Temmuz 2026’da Ankara’da bir NATO Zirvesigerçekleştirilecektir. Bu zirveye NATO üyesi ülkelerin devlet başkanları, hükümet temsilcileri ve ittifakın askeri-siyasi karar alıcı organları katılacaktır. Zirvenin temel gündemi, resmi açıklamalara göre “güvenlik politikalarının koordinasyonu”, “savunma stratejilerinin güncellenmesi” ve “bölgesel kriz alanlarının değerlendirilmesi” olarak tanımlanmaktadır.
Ancak bu tür zirveler yalnızca diplomatik toplantılar değildir. NATO gibi askeri-siyasi ittifakların zirveleri, dünya ölçeğinde süren güç rekabetinin, askeri planlamanın ve savaş stratejilerinin koordine edildiği merkezî mekanizmalardır. Emperyalist haydutların yeni planlar ve stratejiler belirlediği organizasyonlardır. Ankara’da gerçekleştirilecek bu toplantı da, küresel ölçekte tırmanan emperyalist gerilimlerleri derinleştiren
eylem planlarının somutlanmasıdır. Bugün Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışma alanları, Kafkasya hattındaki gerilimler ve Asya-Pasifik’te artan askerî yığınaklanma, dünya genelinde militarizmin yeniden yükseldiğini göstermektedir. Silahlanma harcamaları tarihsel olarak en yüksek seviyelere ulaşırken, devletler bütçelerini giderek daha büyük ölçüde askeri alanlara yönlendirmektedir. Bu çerçevede NATO Zirvesi, yalnızca mevcut krizlerin “değerlendirildiği” bir toplantı değil, aynı zamanda bu krizlerin yönetildiği ve derinleştirildiği politik bir koordinasyon mekanizmasıdır. Zirve, barışın inşa edildiği bir alan değil; savaş politikalarının planlandığı, güncellendiği ve meşrulaştırıldığı bir merkez işlevi görmektedir.
Dolayısıyla Ankara’da yapılacak bu toplantı, basit bir diplomatik buluşma değil, küresel savaş düzeninin yeniden üretildiği bir siyasal momenttir. Militarizmin yükselişi ile sosyal hakların gerilemesi, savaş ekonomisi ile yoksullaşma arasındaki bağ bu tür toplantılarda kurumsal bir biçim almaktadır.

NATO’NUN TARİHSEL İŞLEVİ: KÜRESEL KARŞI DEVRİMİN ASKERİ İTTİFAKI

NATO, resmi propaganda metinlerinde ve egemen medya tarafından çoğu zaman “savunma amaçlı bir güvenlik ittifakı” olarak sunulur. Oysa NATO’nun tarihi incelendiğinde karşımıza çıkan şey, barışı korumak için kurulmuş tarafsız bir örgüt değil; kapitalist düzeni korumak için oluşturulmuş uluslararası bir askerî-siyasi bloktur. 1949 yılında kurulan NATO’nun resmi kuruluş gerekçesi Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu iddia edilen tehditti. Daha kuruluş aşamasında örgütün varlık nedeni, sosyalizmin ve devrimci hareketlerin yayılmasını engellemek olarak tanımlanıyordu. Bu nedenle NATO’nun tarihi, yalnızca devletler arası bir askerî ittifakın tarihi değil, aynı zamanda dünya ölçeğinde yürütülen karşı-devrimci bir stratejinin tarihidir.
NATO’nun ortaya çıkışı aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD emperyalizminin kapitalist dünyanın tartışmasız lider gücü haline gelmesiyle yakından bağlantılıdır. Savaşın ardından ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan rakipsiz bir üstünlük elde eden ABD, yalnızca yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurmakla kalmadı; aynı zamanda bu düzeni koruyacak askerî ve siyasi mekanizmaları da inşa etti. Marshall Planı Avrupa kapitalizminin yeniden yapılandırılmasının ekonomik ayağını oluştururken, NATO bu yeniden yapılanmanın askerî ayağını oluşturdu. Bu nedenle NATO, yalnızca birçok kapitalist devletin oluşturduğu bir ittifak değil, aynı zamanda ABD emperyalizminin küresel hegemonyasının temel dayanaklarından biri haline geldi. NATO’nun komuta yapısından askerî doktrinlerine, silah sistemlerinden stratejik yönelimlerine kadar hemen her alanda ABD belirleyici bir ağırlığa sahip oldu. Avrupa burjuvazilerinin kendi çıkarları ve hesapları bulunsa da, NATO’nun tarihsel gelişiminde yön verici güç esas olarak ABD emperyalizmi olmuştur. ABD emperyalizmi NATO aracılığıyla yalnızca rakip devletlere karşı değil, aynı zamanda kapitalist dünya sisteminin istikrarını tehdit eden devrimci hareketlere karşı da ortak bir müdahale zemini yaratmayı hedefliyordu. ÜÜstelik NATO’nun kuruluşu sırasında Sovyet bürokrasisinin resmi çizgisi dünya devrimini ilerletmek değil, emperyalist devletlerle “barış içinde bir arada yaşama” siyasetiydi. Stalinist bürokrasi çoktan dünya devrimi perspektifinden uzaklaşmış, kendi devlet çıkarlarını korumaya yönelmişti. Buna rağmen emperyalist burjuvazi, Avrupa’dan Asya’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada işçi sınıfının, sömürge halklarının ve ezilenlerin mücadelelerinden korkuyordu. NATO’nun kuruluşunda belirleyici olan da tam olarak bu korkuydu. Çünkü emperyalist devletler çok iyi biliyordu ki savaş sonrasında dünya değişmişti. Faşizme karşı mücadelelerin içinden çıkan milyonlarca işçi, yoksul köylü ve ezilen halk daha eşit, daha özgür bir dünya talep ediyordu. Avrupa’nın birçok ülkesinde güçlü işçi hareketleri yükseliyor, sömürge halkları bağımsızlık mücadelelerine girişiyor, devrim düşüncesi milyonlarca insanın gözünde gerçek bir seçenek haline geliyordu. NATO, işte bu tarihsel momentte, kapitalist düzenin uluslararası ölçekte silahlı sigortası olarak sahneye çıktı. Soğuk Savaş boyunca NATO’nun faaliyetleri de bu gerçeği doğruladı. NATO yalnızca askerî üslerden, savaş planlarından ve ortak tatbikatlardan ibaret değildi. Dünyanın birçok ülkesinde anti-komünist operasyonların, gizli ağların, sivil faşist, karşı-devrimci müdahalelerin arkasında NATO’nun oluşturduğu siyasi-askeri mimari bulunuyordu. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde kurulan Gladyo tipi gizli yapılanmalar, olası bir Sovyet işgaline karşı hazırlanmış savunma ağları olarak sunuldu. Ancak zaman içerisinde bu yapıların işçi hareketlerine, komünist örgütlere ve toplumsal muhalefete karşı kullanılan karanlık mekanizmalara dönüştüğü ortaya çıktı. Provokasyonlar, faili meçhul saldırılar, anti-komünist kampanyalar ve devlet içindeki gizli örgütlenmeler, NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki karşı-devrimci pratiğinin ayrılmaz parçaları haline geldi. Bu mekanizmalar yalnızca dış tehditlere karşı değil, grevlere, işçi örgütlenmelerine ve devrimci hareketlere karşı da kullanıldı. Bu süreç Türkiye’de de farklı işlemedi. NATO üyeliğinin ardından oluşturulan kontrgerilla yapılanmaları, anti-komünist devlet politikaları ve işçi hareketine yönelik baskılar, uzun yıllar boyunca ülkenin siyasal yaşamında önemli bir rol oynadı. Türkiye, NATO’nun çevresinde duran sıradan bir müttefik değil; Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’e açılan konumu nedeniyle ittifakın en stratejik üyelerinden biri oldu. Bu nedenle NATO’nun tarihini Türkiye’nin yakın tarihinden ayırmak mümkün değildir. Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir hatta işçi sınıfının ve ezilen halkların her ileri çıkışı, emperyalist devletlerin ve onların müttefiklerinin ortak müdahaleleriyle karşılaşmıştır. NATO’nun tarihi yalnızca savaşların değil; darbelerin, gizli operasyonların, baskı rejimlerinin ve karşı-devrimci saldırıların da tarihidir. NATO’nun gerçek niteliğini ortaya koyan en önemli olgulardan biri ise Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra yaşandı. Eğer NATO gerçekten yalnızca Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş bir savunma ittifakı olsaydı, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte tarih sahnesinden çekilmesi gerekirdi. Fakat tam tersi oldu. Sovyetler Birliği ortadan kalktı, ancak NATO ortadan kalkmadı. Çünkü NATO’nun varlık nedeni hiçbir zaman yalnızca Sovyetler Birliği olmadı. Aksine daha da büyüdü, yeni üyeler aldı, yeni üsler kurdu ve müdahale alanlarını genişletti. Bu durum NATO’nun gerçek işlevini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Sorun hiçbir zaman yalnızca Sovyetler Birliği değildi. Sorun, emperyalist düzenin kendi çıkarlarını dünya ölçeğinde koruma ihtiyacıydı. Bu nedenle NATO, Yugoslavya’nın parçalanmasında, Afganistan savaşında, Libya’nın yıkımında ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki askerî müdahalelerde aktif roller üstlendi. Soğuk Savaş sona erdi, fakat NATO’nun savaşları sona ermedi. Bugün de durum farklı değildir. NATO, Karadeniz’den Baltıklar’a, Orta Doğu’dan Asya-Pasifik’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada askerî yığınaklarını artırmakta, silahlanma yarışını körüklemekte ve dünya çapında militarizmin büyümesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki yıkım, Gazze’de süren yıkım ve kitlesel katliamlar ve Asya-Pasifik’te yükselen gerilimler, birbirinden kopuk olaylar değil; aynı küresel rekabet düzeninin farklı cepheleridir. Bugün Ankara’da toplanacak olan NATO zirvesi de bu tarihten kopuk değildir. Aynı örgüt, aynı çıkarlar ve aynı sınıfsal mantıkla hareket etmektedir. Değişen yalnızca savaş cephelerinin coğrafyasıdır; değişmeyen ise NATO’nun kuruluşundan beri taşıdığı tarihsel işlevdir.
NATO’nun tarihi, işçi sınıfının ve ezilen halkların gözünden okunduğunda, “savunma” adı altında örgütlenmiş küresel bir karşı-devrim tarihidir. Dün darbelerin, gizli savaşların ve karşı-devrimci operasyonların arkasında duran güç neyse, bugün savaş bütçelerini büyüten, yeni silahlanma yarışlarını örgütleyen ve dünya halklarını yeni felaketlere sürükleyen güç de odur. Ankara’da toplanacak zirve de bu tarihin yeni bir halkasından başka bir şey değildir. Bu nedenle NATO’ya karşı mücadele, yalnızca bir ittifaka değil; savaşları, sömürüyü ve baskıyı üreten emperyalist düzene karşı mücadeledir.

NATO DIŞARIDA DEĞİL, İÇERİDEDİR

NATO’nun tarihsel işlevini anlamak önemlidir. Ancak NATO’yu yalnızca Washington’da, Brüksel’de veya dünyanın başka yerlerinde bulunan bir dış güç olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü NATO yalnızca dışarıda değildir. NATO içeridedir. Bu gerçek özellikle Türkiye açısından son derece açıktır. Türkiye, NATO’nun pasif bir mağduru değildir. Türkiye burjuvazisi ve Türkiye devleti, NATO’nun dışarıdan baskı yaptığı istemsiz bir kurban değil; bu ittifakın aktif ortaklarından biridir. Yetmiş yılı aşkın süredir NATO’nun parçası olan Türkiye devleti, ittifakın askeri, siyasi ve stratejik mekanizmalarıyla iç içe geçmiş durumdadır. Bunun nedeni yalnızca Türkiye’nin NATO tarafından kullanılması değildir. Aynı zamanda Türkiye egemen sınıflarının da NATO’dan çıkar sağlamasıdır. Türkiye’nin jeopolitik konumu NATO açısından son derece değerlidir. Karadeniz’e açılan boğazlar, Rusya’ya yakınlık, Kafkasya’ya erişim, Orta Doğu’nun merkezindeki konum ve Doğu Akdeniz’deki stratejik rol, Türkiye’yi ittifak açısından vazgeçilmez hale getirmektedir. Ankara’da düzenlenen NATO zirvesi de bunun bir göstergesidir. Türkiye yalnızca bir ev sahibi değildir; emperyalist ittifakın en önemli dayanaklarından biridir. Ancak mesele yalnızca NATO’nun Türkiye’ye verdiği önem değildir. Sorulması gereken başka bir soru vardır:Türkiye burjuvazisi neden NATO’ya bu kadar bağlıdır?
Çünkü NATO, yalnızca ABD emperyalizminin çıkarlarına hizmet eden bir mekanizma değildir. Aynı zamanda Türkiye egemen sınıflarının kendi bölgesel hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırken dayandıkları uluslararası mimarinin önemli bir parçasıdır. Suriye’den Irak’a, Libya’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Afrika’ya kadar uzanan geniş bir hatta Türkiye burjuvazisi kendi ekonomik, siyasi ve askeri nüfuz alanlarını genişletmeye çalışmaktadır. “Bölgesel güç”, “stratejik derinlik”, “mavi vatan”, “neo-Osmanlıcılık” veya başka adlarla sunulan bütün bu projelerin ortak noktası, Türkiye sermayesinin ve devletinin bölgesel etkisini büyütme arayışıdır. Bu nedenle NATO ile Türkiye arasındaki ilişki yalnızca bağımlılık ilişkisi değildir. Aynı zamanda çıkar ortaklığıdır. Tam da bu noktada NATO karşıtlığının karakteri belirleyici hale gelir. Türkiye’de NATO karşıtlığı çoğu zaman milliyetçi bir zeminde ifade edilmektedir. NATO’ya karşı çıkılır; ancak çözüm olarak daha güçlü bir “milli devlet”, daha büyük bir “milli savunma sanayii” veya daha kuvvetli bir “ulusal ordu” önerilir. NATO eleştirilir; fakat onun yerine başka bir jeopolitik eksene yaslanılması savunulur. NATO karşıtlığı, başka burjuva projelerin arkasına yedeklenir. Oysa işçi sınıfının NATO karşıtlığı bunun tam karşısında durur. Çünkü işçi sınıfının çıkarları ile kendi burjuvazisinin çıkarları aynı değildir. İşçi sınıfı açısından sorun yalnızca NATO değildir. Sorun, NATO’yu doğuran ve besleyen emperyalist kapitalist düzendir. Sorun yalnızca Washington değildir. Sorun Ankara’dır da. Sorun yalnızca yabancı generaller değildir. Sorun kendi egemen sınıfının generalleri, patronları ve devlet aygıtıdır da. Bu nedenle enternasyonalist bir NATO karşıtlığı, işçileri kendi burjuvazilerinin arkasında hizaya sokmayı değil, kendi burjuvazilerine karşı bağımsız bir mücadele hattı kurmayı savunur. NATO’ya ve emperyalizme karşı öfkeni kendi burjuva devletine çevir! Çünkü NATO dışarıda değil, içeridedir. NATO yalnızca yabancı üslerde değildir; kendi burjuva devletinin askeri doktrinlerinde, güvenlik politikalarında ve savaş hazırlıklarında da vardır. NATO yalnızca Brüksel’de değildir; Ankara’dadır da. NATO yalnızca emperyalist merkezlerde değildir; işçi sınıfına karşı kullanılan devlet aygıtlarının içerisinde de yaşamaktadır. Bu nedenle NATO’ya karşı mücadele, yalnızca bir dış politika tercihi değildir. Bir sınıf mücadelesi meselesidir.
İşçi sınıfının tarihsel görevi kendi burjuvazisinin peşine takılmak değil, ona karşı mücadele etmektir. Emperyalist bloklardan birini diğerine tercih etmek değil, bütün emperyalist bloklara karşı bağımsız sınıf siyasetini yükseltmektir.
Bu nedenle enternasyonalistlerin şiarı dün olduğu gibi bugün de aynıdır: Esas düşman kendi yurdundadır. Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesi karşısında işçi sınıfının görevi, kendi egemen sınıfının savaş politikalarının arkasında hizalanmak değil; NATO’ya, militarizme ve onları besleyen kapitalist düzene karşı bağımsız sınıf cephesini güçlendirmektir.
Çünkü NATO’yu ayakta tutan yalnızca generaller ve hükümetler değildir. Onu ayakta tutan şey, dünya ölçeğinde hüküm süren sömürü düzenidir. NATO’yu tarihin çöplüğüne gönderecek olan da diplomatik pazarlıklar değil, uluslararası işçi sınıfının örgütlü mücadelesi olacaktır.

MİLİTARİZMİN FATURASINI KİM ÖDÜYOR? SAVAŞ BÜTÇELERİ VE İŞÇİ SINIFI

Egemen sınıflar savaşlardan söz ederken “ulusal güvenlikten”, “savunma ihtiyaçlarından”, “jeopolitik tehditlerden” ve “milli çıkarlardan” bahsederler. Generaller haritaların üzerinde konuşur, hükümetler yeni silah programları açıklar, patronlar ise savunma sanayiinin başarı hikâyelerini anlatır. Fakat bütün bu gösterinin arkasında çoğu zaman gizlenen temel bir gerçek vardır: Savaşların ve silahlanmanın bedelini ödeyenler generaller, patronlar ve siyasetçiler değildir. Bu bedeli işçi sınıfı öder.
Bugün dünya çapında askeri harcamalar tarihsel rekorlar kırmaktadır. NATO ülkeleri silahlanma bütçelerini sürekli artırmakta, yeni savaş uçakları, füze sistemleri, savaş gemileri ve askeri teknolojiler için milyarlarca dolar harcamaktadır. Ankara’da toplanacak NATO zirvesinin temel gündemlerinden biri de bu militarist seferberliğin nasıl genişletileceğidir.
Ancak aynı dönemde dünya işçi sınıfı bambaşka bir tabloyla karşı karşıyadır.
Ücretler erimekte, emeklilik hakları budanmakta, sağlık sistemleri çökertilmekte, eğitim piyasalaştırılmakta ve barınma giderek milyonlarca insan için çözülemez bir sorun haline gelmektedir.
Bir yanda savaş bütçeleri büyürken, diğer yanda emekçilere fedakârlık çağrıları yapılmaktadır.
Bir yanda milyarlarca dolar yeni silahlara aktarılırken, diğer yanda işçilere kemer sıkma paketleri dayatılmaktadır. Bir yanda savunma sanayii patronlarının servetleri büyürken, diğer yanda milyonlarca emekçi daha uzun saatler çalışmak ve daha kötü koşullarda yaşamak zorunda bırakılmaktadır.
Bu bir tesadüf değildir. Militarizm ile sömürü arasında doğrudan bir bağ vardır. Kapitalist devletler savaşlara ve silahlanmaya ayırdıkları kaynakları gökten toplamamaktadır. Bu kaynaklar işçi sınıfının yarattığı toplumsal zenginlikten alınmaktadır. Her yeni savaş bütçesi, işçi sınıfının ürettiği değerin daha büyük bir kısmının militarist amaçlara aktarılması anlamına gelir.
Bu nedenle savaş yalnızca cephede yaşanmaz. Savaş bütçeleri fabrikalarda,hastanelerde, okullarda, kirasını ödeyemeyen işçinin evinde yaşanır. Her yeni füze programı, bir yerlerde kapatılan bir okul demektir.
Her yeni savaş uçağı, bir yerlerde eksilen sağlık hizmeti demektir. Her yeni silahlanma paketi, işçi sınıfına dayatılan yeni fedakârlıklar demektir. Militarizmin yükselişi yalnızca ekonomik sonuçlar yaratmaz. Aynı zamanda siyasal sonuçlar da yaratır. Tarih boyunca savaş dönemleri ve militarist seferberlikler, demokratik hakların budandığı dönemler olmuştur. Grevler yasaklanmış, sendikal haklar sınırlandırılmış, muhalefet baskı altına alınmış ve devlet aygıtları daha da merkezileştirilmiştir.
Çünkü egemen sınıflar savaş hazırlığı yaparken yalnızca dışarıdaki rakiplerine karşı değil, içerideki toplumsal muhalefete karşı da hazırlık yaparlar. Bu nedenle militarizm ile baskı rejimleri arasında da güçlü bir bağ vardır. Bugün dünyanın birçok ülkesinde yaşanan süreç tam olarak budur. Silahlanma büyürken özgürlükler küçülmektedir.
Savaş hazırlıkları genişlerken sosyal haklar daralmaktadır. Askeri bütçeler büyürken işçi sınıfının yaşam koşulları kötüleşmektedir. İşte bu nedenle enternasyonal komünist devrimcilerin NATO ve militarizm karşıtlığı soyut bir barış çağrısı değildir. Sorun yalnızca savaşın kendisi değildir. Sorun savaşları üreten toplumsal düzendir. Sorun militarizmi besleyen kapitalist sistemdir. Bu nedenle işçi sınıfının sloganı yalnızca “savaşa hayır” olamaz.İşçi sınıfının kalkış noktası savaşa karşı sınıf savaşı şiarıdır. İşçi sınıfı aynı zamanda şunu da söylemelidir: Silahlanmaya değil ücretlere bütçe!
Savaşlara değil sağlık ve eğitime kaynak!
Patronların kârları için değil, emekçilerin ihtiyaçları için üretim!
Militarizme değil işçi haklarına yatırım!
Ankara’da toplanacak NATO zirvesi işte tam da bu nedenle işçi sınıfının meselesidir. Çünkü NATO’nun planladığı her yeni savaş hazırlığı, işçi sınıfının cebinden, sofrasından ve geleceğinden çalınan yeni kaynaklar anlamına gelmektedir. Savaşların kazananları silah tekelleri ve egemen sınıflardır. Faturasını ödeyenler ise dünyanın bütün ülkelerindeki emekçilerdir.

BURJUVAZİNİN SİLAHSIZLANDIRILMASI VE İŞÇİ SINIFININ ÖZ SAVUNMASI

NATO’ya karşı mücadele, militarizme karşı mücadele ve emperyalist savaşlara karşı mücadele elbette önemlidir. Ancak bütün bu mücadeleler dönüp dolaşıp aynı temel soruya dayanır:
Toplumda silahlı güç kimin elindedir? Bu soru sorulmadan militarizm sorunu da, savaş sorunu da, iktidar sorunu da sonuna kadar anlaşılamaz. Çünkü kapitalist toplumda devlet tarafsız değildir. Ordu tarafsız değildir. Polis tarafsız değildir. İstihbarat örgütleri tarafsız değildir. Mahkemeler, hapishaneler ve bürokrasi de tarafsız değildir. Bunların tamamı belirli bir sınıfın egemenliğini korumak için örgütlenmiş kurumlardır.
Burjuva devlet yalnızca parlamentolardan, seçimlerden ve anayasalardan ibaret değildir. Onun gerçek gücü, son tahlilde, sahip olduğu silahlı aygıtlara dayanır. Kapitalist mülkiyet düzeni yalnızca yasalarla korunmaz. Gerektiğinde polis copuyla, gerektiğinde tanklarla, gerektiğinde ordularla ve gerektiğinde darbelerle korunur. Bu nedenle işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi yalnızca ücretler için verilen ekonomik bir mücadele değildir. Aynı zamanda bir iktidar mücadelesidir. Ve her iktidar mücadelesi kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir:
Silahlı güç kimin elinde olacaktır? Tam da bu nedenle burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ile burjuvazinin silahsızlandırılması birbirinden ayrılmaz iki sorundur.
Fabrikaların, bankaların ve büyük sermaye gruplarının toplumsallaştırılmasını savunup onları koruyan silahlı aygıtlara dokunmamak mümkün değildir. Kapitalistlerin ekonomik iktidarına son vermeyi savunup onların devletini ve ordusunu olduğu gibi bırakmak mümkün değildir. Burjuvazi yalnızca mülk sahibi bir sınıf değildir. Burjuvazi aynı zamanda silahlı bir sınıftır.
Kapitalistlerin servetlerini koruyan şey yalnızca tapular, sözleşmeler ve yasalar değildir. O servetleri koruyan şey aynı zamanda polisler, ordular, istihbarat örgütleri, mahkemeler ve hapishanelerdir. Bu nedenle burjuvazi silahsızlandırılmadan mülksüzleştirilemez. Burjuvazi silahsızlandırılmadan iktidardan uzaklaştırılamaz. Burjuvazi silahsızlandırılmadan tarihin çöplüğüne gönderilemez.

NATO’yu Yaratan Düzen, Ulusal Orduları da Yaratmıştır

NATO’yu eleştirip ulusal orduları kutsamak büyük bir çelişkidir. Çünkü NATO gökten düşmüş bağımsız bir kurum değildir. NATO, kapitalist devletlerin uluslararası ölçekte örgütlenmiş askerî ittifakıdır. Ulusal ordular ise aynı sistemin ulusal ölçekte örgütlenmiş silahlı güçleridir. Aralarında niteliksel değil, örgütsel bir fark vardır. NATO, emperyalist burjuvazinin uluslararası düzeydeki silahlı koordinasyonudur. Ulusal ordular ise aynı burjuvazinin ulusal düzeydeki silahlı egemenlik araçlarıdır. Bu nedenle NATO karşıtlığını yalnızca dış politik bir meseleye indirgeyen bütün yaklaşımlar çıkmaza mahkûmdur. NATO yalnızca Brüksel’de değildir. NATO yalnızca Washington’da değildir. NATO, onu oluşturan bütün üye devletlerin askerî ve siyasal yapılarında yaşamaktadır.
Bu nedenle Türkiye’de NATO karşıtlığının ilk sınavı yalnızca NATO karargâhlarına değil, aynı zamanda Türkiye burjuvazisinin askerî ve siyasal aygıtlarına karşı tutum almaktır.
NATO dışarıda değildir, içeridedir. Kendi burjuva devletin ve onun ulusal ordusuyla hesaplaşmadan yapılan NATO karşıtı mücadele gölge boksunsan farksız kalır.

Tarihsel Bilinciniz Bize Ne Öğretiyor?

İşçi sınıfının tarihsel deneyimleri bu konuda son derece açıktır. Paris Komünü’nün en önemli derslerinden biri, işçi sınıfının mevcut devlet aygıtını olduğu gibi devralamayacağı gerçeğiydi. Komün, eski devlet mekanizmasını parçalamaya yöneldi. Yüzyılın devrimleri de aynı sorunu yeniden gündeme getirdi.
Her büyük toplumsal altüst oluşta egemen sınıflar kendi mülkiyetlerini ve iktidarlarını koruyabilmek için silahlı güçlerine dayanmışlardır. Darbeler, sıkıyönetimler, olağanüstü hâller, paramiliter örgütlenmeler ve karşı-devrimci şiddet bunun farklı biçimleridir. Burjuvazi hiçbir yerde servetinden gönüllü olarak vazgeçmemiştir.
Hiçbir yerde iktidarını seçim sandığında sessizce teslim etmemiştir. Hiçbir yerde silahlı gücünden kendi isteğiyle vazgeçmemiştir. Tarih boyunca egemen sınıflar ayrıcalıklarını koruyabilmek için sonuna kadar direnmişlerdir.
Bugün de durum farklı değildir. Kapitalist kriz derinleşirken, savaşlar yayılırken ve militarizm büyürken egemen sınıflar ordularına, polis güçlerine ve güvenlik aygıtlarına her zamankinden daha fazla yatırım yapmaktadır.
Bu bir tesadüf değildir. Çünkü onlar da yaklaşan toplumsal çatışmaların farkındadır. İşçi Sınıfının Öz Savunması tam da bu noktada işçi sınıfının öz savunması sorunu ortaya çıkar.
Bu mesele bazen bilinçli biçimde çarpıtılmaktadır. Oysa işçi sınıfının öz savunmasından söz etmek saldırganlıktan değil, savunmadan söz etmektir. Grev kırıcı çetelere karşı savunmadan söz etmektir. Faşist saldırılara karşı savunmadan söz etmektir. Devlet baskısına karşı savunmadan söz etmektir.
İşçi örgütlerinin, sendikaların, grevlerin ve emekçi mahallelerinin korunmasından söz etmektir. Egemen sınıflar kendi iktidarlarını korumak için ordulara, polislere ve güvenlik aygıtlarına sahipken; işçi sınıfının tamamen savunmasız bırakılması gerektiğini söyleyenler aslında mevcut güç ilişkilerinin sürmesini istemektedir. Çünkü silahsızlandırılmış olan yalnızca işçi sınıfıdır.
Silahlı olan ise hâlâ burjuvazidir. İşte işçi sınıfının öz savunması fikri tam da bu eşitsizliğe karşı ortaya çıkar.

NATO’ya Karşı Mücadele ve İktidar Sorunu

Ankara’da toplanacak NATO zirvesi yalnızca yeni savaş planlarının, yeni silahlanma programlarının veya yeni askerî bütçelerin tartışıldığı bir toplantı değildir. Aynı zamanda kapitalist dünyanın kendi egemenliğini nasıl koruyacağının da tartışıldığı bir zirvedir. Bu nedenle NATO karşıtlığı yalnızca bir dış politika meselesi değildir.Bir iktidar meselesidir, bir sınıf meselesidir, bir devlet meselesidir.
NATO’ya karşı mücadele edenler sonunda şu soruyla yüzleşmek zorundadır: Silahlı güç kimde olacaktır? Toplumu yöneten azınlıkta mı? Yoksa toplumun bütün zenginliğini üreten çoğunlukta mı?
Bu sorudan kaçmanın yolu yoktur. Çünkü militarizme karşı mücadele sonuna kadar götürüldüğünde, kaçınılmaz olarak burjuvazinin silahlı egemenliği sorununa dayanır. Tam da bu nedenle enternasyonalist komünistler için NATO’ya karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadele birbirinden ayrı değildir. Burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ile burjuvazinin silahsızlandırılması birbirinden ayrı değildir. İşçi sınıfının kurtuluşu ile işçi sınıfının kendi öz savunma örgütlerini yaratması birbirinden ayrı değildir. NATO’nun, orduların ve savaşların olmadığı bir dünya isteği ancak onları sürekli yeniden üreten sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.

NATO KARŞITI HAREKETİN DURUMU?

NATO karşıtı hareketin bugün zayıf olması, NATO’nun güçlenmesinden çok, işçi sınıfı hareketinin tarihsel zayıflığıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle mesele yalnızca dışsal bir düşmanın büyümesi değil, aynı zamanda içsel bir örgütsel ve politik gerilemedir. Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte dünya ölçeğinde devrimci hareket ciddi bir ideolojik ve örgütsel kriz yaşamıştır. Sosyalist hareketin önemli bir kısmı ya sosyal demokrasiye uyum sağlamış ya da liberal politik çerçeveler içinde erimiştir. Sınıf mücadelesi geri çekilirken, onun yerini uzun süreli yapısal bir boşluk almıştır. Bu boşluk içerisinde NATO karşıtlığı da çoğu zaman bağımsız bir sınıf hattı olarak değil, çeşitli politik eğilimlerin yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Barış hareketleri, sivil toplum kampanyaları ya da dönemsel protestolar bu alanı zaman zaman doldurmuş olsa da, bunlar kalıcı ve örgütlü bir sınıf perspektifi üretememiştir.
Bir diğer temel sorun, işçi sınıfı örgütlerinin önemli bir bölümünün bürokratikleşmesidir. Sendikalar ve kitle örgütleri, sermaye düzeniyle çatışan yapılar olmaktan uzaklaşmış; çoğu durumda mevcut sistemin sınırları içinde hareket eden kurumlara dönüşmüştür. Bu durum NATO karşıtı hattın toplumsal zemininin daralmasına yol açmıştır.
Aynı süreçte, sınıf siyasetinin geri çekilmesiyle birlikte kimlik temelli veya parçalı politik çerçeveler öne çıkmış, ortak bir enternasyonal mücadele hattı zayıflamıştır. Oysa militarizm ve savaş gibi olgular, doğaları gereği ulusal sınırları aşan sınıfsal süreçlerdir. Bu nedenle NATO karşıtı hareketin yeniden güçlenmesi, yalnızca daha fazla protesto örgütlemekle değil, daha temel bir yeniden inşa süreciyle mümkündür.
Bu yeniden inşa üç düzeyde düşünülmelidir: Birincisi, NATO karşıtlığının yeniden sınıf temelli bir hatta oturtulması gerekir. Savaş, yalnızca dış politika meselesi olarak değil, doğrudan emekçilerin yaşam koşullarını belirleyen bir sınıf politikası olarak ele alınmalıdır. Silahlanma harcamaları ile yoksulluk, militarizm ile sosyal hakların gaspı arasındaki bağ görünür hale getirilmelidir.
İkincisi, NATO karşıtlığı uluslararası ölçekte yeniden örgütlenmelidir. Militarizm küresel olduğu için ona karşı mücadele de ulusal sınırlarla sınırlı kalamaz. İşçi sınıfının enternasyonal dayanışması, bu mücadelenin temel zemini olmak zorundadır.
Üçüncüsü ise politik önderlik sorunudur. Parçalı tepkilerin birleşmesi kendiliğinden gerçekleşmez. Savaş karşıtı ve anti-emperyalist hattın kalıcı hale gelmesi, onu taşıyacak devrimci bir örgütsel süreklilik gerektirir.
Bu nedenle NATO karşıtı hareketin yeniden güçlenmesi, yalnızca bir “hareketlilik artışı” değil, sınıf mücadelesinin yeniden merkezileşmesi sorunudur.

ANKARA NATO ZİRVESİ KARŞISINDA ENTERNASYONALİST KOMÜNİSTLERİN GÖREVLERİ

Temmuz ayında Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesi, yalnızca diplomatik bir toplantı ya da rutin bir askerî koordinasyon buluşması değildir. Bu zirve, kapitalist dünyanın güncel güç dengelerinin, savaş hazırlıklarının ve emperyalist stratejilerin yeniden organize edildiği bir politik merkezdir. Bu nedenle mesele, bir “zirve karşıtlığı” meselesinden çok daha geniş bir tarihsel ve sınıfsal müdahale meselesidir.
Bugün NATO, Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Asya-Pasifik hattına kadar uzanan geniş bir coğrafyada askerî yığınaklarını artırmakta, silahlanma yarışını derinleştirmekte ve bölgesel çatışmaları küresel gerilimlerin parçaları haline getirmektedir. Bu süreçte Gazze’de süren yıkım ve Filistin halkına yönelik saldırılar da, emperyalist düzenin bölgesel savaş politikalarından ayrı düşünülemez.
Bu tablo karşısında enternasyonalist komünistlerin görevi, yalnızca ahlaki bir tepki göstermek ya da pasif bir savaş karşıtlığı dile getirmek değildir. Görev, bu sistemin sınıfsal karakterini teşhir etmek ve NATO zirvesini bir politik teşhir ve sınıf müdahalesi anına çevirmektir.

1. Teşhir ve Politik Netlik

İlk görev, NATO’nun gerçek niteliğinin açık ve keskin biçimde teşhir edilmesidir. NATO, devletler arası bir “savunma ittifakı” değil, kapitalist sistemin uluslararası ölçekte örgütlenmiş askerî gücüdür. Bu gerçeklik gizlendiği ölçüde, savaş karşıtı hareket de liberal bir sınır içinde kalır.
Bu nedenle komünistlerin görevi, NATO’yu meşrulaştıran tüm söylemleri kırmak, savaşın ve militarizmin doğrudan kapitalist üretim ve egemenlik ilişkileriyle bağlantısını ortaya koymaktır.
2. Sınıfsal Bağlantının Kurulması

İkinci görev, militarizmin doğrudan işçi sınıfının yaşam koşullarıyla bağlantısını görünür hale getirmektir. Silahlanma bütçeleri artarken sosyal harcamaların kesilmesi, savaş ekonomisinin emekçilerin yaşamına doğrudan saldırı anlamına geldiği açık biçimde ortaya konmalıdır.
“NATO zirvesi” yalnızca dış politik bir olay değil, aynı zamanda içeride ücretlerin baskılanması, sosyal hakların daraltılması ve yoksulluğun derinleşmesiyle doğrudan bağlantılı bir sınıf politikasıdır.

3. Enternasyonal Dayanışmanın Örgütlenmesi

Üçüncü görev, mücadelenin ulusal sınırlar içinde sıkışmamasıdır. NATO küresel bir askerî ağ ise, ona karşı mücadele de zorunlu olarak enternasyonal olmak zorundadır.
Türkiye’deki işçiler ile Avrupa’daki, Ortadoğu’daki, Rusya’daki ve ABD’deki işçilerin çıkarları birbirine karşı değil, ortak bir savaş ve sömürü düzenine karşı birleşmektedir. Bu nedenle NATO karşıtı hat, ulusalcı değil enternasyonalist bir eksende kurulmak zorundadır.

4. Burjuva Devletle Hesaplaşma Perspektifi

Dördüncü görev, NATO karşıtlığını yalnızca dış bir yapıya karşı mücadele olarak görmemektir. NATO, içerideki burjuva devlet aygıtlarının uluslararası düzeydeki uzantısıdır.
Bu nedenle NATO karşıtı mücadele, aynı zamanda kendi ülkesindeki burjuva devletin askerî ve siyasal yapılarıyla hesaplaşmayı da içerir. Militarizme karşı gerçek tutum, yalnızca dış düşmanı değil, onu üreten iç sınıf ilişkilerini de hedef almalıdır.

5. Sınıf İktidarı Perspektifi

Son olarak, NATO karşıtlığı ancak bir “iktidar sorunu” olarak ele alındığında gerçek anlamını kazanır. Savaşların, militarizmin ve emperyalist blokların ortadan kalkması, ancak bu düzeni üreten sınıf iktidarının ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Bu nedenle enternasyonalist komünistler için temel görev, yalnızca NATO zirvesine karşı protesto örgütlemek değil, aynı zamanda işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlülüğünü güçlendirmek ve tarihsel bir alternatif yaratma sürecini ilerletmektir.

SON SÖZ
Ankara NATO Zirvesi, kapitalist dünyanın savaş düzeninin bir göstergesidir. Ancak aynı zamanda bu düzenin kırılganlığının da ifadesidir. Çünkü her militarist yoğunlaşma, aynı zamanda yeni toplumsal çatışmaların ve yeni sınıf mücadelelerinin zeminini de yaratır. Bu nedenle mesele yalnızca NATO’ya karşı olmak değildir.
Mesele, bu düzeni üreten kapitalist sistemle hesaplaşmaktır. Ve bu hesaplaşmanın öznesi uluslararası işçi sınıfıdır.