Kamu işçilerinin grevi daha başlamadan yasaklandı. Maden Tetkik Arama (MTA), Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ), Eti Maden gibi stratejik kamu kurumlarında çalışan on binlerce maden işçisinin, yedi ayı aşkın süredir sürdürdüğü Toplu İş Sözleşmesi (TİS) süreci, son anda Erdoğan tarafından alınan bir kararla grev yasağına uğradı. Yüzde 110’a ulaşan enflasyon karşısında sefalet ücretine mahkûm edilen kamu maden işçilerinin 1 Ağustos’ta başlatacağı grev, 30 Temmuz tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bir kararla “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklandı. Yani işçiler daha grev pankartını bile asmadan devletin eliyle susturuldu.

Bu, AKP döneminin 22. grev yasağı.
Üstelik bu yasak, yalnızca teknik bir “erteleme” değil; işçi sınıfının mücadele hakkına doğrudan bir saldırıdır. Anayasa’da yer alan grev hakkı, burjuva hukukunun en temel çerçevesi dahi yok sayılarak gasp edilmektedir. Maden işçisinin grevi, özünde tüm kamu işçilerinin taleplerini ve birikmiş öfkesini temsil ediyordu. Dolayısıyla yasaklanan yalnızca bir grev değil, işçi sınıfının mücadele kararlılığı, hak arama iradesi ve örgütlü gücüdür.

Bu makalede, AKP’nin grev yasakları politikasıyla sınıf mücadelesini bastırma stratejisini tarihsel ve siyasal arka planıyla birlikte ele alacağız. Milli güvenlik gerekçesinin gerçekte neyi örttüğünü, sendikal bürokrasinin nasıl bu yasaklara uyumlandığını, grev hakkının sınıf mücadelesindeki yerini ve devrimci bir perspektifle ne yapılması gerektiğini tartışacağız.

Çünkü bu yasağın ardında bir plan vardır:
İşçilerin tepkisini boğmak, sermayenin mutlak iktidarını kurumsallaştırmak ve savaş ekonomisine iç cephe düzeniyle geçiş sağlamak.
Ama bu plan bozulabilir. Yeter ki işçi sınıfı grev hakkını burjuvazinin lütfu değil, fiili bir güç olarak örgütlesin.
AKP’nin Grev Yasakları Sicili: Sayılar, örnekler ve hukuki-kurumsal zemin

AKP iktidarı boyunca işçi sınıfının en temel silahlarından biri olan grev hakkı sistematik biçimde hedef alınmıştır. 2003-2025 arasında ilan edilen 22 grev yasağının tamamı, kapitalistlerin çıkarlarını korumayı esas alan “milli güvenlik”, “kamu sağlığı” ya da “genel ekonomik denge” gibi soyut ve keyfi gerekçelere dayandırıldı. Ancak gerçekte, tüm bu yasakların ortak noktası, grevlerin sermaye birikimini tehdit ettiği alanlarda ve kritik anlarda yapılmak istenmesiydi.

Grev Yasaklarının Kronolojisi

2003-2023 arasında 20 grev, Erdoğan tarafından yasaklandı. Bunların büyük çoğunluğu metal, cam, lastik, banka, havacılık, sağlık ve enerji gibi stratejik sektörlerdeydi.

2017’de grev yasağına ilişkin itiraf bizzat Erdoğan’dan geldi:
“OHAL’i grev tehdidi olan yerlere müdahale için kullandık.”

2024’te cam işçilerinin grevi, yine “ekonomik güvenlik” gerekçesiyle yasaklandı.

2025 Temmuz’unda, Maden-İş’in kamu işyerlerinde başlatacağı grev, Erdoğan kararıyla yasaklandı. Bu, AKP döneminin 22. grev yasağı olarak kayıtlara geçti.

Bu yasakların sadece birer idari karar değil, sınıf mücadelesine karşı kurumsallaşmış bir karşı devrim pratiği olduğu açık. Grev yasakları, iktidarın sermaye ile kurduğu organik bağın, hukuk dışı yöntemlerle açıkça sergilenmesidir.

Yasal Göstermelik: 6356 Sayılı Yasa ve “Milli Güvenlik” Silahı

Grev yasakları genellikle 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63. maddesine dayandırılır. Bu maddeye göre, “genel sağlık ve milli güvenlik” gerekçeleriyle grev ertelemesi mümkündür. Ancak pratikte bu erteleme, grevin fiilen yasaklanması anlamına gelmektedir. Ertelenen grevler hiçbir zaman yeniden başlamaz; çoğu kez Yüksek Hakem Kurulu tarafından işçi aleyhine bir TİS dayatmasıyla süreç sona erdirilir.

Yani burjuva hukukundaki “hakkaniyetli tarafsızlık” iddiası çökmüştür. Devletin yasaları, işçi sınıfı söz konusu olduğunda sadece sermayenin sopasına dönüşmektedir.

“Erteleme” Değil, Grev hakkını Rafa kaldırma, İşçiyi Köleleştirme Stratejisidir

Resmî söylemde “erteleme” denilen grev yasakları, işçilerin mücadele gücünü felç eden, sendikaları etkisizleştiren ve sermaye karşısında emekçileri çıplak hale getiren bir sınıf kırım aracıdır. Yasak kararlarının en çok alındığı sektörlerin yüksek kâr oranına sahip stratejik sektörler olması tesadüf değildir: cam, enerji, maden, metal, havacılık, sağlık…

Devletin sermaye adına grevleri engellemesi, yalnızca ekonomik değil, doğrudan politik bir tercihtir.

Milli Güvenlik Yalanı ve Sınıf Gerçeği

Milliyetçiliğin ideolojik işlevi ve burjuva devletin sınıf karakteri

“Milli güvenlik” gerekçesiyle kamu maden işçilerinin grevinin yasaklanması, yalnızca hukuki ya da idari bir mesele değildir; bu karar, burjuva devletin sınıf karakterinin ve burjuva ideolojinin gerçek işlevinin çıplak bir ifşasıdır.

Burjuva Devletin Gerçek Niteliği

Marksist teoriye göre devlet, toplumun uzlaşmaz sınıflara bölünmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenliğini örgütleyen baskı aygıtıdır. Modern kapitalist devlette bu egemen sınıf burjuvazidir. Devletin yasaları, ordusu, polisi, mahkemeleri, hatta ideolojik aygıtları (eğitim, medya, din, aile vb.) bu egemenliğin sürdürülmesine hizmet eder.
Dolayısıyla grev yasağı bir istisna değil, kapitalist devletin sınıf doğasının ta kendisidir.
Burjuvazinin çıkarlarına dokunan her işçi eylemi, “milli güvenlik”, “ekonomik istikrar” veya “kamu düzeni” bahanesiyle bastırılır. Bu kavramlar sınıfsal içerikten arındırılmış gibi sunulur, ancak gerçekte egemen sınıfın düzeninin korunmasını ifade eder.

Milliyetçilik: Egemen Sınıfın Büyülü Silahı

Burjuvazi, kendi çıkarlarını “milli çıkar” olarak yutturarak işçi sınıfını ideolojik olarak zincirler. İşçiye “milli üretim”, “yerli kalkınma”, “vatan savunması” nutuklarıyla fedakârlık dayatılırken, aynı “milli sermaye” işçiyi grevsiz, sendikasız, güvencesiz çalıştırmak için devletin zor aygıtlarına başvurur.

Milliyetçilik, burjuva sınıfın işçi sınıfı üzerindeki hâkimiyetini meşrulaştıran bir bilinç biçimidir.
Proletaryayı “millet” kisvesiyle bölerek sınıfsal çıkarlarını unutturur. Türk işçisinin Kürt işçiye, Sünnî işçinin Alevî işçiye, göçmen işçiye düşman edilmesi tam da bu ideolojik kurgunun ürünüdür.

“Milli” Maskeli Solculuk: Reformizmin Burjuvaziye Bağlı Yüzü

“Milli sol”, “yurtsever sosyalizm”, “yerli-milli sendikacılık” gibi akımlar, bu ideolojik düzenin sol versiyonudur. Gerçekte bunlar, burjuva devletin baskıcı aygıtlarıyla açık bir kopuş değil, onunla uyumlanma projeleridir.

“Milli çıkarlar için üretim” diyerek grevsizliği meşrulaştırırlar.

“Ulusal sanayiyi koruyalım” diyerek sermayenin kârlarını güvence altına alırlar.

“Devletin bekasına zarar vermeyelim” diyerek grevlerin bastırılmasını sineye çekerler.

Oysa işçi sınıfının milli çıkarı yoktur. Onun çıkarları uluslararası sınıf kardeşliğiyle, enternasyonal devrimci mücadeleyle tanımlanabilir.
Vatan patronundur.
Milli güvenlik onun kârıdır.
Devlet, bu sömürüyü sürdürmek için vardır.

Proleter Enternasyonalizm: Bu Düzenin Panzehiri

Emekçilerin grev hakkı, çalışma koşulları ve özgürlükleri ancak uluslararası sınıf dayanışması ve devrimci örgütlenme ile güvence altına alınabilir.
TÜRK-İŞ’in “millî sorumluluk” adına grev karşısında sessiz kalması da, sosyal demokrasinin reformist çıkmazları da, “ulusal sosyalist” pozlar takınanların devletle kurduğu uzlaşmacı ilişkiler de ancak burjuva düzenin tahkimine hizmet eder.

Burjuvazinin “vatan”ı, bizim zincirimizdir.
İşçi sınıfının vatanı, enternasyonal devrimdir.

Sendikal Bürokrasi ve Düzenle Uyum – Türk-İş ve Maden-İş’in Tavrı

Kamu işçilerinin grev hakkı, bir kez daha sermaye devleti tarafından ayaklar altına alınırken, sendikal bürokrasinin tutumu da sermaye düzeniyle nasıl iç içe geçtiğini, düzenin gardiyanlığını üstlenme görevini nasıl sadakatle yerine getirdiğini açıkça ortaya koydu.
Yedi aydır devam eden kamu işçilerinin Toplu İş Sözleşmesi (TİS) süreci, yaklaşık 600 bini aşkın işçiyi, 500 işyerini kapsıyor. Bu süreç boyunca sonuç alınamaması bir tesadüf değil; Türk-İş ve bağlı sendikaların sınıf işbirlikçi çizgisinin doğrudan bir sonucudur. Patronlarla pazarlığı sürekli uzatarak işçileri oyalayan, taban inisiyatifini bastıran sendika bürokrasisi, grev kararını da göstermelik bir şekilde almış, hükümetin grev yasağını fırsata çevirmiştir.

Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ın yaptığı açıklama bu gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor:

> “Ne yapılması gerekiyorsa yaptık. 19 eylem biçimiyle kırmadan dökmeden tepkimizi gösterdik.”
Bu açıklamanın tercümesi şudur: “İşçilerin gazını aldık, mücadeleci görünmeye çalıştık, ancak fiili grev yerine gösteri simülasyonlarıyla yetinip devletin kararına razı olduk. Erdoğan, grev yasağıyla bizi işçilerin öfkesinden kurtardı.” Atalay’ın bu sözleri, Türkiye sendikal hareketindeki bürokratik kastın gerçek rolünü, yani düzenin kriz anlarında sınıf öfkesini soğurma görevini, bir kez daha teyit etmiştir.

Benzer bir çerçevede, Türkiye Maden İşçileri Sendikası da yaptığı uzun açıklamayla grev yasağını protesto etmiş gibi görünmekte, ancak fiiliyatta hiçbir şekilde yasaklara karşı direniş çağrısı yapmamaktadır. Açıklamada “yerin yüzlerce metre altında emek veren madencilerin hakları gasp ediliyor, bu karar kabul edilemez” denilse de, önerilen yol yalnızca bürokratik ve hukuki süreçlere teslimiyettir:

> “Tüm hukuki merciler nezdinde yasal mücadelemizi başlatacak, Anayasal haklarımızın gasp edilmesine asla izin vermeyeceğiz.”

Grev Yasakları ve Devletin Tarafsızlığı Miti

Burjuva demokrasisinin en kutsal yalanlarından biri, devletin emek-sermaye çatışmasında tarafsız bir hakem olduğu mitidir. Oysa Türkiye’de grev yasakları, bu yalanın en çıplak ve kaba şekilde çöktüğü anları temsil eder. Grev hakkı, burjuva hukukuna göre bile “anayasal bir hak” olarak tanımlanmasına rağmen, iktidarın siyasi kararlarıyla sistematik biçimde askıya alınmaktadır. Grev yasağı, kapitalist devletin sınıf karakterinin pratikteki en net ifadesidir.
Kamu işçilerinin toplu sözleşme süreci bu gerçeği yeniden gözler önüne sermiştir. 600 binden fazla kamu işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi süreci, 7 ay boyunca hükümetin oyalamalarıyla ilerlemiş, Türk-İş’in uzlaşmacı bürokrasisi ise bu süreci kitle eylemleriyle zorlamamış, grev tehdidini yalnızca sözde bir koz olarak masada tutmuştur. Nihayet grev kararı alındığında, devlet bir kez daha devreye girmiş, 1 Temmuz 2025 tarihli Cumhurbaşkanı kararnamesiyle grev yasaklanmıştır. Yasakta “genel sağlığı ve millî güvenliği bozucu” gerekçeler öne sürülmüştür. Bu kararnamenin gerekçesini kamuoyuna açıklama ihtiyacı bile hissedilmemiştir. Grev yasağı kararının ardından, Türk-İş Başkanı Ergin Atalay’ın şu sözleri, sendikal bürokrasinin devletle nasıl uyum içinde çalıştığını ortaya koymaktadır:

> “Ne yapılması gerekiyorsa yaptık. 19 eylem biçimiyle kırmadan dökmeden tepkimizi gösterdik.”

Bu söz, burjuva düzenin işçi sınıfı içerisindeki baş gardiyanlarının kendi rollerini ne kadar içselleştirdiklerinin göstergesidir. Atalay’ın “kırmadan dökmeden” dediği şey, işçilerin öfkesini pasif etkinliklere kanalize edip eylemsizleştirmek, devletin grev yasağını zımnen kabul etmek ve işçilerin militan enerjisini boğmak anlamına gelir. Gerçek şu ki, grev yasağı Türk-İş ve bağlı sendikalar için bir lütuf olmuş, onları grev sorumluluğundan kurtarmıştır.
Maden-İş’in açıklaması ise sermaye-devlet-sendika üçgenindeki trajediyi dramatik bir dille ifade eder. Madenciler adına yapılan açıklamada, grev yasağı “anayasal haklara darbe” olarak tanımlanırken, bu yasağa karşı hiçbir fiili direniş çağrısı yapılmamış, mücadele “hukuki yollarla” sürdürüleceği söylenmiştir. Açıklama sert ifadelerle yazılmış olsa da bu yalnızca bir söylem düzeyinde kalmış, özünde şu mesaj verilmiştir: “Erdoğan grevi yasakladı, biz de yargıya başvuracağız.” Oysa Erdoğan’ı o grev yasağını almaya cesaretlendiren şey, yıllardır grev yasağına karşı dişe diş mücadele etmeyen, grev hakkı için sokağı zorlamayan bu uzlaşmacı sendikal çizgidir.

Grev yasağının uygulanış biçimi, Türkiye’de devletin sermayenin doğrudan bir temsilcisi olarak işlediğini net biçimde göstermektedir. Devlet, sözleşme masasına işveren olarak oturmakta; grevle karşılaşınca, yasaklama yetkisini kullanarak sınıf mücadelesini hileyle bastırmaktadır. Böyle bir tabloda, devletin “hakemliği” bir maskedir, gerçek işlevi işçi sınıfını disipline etmektir.

Grev hakkının fiilen kaldırıldığı bir rejimde, anayasal haklardan söz etmek yalnızca bir aldatmacadır. AKP iktidarı boyunca tam 20’den fazla grev, “genel sağlık ve milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanmış, anayasa sistematik biçimde askıya alınmıştır. Bu yasaklar, işçi sınıfının grev hakkına sahip çıkma kararlılığını gösterememesi ve sendikal önderliklerin bu yasağı fiili mücadeleyle delmemesi sayesinde kalıcılaşmıştır.

Kapitalizmde grev hakkı, yalnızca işçilerin kendi militan gücüyle var olabilir. Devletin lütfedeceği bir hak değil, ancak zorla alınıp korunabilecek bir mevzidir. Grev yasaklarına karşı tek gerçek yanıt, grev yasağını grevle aşma iradesidir. Fiili, meşru, militan bir işçi hareketi olmaksızın grev hakkı her an gasp edilmeye açık bir biçimde kalacaktır.

Grev Yasaklarını Meşrulaştıranlar

Reformizm, Hukukçuluk ve Muhalefetin Sessizliği

Grev yasakları yalnızca bir otoriterlik meselesi değildir. Bu yasakların kalıcılaşmasının ardında, yalnızca Cumhurbaşkanlığı kararnameleri değil, aynı zamanda grev hakkına dişe diş sahip çıkmayan muhalif siyasetler, sendikal reformizm ve liberal hukukçuluk da vardır. Devletin grev hakkını gasp eden kararları, yalnızca uygulayanlar eliyle değil, sessiz kalanlar, “hukuka havale edenler” ve “toplum huzuru adına anlayışla karşılayanlar” eliyle de güç bulur.
Reformist solun grev yasakları karşısındaki temel refleksi, hukukî prosedürlere bağlılık ve temsili siyaset zemininde tepkiselliktir. Grev hakkı, bu anlayış için bir sınıf savaşı aracı değil, anayasal bir dilekçe hakkına indirgenmiştir. Yasak geldiğinde, reformistler önce “kınar”, sonra “hukuk yollarına başvuracağız” der. Yani Erdoğan’ın grev yasağına işçilerin fiili cevabını örgütlemek yerine, grev hakkını devlete şikâyet etmeyi tercih ederler.

Örneğin CHP, son kamu grev yasağında bir açıklama bile yapmamıştır. Emekten yana olduğunu söyleyen milletvekilleri bile bu konuda sessizliğe bürünmüş, iktidarın grev yasağı, “toplumsal istikrar” adına sineye çekilmiştir. Çünkü düzen muhalefeti için grevler, “ekonomik istikrarsızlık”, “yatırımcı kaçırma riski” ve “seçim dengelerini bozacak gerilim” anlamına gelir. CHP için grev hakkı, seçim bildirgelerine yazılacak ama uygulanması istenmeyen bir temennidir.

Sendikal reformizmin hukuka tapan yaklaşımı, grev hakkını fiilen imkânsızlaştırır. Yasak geldiğinde, sendika bürokrasisi üyelerine “yargı sürecini bekleyelim” der. Oysa yargıdan çıkacak her karar, ya gecikmiş ya da hükümetin lehine olur. Bu anlayış, mücadeleyi sokakta değil mahkeme salonlarında vermeye yönlendirerek işçilerin öz örgütlenme kapasitesini köreltir. Grev bir hak değil, bir “izin” gibi gösterilir.

Bu pasifist anlayışın gerisinde, devletin tarafsızlığına duyulan sahte bir inanç yatar. Oysa aynı devlet, işçilerin hakkını gasp edenin ta kendisidir. Grev hakkını kullanmak için devletten “izin bekleyen” bir işçi hareketi, daha baştan teslim bayrağını çekmiştir.

Öte yandan bazı sosyalist çevreler, grev yasaklarını ajitasyonla kınasa da fiili grevlerin örülmesi için somut bir çağrı yapmaz. Bürokratik sendikaları aşmak için taban örgütlenmelerini inşa etmek yerine “birlik”, “dayanışma”, “kamuoyu baskısı” gibi muğlak sloganlarla durumu geçiştirirler. Oysa grev yasağına karşı tek gerçek çözüm, taban inisiyatiflerinin grev hakkını fiilen savunması, yasağı tanımadan üretimden gelen gücün kullanılmasıdır.
Grev hakkı, parlamentoda değil, sokakta savunulabilir. Hukuk devletine yapılan güzellemelerle, anayasa vurgularıyla, işçilerin mücadele gücü değil ancak pasifliği artırılır. Hukuku mücadeleyle kazanılacak bir alan olarak görmek yerine hukuka havale etmek, işçi sınıfını siyasal özne olmaktan çıkarır. Bu da burjuvazinin en çok istediği şeydir.

Grev Yasaklarına Karşı Fiili ve Meşru Direniş

Grev hakkı, kapitalist düzende kâğıt üzerinde tanınsa da, işçi sınıfı bu hakkı yalnızca mücadeleyle elde tutabilir. Türkiye’de grev hakkı, anayasal bir güvence değil, yürütme organının keyfî kararlarıyla askıya alınan bir lütfa dönüştürülmüştür. Bu koşullarda, grev hakkını savunmanın tek gerçek yolu fiili ve meşru mücadeledir.
Burjuvazi için grev yasakları, sınıf savaşının bir taktik silahıdır. Emekçi sınıfların mücadele kapasitesini kırmak, ücret taleplerini bastırmak ve işçilerin bağımsız örgütlülüğünü zayıflatmak için başvurulan doğrudan bir devlet terörüdür. Ancak bu teröre karşı “hukuk içinde kalma”, “demokratik kamuoyu oluşturma” gibi pasif tepkiler değil, fiili ve örgütlü direniş tek çaredir.

Yasakları Tanımamak: Hak Meşruluğunun Fiilî Temelidir

Fiilî meşruluk, yalnızca grev yasaklarında değil, tüm işçi haklarında tarihsel bir gerçekliktir. Sendikalar, toplu sözleşme, 8 saatlik iş günü… Tüm bunlar önce yasa dışı yollarla kazanılmış, sonra yasallaştırılmıştır. Eğer işçi sınıfı grev hakkını yineleyecekse, bu ancak yasaklara rağmen greve çıkarak, fiilî durum yaratarak başarılabilir.
Maden işçilerinin grevi bu açıdan bir eşiği ifade edebilir. Eğer bu grev yasaklara rağmen sürdürülseydi, bu, tüm sektörlerdeki işçilere bir örnek oluşturur, bir sınıf morali yaratırdı. Yasaklara karşı susmak ve dağılmak, yalnızca bugünün değil, geleceğin mücadele dinamiklerini de baltalar.

Taban Örgütlenmeleri ve Sendika Bürokasisinin Aşılması

Fiili mücadele, yalnızca cesaretle değil, örgütlülükle mümkündür. Grev hakkını savunmak için işyerlerinden mahallelere dek geniş bir ağ kurmak, taban komiteleri, grev meclisleri oluşturmak gerekir. Bu meclisler, sendika yönetimlerinden bağımsız olmalı, karar alma süreçlerinde doğrudan katılımı esas almalıdır. Türk-İş gibi devletle uzlaşmış, işçi sınıfını pasifleştiren sendikal konfederasyonlar fiili mücadeleye öncülük edemez. Fiilî grev hakkı mücadelesi, bu sendikal aristokrasiyi aşan, doğrudan işçi inisiyatiflerine dayanan bir örgütlenmeyle örülebilir. Bu, aynı zamanda sendikal harekette devrimci bir kopuşun yoludur.

Grev, Bir Üretimden Gelen Güçtür – Slogan Değil!

Fiili grev hakkı, soyut bir ajitasyon değildir. Üretimi durdurmak, işyerinde fiilen çalışmayı bırakmak, makineleri susturmak, patrona ve devlete doğrudan mesaj vermektir. Grev yasaklarına karşı fiili mücadele demek, yasağı tanımamak ve bunun bedelini örgütlü şekilde göğüslemek demektir. Bu yolla sadece mevcut haklar korunmaz, yeni hakların zemini de oluşturulur.

Grev hakkını gerçekten savunmak isteyenlerin önünde iki seçenek vardır:

Ya yasağı kabul edip geri çekilmek,

Ya yasağı tanımayıp sınıf bilinciyle ve örgütlü güçle karşı koymak.

Bu yol kolay değildir ama başka bir yol da yoktur.

Grev Hakkı Mücadelesinde Devrimci Program

Burjuva düzenin grev yasakları karşısında işçi sınıfı, yalnızca tepki göstererek değil, devrimci bir mücadele programıyla yanıt vermek zorundadır. Grev hakkı için mücadele, yalnızca bir sendikal hak talebi değil, sınıfın siyasal bağımsızlığı için verilen stratejik bir savaştır.

Grev Yasaklarına Karşı Devrimci Talepler

1. Tüm Grev Yasakları Derhâl Kaldırılsın!

Grev hakkı hiçbir koşula bağlanamaz. “Milli güvenlik”, “genel sağlık”, “stratejik sektör” gibi soyut gerekçelerle grev hakkının gasp edilmesi, doğrudan sınıf düşmanlığıdır.
Grev hakkı evrenseldir, yasaklanamaz, ertelenemez.

2. Grev Kararları Taban Meclislerinde Alınsın!
Sendika bürokrasisinin pazarlık aracı haline getirdiği grev kararları, işyeri komiteleri ve grev meclislerinin doğrudan kararıyla alınmalıdır. Temsilciler geri çağrılabilir olmalı, karar süreçleri doğrudan demokrasiyi esas almalıdır.

3. Grev Kırıcılarına, Patronlara ve Devlet Gücüne Karşı İşçi Savunma Komiteleri Kurulsun!

Grev esnasında kolluk kuvvetleri, özel güvenlik ve sivil faşist çetelerle yapılan saldırılara karşı işçilerin özsavunma hakkı vardır. Bu hakkın uygulanması için disiplinli, örgütlü ve kolektif savunma komiteleri oluşturulmalıdır.
4. Grev Süresince Ücret Garantisi: Grev Sandıkları ve Dayanışma Ağı Kurulsun!

İşçiler grevdeyken açlığa mahkûm ediliyor. Bunun için yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde grev sandıkları kurulmalı. Diğer işkolları ve halk kesimleriyle dayanışma ağları örülmeli. Bu ağlar, grevlerin toplumsallaşmasını sağlar.

Fiilî Mücadele, Devrimci Siyasetle Bütünleşmeli

Grev hakkı için verilen mücadele, eninde sonunda burjuva hukukunun sınırlarına çarpar. O hâlde bu mücadele yalnızca yasal zeminde değil, devrimci sınıf siyasetinin önderliğiyle sürmelidir.
Grev yasaklarına karşı verilen her direniş, işçi sınıfını siyasal olarak eğitir. Bu eğitim, sınıfı yalnızca sendikal kazanımlar için değil, siyasal iktidar mücadelesine de hazırlar. Çünkü grev hakkı, nihai olarak üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorusuyla karşı karşıya gelir.

Ve bu sorunun tek devrimci çözümü şudur:

> Tüm üretim araçları işçi denetiminde kamulaştırılsın! İşçi konseyleri iktidarı!

Enternasyonal Sınıf Dayanışması: Grev Hakkı Evrenseldir

Türkiye’de grev hakkı gasp edilen maden işçileriyle, Fransa’da, Hindistan’da, Güney Kore’de benzer mücadeleler veren işçilerin davası ortaktır. Grev hakkı mücadelesi, sınırları aşar. O hâlde bu mücadele, enternasyonal sınıf dayanışmasıyla örülmeli, grevci işçiler arasında doğrudan bağlar kurulmalıdır.

Sonuç: Sınıfın Bağımsız, Devrimci Gücü İnşa Edilmeden Grev Hakkı Korunamaz!

Sendikal ihanet, devletin grev düşmanlığı, sermaye medyasının manipülasyonu… Tüm bunlara karşı tek çözüm: İşçi sınıfının devrimci öncüsünün inşasıdır.

Bu öncünün temel görevi:

İşçi sınıfını bağımsız sınıf kimliğiyle örgütlemek,

Grev hakkını savunurken burjuva devletle uzlaşmamak,

Her grevi, her direnişi, işçi iktidarı mücadelesine bağlamaktır.
Grev hakkını savunmak, üretimden gelen gücü devrim için seferber etmektir!
Burjuvazinin yasalarına değil, işçi sınıfının tarihsel haklarına dayanıyoruz.
Bu hakları yasaklayan devlete karşı, devrimci sınıf iktidarını savunuyoruz!