Kriz derinleştikçe sermaye düzeni yalnızca ekonomik araçlarla yetinmiyor; doğrudan zor aygıtlarını devreye sokuyor. Devletin baskı mekanizmaları açık biçimde vites yükseltmiş durumda. Artık mesele tekil hak ihlalleri değil; işçi sınıfının örgütlenme kapasitesini hedef alan sistematik bir yönelimle karşı karşıyayız.
Bu yönelimin en somut örneklerinden biri Başaran Aksu’nun tutuklanmasıdır. Kısa süre önce Mehmet Türkmen’in hedef alınmasıyla birlikte düşünüldüğünde, tablo nettir: Mücadeleci işçi örgütlenmeleri doğrudan baskı altına alınmaktadır.
Bu yaşananlar ne tesadüftür ne de münferit olaylar zinciridir. Aksine, kriz koşullarında işçi sınıfının bağımsız örgütlenme eğilimini bastırmaya dönük bilinçli ve süreklilik taşıyan bir saldırı hattının parçalarıdır.
Hedef açıktır: bürokratikleşmemiş, taban inisiyatifine dayanan, fiili ve mücadeleci işçi örgütlenmeleri. Sermaye açısından asıl tehdit, kontrol edilebilir yapılar değil; doğrudan işçilerin inisiyatif aldığı, hızla yayılabilen ve üretim süreçlerini kesintiye uğratma kapasitesine sahip örgütlenmelerdir.
Son dönemdeki gelişmeler bunu açık biçimde doğruluyor. Grev yasakları artık istisna değil, yönetim biçimidir. En temel örgütlenme girişimleri dahi işten atma, baskı ve tehditlerle karşılanmakta; sendikal faaliyet yürütenler ise doğrudan gözaltı ve tutuklama riskiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Bu durum yeni bir eşiğe işaret ediyor: Artık yalnızca eylemler değil, örgütlenmenin kendisi hedef alınmaktadır. İşçilerin bir araya gelmesi, ortak hareket etmesi ve bağımsız hatlar kurması sistem açısından doğrudan “tehdit” olarak kodlanmaktadır.
Daha da çarpıcı olan, bu sürecin yalnızca devlet aygıtının “kendiliğinden refleksi” olmamasıdır. Artık süreç, sermayenin ihtiyaçlarıyla doğrudan uyumlu biçimde işlemektedir. Şirketler ve holdingler, işçi direnişlerini açıkça hedef gösterebilmekte; bu hedef göstermeler kısa süre içinde yargı ve kolluk süreçlerine dönüşmektedir.
Başaran Aksu’nun tutuklanması da bu bağlamdan bağımsız değildir. İşçi örgütlenmesinin yoğunlaştığı alanlarda faaliyet yürüten, direnişlerle bağ kuran ve bu mücadeleleri görünür kılan bir sendikal hattın hedef alınması, sermaye çıkarlarıyla doğrudan örtüşmektedir.
Bu durum, devlet ile sermaye arasındaki ilişkinin niteliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Yargıdan kolluk güçlerine kadar uzanan mekanizmalar, “kamu düzeni” adına değil; üretimin ve kârın sürekliliğini sağlamak adına devreye sokulmaktadır.
Ortaya çıkan tablo nettir:
Tutuklamalar yalnızca hukuki süreçler değil, sınıfsal tercihlerdir.
Soruşturmalar yalnızca suç iddialarıyla değil, sermayenin ihtiyaçlarıyla şekillenmektedir.
Dolayısıyla karşımızda bağımsız bir hukuk düzeni değil; sermaye düzeninin doğrudan uzantısı olarak işleyen bir baskı mekanizması vardır.
Bu tablo yalnızca son tutuklamalarla açıklanamaz. Yaşananlar, derinleşen ekonomik krizin ve keskinleşen sınıf çelişkilerinin ürünüdür. Enflasyon, güvencesizlik ve yoksullaşma arttıkça işçi sınıfının tepkisi birikmekte; bu tepki zaman zaman fiili direnişlere ve örgütlenme arayışlarına dönüşmektedir.
Tam da bu nedenle devletin refleksi sertleşmektedir: Yasaklar, kriminalizasyon ve baskı politikaları yaygınlaşmaktadır. Grevler ertelenmekte ya da yasaklanmakta; en basit hak arama girişimleri bile “kamu düzenine tehdit” olarak damgalanmaktadır.
Bu süreç yalnızca fabrika ve işyerleriyle sınırlı değildir. Yaşam alanlarını savunan köylülerin direnişleriyle güvencesiz işçilerin mücadeleleri giderek daha fazla kesişmektedir. Akbelen Ormanı bu açıdan çarpıcı bir örnektir: enerji ve maden politikalarına karşı bir yaşam savunusu, aynı zamanda emek mücadelesiyle birleşmektedir.
Bu nedenle ortaya çıkan tablo çelişkilidir ama nettir:
Kriz derinleştikçe yalnızca yoksulluk değil, buna karşı gelişen mücadele potansiyeli de büyür. Ve bu büyüme, baskının da aynı oranda sertleşmesine yol açar.
Bir yanda açık bir gerçek vardır: Baskının olağanlaşması, tutuklamaların sıradanlaşması ve işçi örgütlenmesinin kriminalize edilmesi, gelecekteki mücadele alanlarını daraltmayı hedefler.
Diğer yanda ise daha temel bir gerçek vardır: Bu ölçekte baskı, aynı zamanda kontrol kaybı korkusunun ifadesidir.
Sermaye düzeni, kriz koşullarında rıza üretme kapasitesini kaybettikçe daha çıplak bir zor kullanımına yönelmektedir. Bu da aslında bir gücün değil, bir zayıflığın göstergesidir.
Bugün yaşanan saldırılar karşısında mesele yalnızca teşhir değildir; buna karşı örgütlü bir yanıt üretmektir. Parçalı tepkiler ve dağınık direnişler bu baskı rejimini durduramaz.
Bu nedenle ihtiyaç açıktır: İşyerlerinde taban komiteleri, güvencesiz emek alanlarında örgütlenme ağları ve mücadeleci sendikal hatların güçlendirilmesi. Bürokratikleşmiş yapılar değil, doğrudan işçilerin iradesine dayanan örgütlenmeler bu dönemin temel ihtiyacıdır.
Grev yasakları ve baskılar artarken değişmeyen gerçek şudur: Üretimi durduran güç örgütlü işçi sınıfıdır. Bu nedenle saldırılar aynı zamanda korkunun da ifadesidir.
Sonuç açıktır:
İşçi örgütlemek suç değildir.
Suç olan, sömürü düzenini ayakta tutan mekanizmalardır.
Ve tarih defalarca göstermiştir ki, baskının yoğunlaştığı yerde mücadele ya bastırılır ya da daha güçlü biçimde yeniden doğar.
Bugün görev, bu yeniden doğuşu örgütlü bir hatta çevirebilmektir.