamış olmasıdır. Uzun yıllar boyunca düzen muhalefetine yedeklenen siyaset tarzı, genç kuşaklar içinde bağımsız sınıf perspektifinin silikleşmesine yol açmıştır. Özellikle düzen içi seçim eksenli siyasetin hegemonik hale gelmesi, gençliğin öfkesini düzen sınırları içine hapsetmiştir. Bu nedenle bugün birçok genç işçi sisteme öfkelidir ama çözümü hâlâ düzen içi seçeneklerde aramaktadır. Düzen karşıtlığı ile sınıf siyaseti arasındaki bağ kopuktur.
Devrimci siyasal öznenin ilk görevi, tam da bu kopukluğu aşmaktır. Bunun için öncelikle genç işçilere “hazır cevaplar” sunan değil, onların gerçek deneyimleri içinden konuşabilen bir politik hat gerekir. Genç işçi sınıfı büyük teorik anlatılardan önce kendi hayatının anlaşılmasını ister. İşyerindeki baskının, borçluluğun, geleceksizliğin, yalnızlığın ve tükenmişliğin sistemsel karakteri görünür hale gelmeden devrimci siyaset gerçek bir toplumsal karşılık yaratamaz. Bu nedenle devrimci siyaset, soyut propaganda değil; gündelik hayatın içindeki çelişkilerin siyasal tercümesi olmalıdır. İkinci mesele sürekliliktir. Türkiye solunun önemli sorunlarından biri, gençlikle ilişkisinin çoğu zaman dönemsel mobilizasyonlarla sınırlı kalmasıdır. Oysa genç işçi sınıfı içinde devrimci özne inşası, yalnızca büyük eylem anlarında değil, gündelik hayatın sürekliliği içinde gerçekleşir. İş çıkışında kurulan ilişki, aynı vardiyada oluşan güven, ortak bir sorun etrafında gelişen küçük dayanışmalar, bazen en büyük siyasal dönüşümlerin başlangıcı olabilir. Çünkü devrimci bilinç çoğu zaman tek bir anda değil, birikimli deneyim süreçleri içinde oluşur. Üçüncü mesele örgütsel biçimdir. Genç işçi sınıfı klasik ve ağır örgüt modellerine kolayca bağlanamaz. Bunun temel nedeni yalnızca “ilgisizlik” değildir; parçalı çalışma yaşamı, sürekli iş değişimi, düzensiz vardiyalar ve güvencesizlik, genç işçilerin yaşam ritmini sürekli kırmaktadır. Bu nedenle devrimci örgütlenme modeli hem süreklilik taşımalı hem de esnek ilişki biçimleri geliştirebilmelidir.
Buradaki esneklik ilkesizlik anlamına gelmez. Tam tersine stratejik netlik ile taktik esnekliğin birleşmesi gerekir.
Dördüncü mesele kuşak karakteridir. Genç işçiler bugünün kapitalizmi altında büyümüş bir kuşaktır. Sürekli kriz, borç, güvencesizlik ve dijital denetim altında şekillenmişlerdir. Bu nedenle eski dönemin politik dilinin önemli bölümleri genç kuşaklar üzerinde doğrudan karşılık üretmemektedir. Ancak bu durum gençliğin “apolitik” olduğu anlamına gelmez. Tam tersine gençlik son derece politiktir; fakat klasik siyasal temsil biçimlerine güvensizdir.
Bu nedenle devrimci özne, gençliğe yukarıdan konuşan değil; birlikte mücadele eden bir karakter taşımalıdır.
Beşinci mesele militanlık anlayışıdır. Genç işçi hareketi yalnızca pasif destek ilişkileri üzerinden gelişemez. Devrimci öznenin amacı, genç işçileri siyasetin seyircisi değil, aktif öznesi haline getirmektir. Bu nedenle her mücadele deneyimi, yeni kadroların ve yeni öncü işçilerin ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde ele alınmalıdır.
Bir bildiriyi dağıtan, küçük bir işyeri sorununda inisiyatif alan, arkadaş çevresinde politik tartışma yürüten genç işçi; aslında geleceğin sınıf militanı olma potansiyelini taşır.
Altıncı mesele ise siyasal ufuktur. Eğer devrimci özne yalnızca ekonomik hoşnutsuzlukların sözcüsü haline gelirse, zamanla reformizmin sınırlarına hapsolur. Bu nedenle genç işçi hareketi ile sosyalist perspektif arasındaki bağ sürekli canlı tutulmalıdır. Çünkü genç işçilerin yaşadığı sorunlar yalnızca “kötü yönetim” sorunu değildir; kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan sonucudur.
Dolayısıyla çözüm de yalnızca hükümet değişikliği değil, toplumsal düzen değişikliğidir.
Devrimci siyasal öznenin tarihsel rolü tam burada ortaya çıkar: genç işçilerin parçalı öfkesini, kolektif devrimci bir iradeye dönüştürmek.
Çünkü genç işçi sınıfı kendiliğinden hareket edebilir; direnişler yaratabilir; öfke patlamaları yaşayabilir. Ancak bu enerjinin kalıcı bir toplumsal dönüşüm gücüne dönüşebilmesi, onu tarihsel bir perspektifle birleştirecek devrimci bir siyasal odağın varlığına bağlıdır.
Ve bugün mesele tam da budur: genç işçilerin yalnızca mücadele eden değil, tarihsel olarak yöneten bir sınıf haline gelmesi.
6. GENÇ İŞÇİLERİ HANGİ ÖRGÜTSEL BİÇİM BİRLEŞTİREBİLİR?
Genç işçi sınıfının bugünkü temel sorunu yalnızca sömürü değildir. Asıl sorun, bu sömürünün parçalı, dağınık ve örgütsüz yaşanıyor olmasıdır. Milyonlarca genç işçi benzer koşullar altında çalışmakta, benzer geleceksizlik biçimlerini yaşamakta, benzer baskılara maruz kalmaktadır; fakat bu ortak deneyim çoğu zaman ortak bir örgütlülüğe dönüşememektedir. Çünkü kapitalizmin bugünkü çalışma rejimi, sömürüyü yalnızca yoğunlaştırmamakta, aynı zamanda işçi sınıfını atomize etmektedir. Bu nedenle bugün genç işçi hareketi açısından temel mesele yalnızca mücadele çağrısı yapmak değil; bu mücadelenin hangi örgütsel biçim içinde birleşeceği sorusuna cevap verebilmektir.
Bu soru tarihsel önemdedir. Çünkü her sınıf hareketi, kendi gelişim süreci içinde belirli örgüt biçimleri yaratır. Fabrika merkezli klasik sanayi proletaryasının yükseliş döneminde sendikalar ve kitlesel işçi örgütleri belirli bir tarihsel işlev gördü. Ancak bugünün genç işçi sınıfı, o dönemin görece istikrarlı çalışma ilişkilerinden çok farklı bir toplumsal zeminde şekillenmektedir.
Bugünün genç işçisi: sürekli iş değiştirmektedir, güvencesiz çalışmaktadır, çoğu zaman aynı anda birden fazla iş yapmaktadır,kısa süreli iş ilişkileri içinde yaşamaktadır, platform ekonomisi altında parçalanmaktadır,
mekânsız çalışma biçimlerine itilmektedir, öğrenci ve işçi kimliğini aynı anda taşımaktadır.
Bu nedenle klasik örgütlenme biçimleri giderek daha fazla yetersiz hale gelmektedir.
Özellikle mevcut sendikal yapıların büyük bölümü genç işçi kuşağı açısından gerçek bir çekim merkezi olmaktan uzaktır. Bunun temel nedeni yalnızca sendikalaşma oranlarının düşüklüğü değildir. Asıl sorun, mevcut sendikal modelin tarihsel olarak büyük ölçüde bürokratikleşmiş olmasıdır.
Bugünün sendikal yapıları çoğu durumda: mücadeleyi yasal sınırlar içine hapsetmekte,
fiili mücadeleden kaçınmakta, işyeri merkezli dar ekonomizme sıkışmakta, genç işçilerin parçalı yaşam ritmine uyum sağlayamamakta, taban inisiyatifini bastırmakta, işçileri pasif destekçi konumuna itmektedir.
Oysa bugünün genç işçi kuşağı tam tersine: hızlı hareket eden, doğrudan katılım isteyen, bürokratik yapılara güvenmeyen, gündelik hayatın tamamını kapsayan, yalnızca ücret değil yaşam meselesi etrafında politize olan bir karakter taşımaktadır. Bu nedenle genç işçi hareketi açısından mesele yalnızca “daha iyi sendikacılık” değildir. Sorun daha derindir: genç işçi sınıfı, kendi tarihsel koşullarına uygun yeni örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duymaktadır. Tam da bu noktada fiili-meşru mücadele temelinde yükselen taban örgütlenmeleri tarihsel önem kazanır.
Çünkü genç işçi sınıfının bugünkü yapısı, merkezi bürokratik yapılardan çok; doğrudan katılımı esas alan, mücadele içinde şekillenen, esnek ama kolektif örgüt biçimlerine daha yatkındır. Bu nedenle komiteler, meclisler, dayanışma ağları, koordinasyonlar ve konsey tipi örgütlenmeler yalnızca taktik araçlar değil; yeni dönemin sınıf örgütlenme biçimleri olarak düşünülmelidir.
Burada mesele yalnızca teknik örgütlenme değildir. Asıl mesele, genç işçilerin mücadele içinde kolektif özne haline gelmesidir.
Çünkü klasik bürokratik modelde işçi çoğu zaman temsil edilir; ancak doğrudan karar süreçlerinin parçası olmaz. Konsey perspektifi ise tam tersine doğrudan katılımı esas alır. İşçi yalnızca destekleyen değil; tartışan, karar alan, uygulayan ve mücadeleyi yöneten özne haline gelir.
Bu nedenle konsey tipi örgütlenmeler yalnızca mücadele aracı değil, aynı zamanda sınıfın kendi kendini yönetme okuludur.
Bu perspektif özellikle genç işçi sınıfı açısından büyük önem taşır. Çünkü genç işçiler bugünün kapitalizmi altında sürekli edilgenleştirilmektedir. Okulda, işyerinde, dijital platformlarda ve toplumsal yaşamın her alanında onlar adına karar verilmektedir. Kapitalizm gençliği yalnızca sömürmez; aynı zamanda yönetilen bir nesneye dönüştürür.
Konsey tipi örgütlenmeler ise bu ilişkiyi tersine çevirir. Genç işçi burada ilk kez kolektif karar alma deneyimi yaşar. Kendi sorununu tartışır, ortak çözüm üretir, mücadeleyi birlikte örgütler. Böylece sınıf bilinci yalnızca teorik bir fikir olarak değil, doğrudan pratik deneyim olarak gelişir.
Bu nedenle konsey perspektifi yalnızca ekonomik mücadeleye değil, kolektif sınıf kimliğinin oluşumuna da hizmet eder.
Üstelik bugünün genç işçi sınıfı açısından konsey biçimi çok daha kapsayıcı bir potansiyel taşır. Çünkü genç işçilerin yaşamı yalnızca tek bir işyerine bağlı değildir. Aynı genç: gündüz markette çalışıp akşam üniversiteye gidebilir, birkaç ay kuryelik yapıp sonra çağrı merkezine geçebilir, aynı anda dijital platformlarda çalışabilir,
işsiz kalıp yeniden başka sektöre girebilir. Bu hareketlilik karşısında dar işkolu merkezli yapıların etkisi sınırlı kalmaktadır. Konsey tipi örgütlenmeler ise farklı sektörleri, farklı çalışma biçimlerini ve farklı yaşam alanlarını ortaklaştırabilecek daha geniş bir zemin yaratabilir.
Örneğin: aynı AVM’de çalışan farklı mağaza işçileri, aynı mahallede yaşayan kuryeler, aynı organize sanayi hattını kullanan genç işçiler, üniversite öğrencisi olup çalışan gençler, meslek liseleri ile fabrikalar arasındaki genç emekçiler aynı kolektif yapılar içinde birleşebilir.
Bu durum son derece kritik bir tarihsel imkân yaratır: sınıfın parçalı deneyimi ortak bir politik zeminde birleşmeye başlar.
Konsey perspektifinin bir diğer önemli yanı, mücadeleyi yalnızca savunma düzeyinde ele almamasıdır. Çünkü konsey, yalnızca hak arama mekanizması değil; aynı zamanda alternatif toplumsal örgütlenmenin nüvesidir.
İşçi sınıfı burada yalnızca direnmez; aynı zamanda yönetmeyi öğrenir.
Bu nedenle tarih boyunca işçi konseyleri yalnızca ekonomik mücadele organları değil, aynı zamanda iktidar organlarının embriyonik biçimleri olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü konsey mantığı, toplumun yukarıdan değil aşağıdan örgütlenebileceği fikrini içinde taşır.
Bugün genç işçi sınıfı açısından mesele henüz doğrudan iktidar sorunu düzeyinde görünmeyebilir. Ancak kolektif karar alma, ortak mücadele yürütme ve taban demokrasisi deneyimi; geleceğin sınıf hareketinin temel kültürünü bugünden üretir.
Dolayısıyla genç işçi hareketinin geleceği açısından temel soru şudur:
Genç işçiler yalnızca hak talep eden dağınık bireyler olarak mı kalacak, yoksa kendi kolektif örgütlülüklerini yaratan tarihsel bir sınıf gücüne mi dönüşecek?
Bu sorunun cevabı, aynı zamanda gelecekte nasıl bir sınıf hareketinin ortaya çıkacağını da belirleyecektir.
7. GENÇ İŞÇİ KONSEYLERİ VE İKİLİ İKTİDAR PERSPEKTİFİ
Genç işçi hareketinin geleceği açısından en kritik sorulardan biri şudur: mücadele yalnızca mevcut koşulları iyileştirme mücadelesi olarak mı kalacaktır, yoksa işçi sınıfının toplumun yönetimine aday olduğu tarihsel bir hatta mı dönüşecektir?
Bu soru, örgütlenme biçimi meselesini doğrudan iktidar sorununa bağlar. Çünkü sınıf mücadelesi yalnızca ekonomik çıkar çatışmalarından ibaret değildir. Kapitalist toplumun bütün yapısı, toplumun nasıl yönetileceği sorusu üzerine kuruludur. Bu nedenle genç işçi sınıfının kolektif örgütlenmesi meselesi, kaçınılmaz olarak iktidar perspektifini de gündeme getirir. Tam da bu noktada konsey perspektifi tarihsel önem kazanır.
İşçi konseyleri yalnızca mücadele koordinasyonları değildir. Tarihsel olarak konseyler, işçi sınıfının kendi yaşamı ve mücadelesi üzerinde doğrudan söz sahibi olmaya başladığı örgütsel biçimler olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle konsey, klasik anlamda yalnızca “temsil eden” bir yapı değil; doğrudan karar alan, uygulayan ve kolektif iradeyi örgütleyen bir sınıf organıdır. Bu durum onu klasik sendikal biçimlerden ayırır.
Sendikalar çoğu zaman kapitalist sistem içinde işçilerin hak pazarlığı yürüttüğü yapılar olarak şekillenir. Konseyler ise mücadele süreçlerinde doğrudan taban inisiyatifi üzerinden oluşur ve sınıfın kolektif iradesini açığa çıkarır. İşçiler burada yalnızca ücret ya da çalışma koşulları üzerine değil; üretimin, yaşamın ve toplumsal düzenin nasıl örgütleneceği üzerine düşünmeye başlar. Bu nedenle konsey mantığı, doğrudan iktidar sorununun embriyonik biçimidir. Genç işçi sınıfı açısından bu mesele özel bir önem taşır. Çünkü bugünün gençliği kapitalizmin en derin kriz dönemlerinden birinde büyümektedir. Sürekli ekonomik krizler, savaşlar, borç rejimi, geleceksizlik, barınma sorunu ve kitlesel güvencesizlik; genç kuşakların mevcut düzene olan güvenini aşındırmaktadır. Ancak mevcut düzen karşısındaki hoşnutsuzluk, kendiliğinden alternatif bir toplumsal düzen fikrine dönüşmez. Tam tersine kapitalizm, öfkeyi çoğu zaman bireysel kaçış biçimlerine yönlendirir: apolitizm, nihilizm, aşırı bireycilik, umutsuzluk, dijital kaçış, kariyer fantezileri, ya da sağcı reaksiyoner yönelimler.
Bu nedenle genç işçi hareketinin tarihsel görevi yalnızca direniş örgütlemek değil; aynı zamanda kolektif yönetme kapasitesini geliştirmektir. Konsey perspektifi tam da burada belirleyici hale gelir. Çünkü konsey deneyimi, işçi sınıfının ilk kez kendi kolektif iradesini doğrudan örgütlemeye başlaması anlamına gelir. İşçiler burada yalnızca talepler ileri sürmez; karar alır, koordinasyon sağlar, mücadeleyi yönetir ve giderek kendi toplumsal gücünün farkına varır. Bu deneyim son derece dönüştürücüdür.
Kapitalist toplum işçilere sürekli şunu öğretir: “Yönetemezsiniz.” “Siyaset uzman işidir.” “Karar verme yetkisi yukarıdakilere aittir.”
Konsey tipi örgütlenmeler ise bu ideolojik duvarı parçalar. Çünkü işçi sınıfı burada ilk kez kendi yaşamı hakkında kolektif karar alma deneyimi yaşar. Bu nedenle konseyler yalnızca örgütsel araç değil; aynı zamanda alternatif bir toplumsal bilinç üretim alanıdır. İkili iktidar perspektifi tam da bu noktada ortaya çıkar.
İkili iktidar, en basit anlamıyla, toplum içinde iki farklı meşruiyet merkezinin ortaya çıkmasıdır:
biri mevcut egemen düzenin kurumları, diğeri ise aşağıdan gelişen işçi sınıfı örgütlenmeleri.
Tarihsel olarak işçi konseyleri tam da böyle dönemlerde ortaya çıkmıştır. Çünkü sınıf mücadelesi belirli bir yoğunluğa ulaştığında, işçiler yalnızca mevcut düzene baskı yapmaz; kendi alternatif örgütlenmelerini yaratmaya başlar. Bugün Türkiye’de genç işçi hareketi henüz böyle bir tarihsel aşamada değildir. Ancak konsey perspektifinin önemi tam da burada yatar: geleceğin olası sınıf mücadelelerinin örgütsel kültürü bugünden şekillenir.
Eğer genç işçi hareketi yalnızca dağınık ekonomik tepkiler düzeyinde kalırsa, kriz anlarında bile düzen içi sınırların dışına çıkmakta zorlanacaktır. Ancak taban örgütlenmeleri, meclisler, komiteler ve konsey mantığı gelişirse; işçi sınıfı yalnızca tepki veren değil, alternatif örgütleyen bir güç haline gelmeye başlayacaktır.
Bu nedenle genç işçi konseyleri yalnızca bugünün mücadele ihtiyacına değil, geleceğin devrimci krizlerine hazırlık anlamına da gelir. Özellikle genç işçi sınıfının parçalı yapısı düşünüldüğünde bu mesele daha da önemlidir. Çünkü konsey tipi örgütlenmeler: farklı sektörleri ortaklaştırabilir, mahalle ile işyerini birleştirebilir,
öğrenci gençlik ile çalışan gençliği buluşturabilir, göçmen işçiler ile yerli işçileri ortak zeminde bir araya getirebilir, kadın işçilerin deneyimini sınıf hareketinin merkezine taşıyabilir.
Yani konsey perspektifi, parçalanmış sınıf gerçekliğini yeniden kolektifleştirme kapasitesi taşır.
Üstelik bu yapıların önemi yalnızca mücadele anlarında ortaya çıkmaz. Konsey tipi örgütlenmeler gündelik hayat içinde de alternatif bir toplumsal kültür üretir: dayanışma, kolektif karar alma, ortak savunma, paylaşım,
mücadele deneyimi, birlikte öğrenme gibi pratikler gelişmeye başlar.
Bu nedenle konseyler yalnızca geleceğin değil, bugünden filizlenen başka bir toplumsallığın nüveleridir.
Ancak burada kritik bir tehlike de vardır. Konsey perspektifi kendiliğinden gelişen spontane ağlara indirgenirse, stratejik yönünü kaybedebilir. Çünkü tarih göstermiştir ki işçi sınıfının en büyük patlamaları bile, devrimci politik yönelimden yoksun kaldığında geri çekilebilir ya da düzen tarafından soğurulabilir.
Bu nedenle konseyler ile devrimci siyasal önderlik arasındaki ilişki belirleyici hale gelir.
Tam da bu noktada artık son ve temel mesele ortaya çıkar: Genç işçi sınıfının devrimci politik öncüsü nasıl inşa edilecektir?
8. GENÇ İŞÇİLER VE DEVRİMCİ PARTİ SORUNU
Kapitalizme karşı öfke kendiliğinden ortaya çıkabilir. Direnişler gelişebilir. Grevler patlayabilir. Sokak hareketleri büyüyebilir. Gençlik ani toplumsal çıkışlar gerçekleştirebilir. Fakat tarih göstermiştir ki, devrimci bir siyasal önderlik olmaksızın bu patlamaların hiçbiri kendi başına toplumsal kurtuluşa dönüşemez.
Çünkü kapitalist toplum yalnızca ekonomik bir sömürü sistemi değildir. Aynı zamanda devasa bir siyasal, ideolojik ve kurumsal egemenlik mekanizmasıdır. Devlet, medya, eğitim sistemi, hukuk, parlamenter düzen, milliyetçilik, dinci gericilik, bireycilik ve düzen muhalefeti; bütün bu yapılar kapitalist düzenin sürekliliğini sağlamak için birlikte işler. Bu nedenle işçi sınıfının kendiliğinden öfkesi ne kadar büyük olursa olsun, örgütlü bir devrimci yönelim olmadan düzen sınırlarını aşması son derece zordur. Tam da bu nedenle devrimci parti sorunu, işçi sınıfı mücadelesinin temel tarihsel sorunlarından biridir. Bu mesele özellikle genç işçi sınıfı açısından daha da önemlidir. Çünkü gençlik, kapitalizmin krizlerine en sert tepki verme potansiyeline sahip toplumsal kesimlerden biridir; fakat aynı zamanda ideolojik savrulmalara, yönsüzleşmeye ve dağınıklığa da en açık kesimlerden biridir. Öfke büyür; fakat süreklilik kurulamaz. Cesaret ortaya çıkar; fakat stratejik yön eksik kalır. İsyan gelişir; fakat örgütlü hafıza oluşmaz. Devrimci parti tam da bu tarihsel kopukluğu aşma aracıdır. Parti yalnızca seçimlere giren ya da propaganda yapan bir yapı değildir. Devrimci komünist parti, sınıf mücadelesinin tarihsel hafızasını, stratejik yönünü ve siyasal sürekliliğini taşıyan örgütlü öncü biçimidir. Çünkü işçi sınıfı her mücadeleyi sıfırdan öğrenemez. Her kuşak yeniden aynı yenilgileri yaşayamaz. Devrimci parti, sınıfın tarihsel deneyimlerini biriktiren ve geleceğe taşıyan örgütsel bilinçtir.
Bu nedenle devrimci parti fikri, genç işçi hareketi açısından dışsal bir mesele değildir. Tam tersine genç işçi sınıfının kolektif devrimci kapasitesinin süreklileşmesinin zorunlu aracıdır.
Bugünün genç işçi hareketinin en büyük sorunlarından biri parçalanmışlıktır. Her sektör kendi içine sıkışmıştır. Her direniş lokal kalmaktadır. Her tepki kısa süre içerisinde sönümlenmektedir. Genç işçiler sürekli hareket halindedir; iş değiştirir, şehir değiştirir, sektör değiştirir. Kapitalizm gençliği sürekli atomize ederek kolektif hafızayı dağıtmaktadır. İşte devrimci parti bu dağınıklığı aşabilecek merkezi politik odağı temsil eder.
Çünkü parti: farklı sektörleri ortaklaştırır, mücadele deneyimlerini birleştirir, stratejik yön üretir, sınıf bilincini süreklileştirir, ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasında bağ kurar, yerel direnişleri genel sınıf hareketinin parçası haline getirir. Bu nedenle parti, sınıf hareketinin yerine geçen bir aygıt değil; onun tarihsel bilinç taşıyıcısıdır. Ancak burada kritik bir ayrım vardır.
Devrimci parti, genç işçi sınıfının dışından gelen bir “aydınlar kulübü” olamaz. Türkiye solunun tarihsel krizlerinden biri tam da burada ortaya çıkmıştır. Uzun yıllar boyunca sosyalist hareket önemli ölçüde üniversite merkezli, küçük-burjuva siyasal kültürün etkisi altında şekillenmiş; genç işçi sınıfıyla organik bağlar kurmakta zorlanmıştır. Bu durum sosyalizmi geniş emekçi gençlik kesimleri açısından uzak, soyut ve gündelik yaşamdan kopuk bir kimliğe dönüştürmüştür.
Oysa gerçek bir devrimci parti, genç işçi sınıfının içinden kök salmak zorundadır.
Fabrikalarda, AVM’lerde, marketlerde, kuryelik ağlarında, otellerde, çağrı merkezlerinde, inşaatlarda, meslek liselerinde, depolarda, tarım alanlarında…
örgütlenemeyen bir hareketin devrimci öncüden söz etmesi mümkün değildir.
Çünkü geleceğin devrimci kadroları tam da bu alanların içinden çıkacaktır.
Özellikle meslek liseleri ve genç işçi yoğunluklu sektörler burada stratejik önem taşır. Kapitalizm gençliği buralarda erken yaşta disipline etmeye çalışırken; devrimci hareket aynı alanlarda kolektif sınıf kimliği üretmek zorundadır. Genç işçi hareketi ile devrimci parti arasındaki bağ tam da burada kurulur.
Bu nedenle devrimci parti inşası yalnızca ideolojik propaganda meselesi değildir. Aynı zamanda gündelik yaşamın içinde kök salma meselesidir.
Bir genç işçi için sosyalizm: yalnızca teorik bir fikir değil, yalnızca tarihsel bir nostalji değil, yada popülist seçim sloganı değildir. Bir genç işçi için sosyalizm kendi hayatının somut çıkış yolu haline gelmelidir.
Bu bağ kurulamadığı sürece sosyalizm davası kendi özneleri içinde kök salamaz. Devrimci partinin genç işçiler içerisindeki rolü yalnızca mücadele çağrısı yapmak da değildir. Parti aynı zamanda yeni bir toplumsal kültür yaratmak zorundadır. Çünkü kapitalizm yalnızca ekonomik sömürü üretmez; aynı zamanda insan ilişkilerini parçalar, yalnızlaştırır ve rekabetçi hale getirir.
Bu nedenle devrimci hareket: dayanışmayı, kolektivizmi, paylaşımı, ortak mücadeleyi, yoldaşlığı, enternasyonalizmi
yeniden üretmek zorundadır. Özellikle genç işçi kuşağı açısından bu mesele yaşamsaldır. Çünkü bugünün gençliği yalnızca ekonomik kriz içinde değil; aynı zamanda büyük bir anlam krizinin içindedir. İnsanlar yalnızdır, geleceksizdir, yönsüzdür. Devrimci hareket tam da bu nedenle yalnızca politik değil; aynı zamanda toplumsal bir yeniden kuruluş iddiası taşımalıdır. Fakat burada başka bir tehlike daha vardır: hareketin yalnızca dar kadroculuğa sıkışması. Eğer devrimci parti genç işçi sınıfının gerçek hareketinden koparsa, kendi içine kapanan küçük politik çevrelere dönüşebilir. Bu durumda teori canlı mücadeleyle bağını kaybeder; örgüt toplumsallaşamaz. Bu nedenle devrimci parti: hem stratejik netliğe, hem kitlesel bağlara, hem devrimci disipline, hem de sınıfın gerçek yaşamına kök salan organik ilişkilere sahip olmak zorundadır. Bolşevik örgüt anlayışının tarihsel gücü tam da burada yatıyordu. Parti, sınıfın yerine geçmiyor; sınıfın en ileri deneyimlerini örgütlü hale getiriyordu. İşçi sınıfının en mücadeleci unsurlarını ortak stratejik hatta birleştiriyordu. Bugün genç işçi hareketi açısından ihtiyaç duyulan şey tam da budur: dağınık öfkeyi örgütlü güce dönüştürebilecek, kolektif sınıf kimliğini devrimci programa bağlayabilecek, gündelik mücadeleyi iktidar perspektifiyle birleştirebilecek, enternasyonalist, militan, kolektif, devrimci bir komünist öncü.
Çünkü genç işçi sınıfı yalnızca kapitalizmin mağduru değildir. Aynı zamanda onu yıkabilecek tarihsel potansiyelin taşıyıcısıdır. Ve bu potansiyelin gerçek bir toplumsal güce dönüşmesi, devrimci partinin inşası sorunuyla doğrudan bağlantılıdır.
9. GENÇ İŞÇİLER, KARŞI-HEGEMONYA VE DEVRİMCİ KOLEKTİVİZM
Kapitalist toplum yalnızca üretim araçlarını kontrol ederek değil, aynı zamanda düşünce biçimlerini, değer yargılarını ve gündelik yaşam pratiklerini şekillendirerek egemenliğini sürdürür. Bu nedenle sınıf mücadelesi, yalnızca ekonomik bir mücadele değil; aynı zamanda ideolojik bir mücadeledir. Egemen sınıf, kendi çıkarlarını “doğal”, “kaçınılmaz” ve “tek seçenek” olarak sunan bir ideolojik hegemonya kurar.
Bugün genç işçilerin yaşadığı bireycilik, rekabet, güvencesizlik karşısındaki çaresizlik ve gelecek kaygısı, yalnızca ekonomik koşulların değil; bu ideolojik hegemonya mekanizmalarının da ürünüdür. Kapitalizm, gençliği yalnızca işçileştirmez; aynı zamanda onu parçalanmış bireyler haline getirir. Herkesi birbirine rakip, birbirinden kopuk ve kendi kaderine terk edilmiş bir varlık olarak yeniden üretir.
Bu nedenle devrimci mücadele, yalnızca ücret, çalışma koşulları ya da sendikal haklar düzeyinde ele alınamaz. Mücadele aynı zamanda bu ideolojik kuşatmanın kırılmasıdır. Çünkü egemenlik, yalnızca zorla değil; aynı zamanda rıza üreterek işler. Ve bu rıza üretimi kırılmadığı sürece, en sert ekonomik mücadeleler bile kalıcı bir toplumsal dönüşüm yaratamaz. Tam da bu noktada karşı-hegemonya kavramı belirleyici hale gelir. Karşı-hegemonya, yalnızca mevcut ideolojik düzeni eleştirmek değildir. Onun yerine alternatif bir yaşam ve düşünce biçimi inşa etmektir. Genç işçi sınıfı açısından bu, yeni bir toplumsal kültürün inşası anlamına gelir. Bu kültür, kapitalizmin dayattığı bireyci yaşam modeline karşı kolektif yaşam pratiklerini üretir. Kapitalist ideoloji şunu öğretir: Her birey kendi başarısından sorumludur. Herkes herkesin rakibidir. Kurtuluş bireysel yükselişle mümkündür. Başarısızlık kişisel bir eksikliktir. Devrimci kolektivizm ise bu ideolojik çerçeveyi doğrudan tersine çevirir:
Hiçbir işçi yalnız değildir. Bireysel kurtuluş yoktur; kolektif kurtuluş vardır.Başarı ya da başarısızlık bireysel değil, toplumsal koşulların ürünüdür. Gerçek güç dayanışmadadır.
Bu dönüşüm yalnızca teorik bir düzlemde gerçekleşmez. Gündelik yaşam pratikleri içinde şekillenir. Aynı işyerinde çalışan genç işçilerin birbirini rakip değil yoldaş olarak görmesi, AVM’de çalışan emekçilerin sorunlarını ortaklaştırması, kuryelerin sokakta yalnız bir rekabet ilişkisi yerine dayanışma ağları kurması, tarım işçilerinin etnik bölünmelere karşı ortak mücadele zeminleri oluşturması… Tüm bunlar karşı-hegemonik kültürün somut başlangıç noktalarıdır.
Devrimci kolektivizm bu anlamda yalnızca bir “örgütlenme biçimi” değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Çünkü kapitalizm yalnızca işyerinde değil; sokakta, evde, sosyal ilişkilerde ve zihinsel dünyada da yeniden üretilir. Bu nedenle karşı-hegemonya da yalnızca politik alanla sınırlı olamaz; yaşamın bütün alanlarına yayılmak zorundadır.
Bu noktada genç işçi sınıfının özgüllüğü belirleyicidir. Çünkü gençlik, kapitalist sistemin ideolojik etkilerine en açık olduğu kadar, aynı zamanda en hızlı kırılma potansiyeline sahip kesimdir. Gelecek beklentisinin hızla çökmesi, güvencesizliğin yaygınlaşması ve toplumsal yükselme mitinin çözülmesi, genç işçilerde güçlü bir sorgulama zemini yaratır.
Ancak bu sorgulama kendiliğinden devrimci bir bilince dönüşmez. Tam tersine, yönsüz kaldığında nihilizm, bireysel kaçışlar ya da sağcı tepkiler üretebilir. Bu nedenle karşı-hegemonya inşası, aynı zamanda bir yön verme mücadelesidir. Öfkeyi dağıtmak değil, onu örgütlü bir sınıf bilincine dönüştürmek esastır.
Kapitalist sistemin en güçlü silahlarından biri de “alternatifsizlik” duygusudur. Genç işçilere sürekli olarak “başka bir yol yok” fikri dayatılır. Bu nedenle karşı-hegemonya, aynı zamanda “başka bir dünya mümkündür” fikrinin somutlaştırılmasıdır. Ancak bu soyut bir ütopya olarak değil, bugünden başlayan kolektif pratikler üzerinden inşa edilir.
Bu pratikler: dayanışma ağları, işyeri komiteleri, taban inisiyatifleri, genç işçi buluşmaları, ortak mücadele deneyimleri şeklinde gelişir. Böylece karşı-hegemonya, yalnızca bir fikirler bütünü olmaktan çıkar; yaşayan bir toplumsal gerçeklik haline gelir. Devrimci kolektivizm tam da bu noktada anlam kazanır: o, kapitalizmin parçalanmış bireyine karşı örgütlü toplumsal özneyi kurma çabasıdır. Bu özne yalnızca ekonomik talepler etrafında değil; aynı zamanda yeni bir yaşam kültürü etrafında şekillenir. Bu nedenle genç işçiler için mücadele, yalnızca “neye karşı oldukları” değil, aynı zamanda “neyi kurdukları” sorusuna da cevap üretmek zorundadır. Çünkü karşı-hegemonya olmadan mücadele, sadece tepki üretir. Karşı-hegemonya ile birlikte ise tarihsel bir alternatifin inşası başlar.
YENİ BİR DÜNYANIN EŞİĞİNDE: SONUÇ YERİNE
Bu broşür boyunca çizilen tablo bir tesadüfün değil, tarihsel bir sürecin sonucudur. Türkiye’de ve dünyada kapitalizm, artık genç kuşaklara bir “gelecek” değil, yalnızca daha uzun bir belirsizlik, daha yoğun bir güvencesizlik ve daha derin bir yabancılaşma sunmaktadır. Bugünün düzeni, yaşamı üretmek yerine tüketmekte; toplumu bir arada tutmak yerine parçalamakta; insanı geliştirmek yerine yoksullaştırmakta ve yalnızlaştırmaktadır.
Genç işçiler açısından bu gerçek daha çıplak, daha doğrudan ve daha yakıcıdır. Çünkü bu sistem, gençliği yalnızca sömüren bir yapı değildir; aynı zamanda onu geleceksizleştiren, borçlandıran, eğiten ama işsiz bırakan, çalıştıran ama yaşatmayan bir mekanizma haline gelmiştir. Artık mesele tek tek işyerleri, tek tek sektörler ya da tek tek kötü koşullar meselesi değildir. Mesele, bütünüyle bir toplumsal düzenin tarihsel tıkanmasıdır.
Kapitalizm bugün gençliğe üç şey vaat eder: Rekabet, bireysel başarı ve sürekli ertelenen bir gelecek. Ama gerçekte sunduğu şey bunların tam tersidir: güvencesizlik, yalnızlık ve tükenmişlik. Bu çelişki artık gizlenemez hale gelmiştir. Çünkü yaşamın kendisi, ideolojiden daha güçlü bir şekilde konuşmaktadır.
Sanayi bölgelerinde, AVM’lerde, kafelerde, restoranlarda, otellerde, çağrı merkezlerinde, depolarda, inşaatlarda, tarlalarda ve kuryelik hatlarında çalışan genç işçiler; bu çelişkinin canlı ifadesidir. Onlar, sistemin en alt katmanı değil, sistemin gerçek üretici gücüdür. Fakat aynı zamanda en güvencesiz, en parçalanmış ve en görünmez bırakılan kesimidir. Bu parçalanmışlık gerçek değildir; dayatılmıştır. Kapitalizm genç işçileri bilinçli olarak birbirinden ayırır. Sektörler arasında, statüler arasında, eğitim düzeyleri arasında, hatta etnik ve ulusal kimlikler arasında sınırlar çizer. Kürt işçi ile Türk işçi, Suriyeli ile yerli işçi, öğrenci ile sanayi işçisi, kuryeyle fabrika işçisi aynı sömürü ilişkisine tabi olduğu halde birbirinden koparılır. Çünkü bu sistemin devamı, işçilerin birliğine değil, bölünmüşlüğüne dayanır. Bu nedenle mesele yalnızca ekonomik değildir. Aynı zamanda ideolojik ve siyasaldır. Kapitalizm yalnızca emeği sömürmez; aynı zamanda düşünme biçimlerini şekillendirir, rekabeti doğal gösterir, bireyciliği yüceltir, dayanışmayı ise zayıflık olarak damgalar. Bu bir yaşam tarzı değil, bir egemenlik biçimidir. Fakat bu egemenlik mutlak değildir. Çünkü aynı sistem, kendi krizleriyle birlikte kendi karşıtını da üretmektedir. Genç işçiler, bugün parçalı, dağınık ve çoğu zaman örgütsüz olabilir. Ama bu durum onların tarihsel potansiyelini ortadan kaldırmaz. Aksine, bu potansiyelin hangi koşullarda açığa çıkacağını daha açık hale getirir. Genç işçi sınıfı, bugünün kapitalizminin en dinamik ama aynı zamanda en öfkeli toplumsal kesimidir. Çünkü bu kuşak, yalnızca düşük ücretle değil, geleceksizlikle de karşı karşıyadır. Sadece emeği değil, yaşam olanağı da gasp edilmektedir. Bu nedenle birikmiş öfke, bireysel patlamalar ya da dağınık tepkiler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ancak bu öfke, örgütlü bir siyasal hatta bağlandığında tarihsel bir güce dönüşebilir.
İşte bu kitabın temel iddiası burada ortaya çıkmaktadır: Genç işçiler yalnızca bir toplumsal kategori değil, aynı zamanda potansiyel bir tarihsel özne adayıdır. Fakat bu özne, kendiliğinden oluşmaz. Onu var edecek olan şey, örgütlenme, bilinç ve siyasal iradedir.
Bugün görev açıktır: Parçalanmış olanı birleştirmek, dağınık olanı örgütlemek, görünmez olanı görünür kılmak ve bireysel öfkeyi kolektif güce dönüştürmek. Bu yalnızca sendikal bir mesele değildir. Bu, aynı zamanda ideolojik hegemonya ile mücadeledir. Çünkü bireyciliğin, rekabetin, kariyerizmin ve umutsuzluğun karşısına yalnızca talepler değil, yeni bir yaşam fikri çıkarılmak zorundadır.
Bu nedenle mücadele aynı zamanda bir karşı-hegemonya mücadelesidir. Kapitalizmin “doğal” gibi sunduğu her şeyin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu göstermek, bu mücadelenin ilk adımıdır. Dayanışma doğal değildir diyenlere karşı, dayanışmanın nasıl üretileceğini göstermek gerekir. Rekabet kaçınılmazdır diyenlere karşı, kolektif yaşamın nasıl mümkün olduğunu göstermek gerekir. Yalnızlık kaderdir diyenlere karşı, örgütlü gücün ne anlama geldiğini göstermek gerekir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca tepki değil, yön duygusudur. Yalnızca öfke değil, örgütlü iradedir. Yalnızca itiraz değil, alternatif bir toplumsal ufuktur.
Bu ufuk, uzak bir gelecek hayali olarak değil, bugünden başlayan bir mücadele biçimi olarak kurulmak zorundadır. Çünkü tarih, kendiliğinden ilerleyen bir süreç değil, sınıf mücadelesinin sonucudur. Ve bu mücadelenin en kritik cephesi, genç işçi sınıfının bulunduğu yerdir.
Bugün genç işçiler, zincirlerinden başka kaybedecek gelecekleri kalmayan bir kuşağı temsil etmektedir. Ama bu ifade yalnızca bir çaresizlik tespiti değildir. Aynı zamanda tarihsel bir imkânın da ifadesidir. Çünkü kaybedecek bir geleceği olmayanlar, yeni bir geleceği kurma cesaretini en çok taşıyabilecek olanlardır.
Bu nedenle son söz bir temenni değil, bir çağrıdır:
Bireyciliğe karşı kolektivizmle, rekabete karşı dayanışmayla, umutsuzluğa karşı örgütlü iradeyle çıkılacaktır. Parçalanmış genç işçi sınıfı, kendi tarihsel birliğini ancak mücadele içinde kuracaktır. Ve bu mücadele, yalnızca bugünün değil, geleceğin de kaderini belirleyecektir.
Zincirlerinden başka kaybedecek gelecekleri kalmayanlar, yeni dünyanın kurucuları olmaya adaydır.