Faşizmin kurşuna dizdiği, tarihin ölümsüzleştirdiği 23 devrimci
21 Şubat 1944’te, Nazi işgal güçleri Paris yakınlarındaki Mont-Valérien kalesinde 23 direnişçiyi kurşuna dizdi. Faşizm, onların bedenlerini yok edebileceğini sandı. Ama başaramadı. Çünkü onlar sıradan insanlar değildi. Onlar, insanlığın faşizme karşı enternasyonal savaşının öncüleri, işçi sınıfının en bilinçli ve en kararlı evlatlarıydı.
Bu 23 devrimcinin lideri, Adıyaman doğumlu bir Ermeni yetimi olan Mişhak Manuşyan idi. Soykırımdan sağ kurtulmuş, sürgünde büyümüş, fabrikalarda çalışmış ve sonunda faşizme karşı silah kuşanmış bir komünist.
Naziler, bu devrimcileri öldürmekle yetinmedi. Onları itibarsızlaştırmak için Paris’in duvarlarına kırmızı zemin üzerine basılmış bir propaganda afişi astılar. Bu afişte Manuşyan ve yoldaşları “suç çetesi”, “yabancılar”, “teröristler” olarak damgalanıyordu. Ama faşizmin bu yalanı, tarihin en büyük politik yenilgilerinden birine dönüştü.
Paris’in işçileri, emekçileri, sıradan insanları o afişlerin üzerine şu cümleyi yazdı:
“Fransa için öldüler.”
Faşizmin teşhir etmek istediği bu yüzler, direnişin sembolüne dönüştü. Nazilerin korku yaratmak için astığı “Kızıl Afiş”, devrimci fedakârlığın, enternasyonal dayanışmanın ve komünist direnişin ölümsüz simgesi haline geldi. Çünkü onlar Fransız değildi. Ama faşizme karşı savaştılar.
Onlar bu ülkenin vatandaşı değildi. Ama bu ülkenin özgürlüğü için öldüler.
Onlar sürgündü. Ama insanlığın geleceği için savaştılar. Faşizm onları “yabancı” ilan etti. Tarih ise onları öncü ilan etti. Bugün, onların idamının üzerinden geçen onlarca yıla rağmen, Mişhak Manuşyan ve Kızıl Afiş direnişçileri, insanlığın faşizme karşı verdiği en onurlu mücadelenin simgelerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor.
Soykırımdan Direnişe: Adıyamanlı Bir Yetimin Komünist Bir Öndere Dönüşümü
1906’da Adıyaman’da doğan Mişhak Manuşyan, tarihin en büyük felaketlerinden birinin içinden geçti. 1915’te ailesini kaybetti. Çocuk yaşta yetim kaldı. Ölüm yürüyüşlerinden, açlıktan, sürgünden sağ çıktı. Hayata tutunması başlı başına bir direnişti. Ama onun hikâyesi yalnızca bir “hayatta kalma” hikâyesi değildir. Yetimhanelerde büyüyen bu çocuk, çok erken yaşta şunu öğrendi: Faşizm ve milliyetçi barbarlık yalnızca bireyleri değil, halkları yok eder. Ve buna karşı koymanın tek yolu, örgütlü mücadeledir. 1920’lerin sonunda Fransa’ya göç etti. Fabrikalarda çalıştı. İşçi oldu. Yoksullukla tanıştı. Sürgünlükle tanıştı. Ama aynı zamanda sınıf bilinciyle tanıştı. Fransa’daki göçmen işçiler, kapitalizmin en ağır sömürüsüne maruz kalıyordu. En zor işlerde, en düşük ücretlerle, en güvencesiz koşullarda çalıştırılıyorlardı. Bu ortamda komünist hareket, yalnızca bir siyasal tercih değil, bir varoluş hattıydı.
Manuşyan da bu hatta katıldı. Fransız Komünist Partisi’ne girdi. Edebiyatla ilgilendi, şiir yazdı, ama aynı zamanda örgütlü bir militan haline geldi. O artık yalnızca soykırımdan kurtulmuş bir Ermeni değildi; o, bilinçli bir enternasyonalist komünistti. Faşizm Avrupa’yı karanlığa gömerken, o karanlığın ne anlama geldiğini en iyi bilenlerden biriydi. Çünkü o karanlığı çocukken yaşamıştı. Naziler 1940’ta Fransa’yı işgal ettiğinde, birçok burjuva siyasetçi teslim oldu. Birçok işbirlikçi Vichy rejimine sığındı. Ama göçmen komünistler yeraltına indi.
Manuşyan, artık silahlı direnişin kadrolarından biriydi. Onun için bu mücadele soyut bir “vatan savunması” değildi. Bu, insanlığın faşizme karşı tarihsel hesaplaşmasıydı.
Adıyaman’da ailesini kaybeden bir çocuk, Paris’te faşizme kurşun sıkan bir devrimciye dönüşmüştü. Bu dönüşüm tesadüf değildi. Bu, sınıf mücadelesinin ve enternasyonal bilincin eseriydi.
Ve Manuşyan yalnız değildi.
Onun etrafında, Polonya’dan, İtalya’dan, İspanya’dan, Romanya’dan gelmiş işçi komünistler vardı. Hepsi sürgündü. Hepsi faşizmi tanıyordu. Hepsi silahlanmıştı.
Göçmen İşçiler, Komünistler ve Silahlı Direniş: FTP-MOI’nin Doğuşu
Nazi orduları 1940’ta Fransa’yı işgal ettiğinde, burjuva devlet çöktü. Generaller teslim oldu. Politikacılar kaçtı. Sermaye sınıfının önemli bir bölümü işgalcilerle işbirliği yapmayı seçti. Vichy rejimi, Fransız burjuvazisinin utanç verici teslimiyetinin kurumsallaşmış haliydi.
Ama herkes teslim olmadı. En erken direnenler, en çok kaybedecek şeyi olanlar değil, zaten her şeyini kaybetmiş olanlardı: göçmen işçiler, sürgünler, Yahudiler, komünistler. Fransa’da yaşayan binlerce göçmen işçi için faşizm yeni değildi. Onlar Mussolini’den kaçmıştı. Hitler’den kaçmıştı. Franco’dan kaçmıştı. Pogromlardan, hapishanelerden, toplama kamplarından kaçmıştı. Faşizmin ne olduğunu kitaplardan değil, kendi hayatlarından biliyorlardı. Bu yüzden, Nazi işgali başladığında, onlar için tek bir seçenek vardı: direnmek.
Bu direniş, Francs-Tireurs et Partisans (FTP) saflarında örgütlendi. FTP’nin göçmen işçilerden oluşan kolu ise tarihe şu isimle geçecekti: FTP-MOI (Main-d’Œuvre Immigrée – Göçmen İşgücü).
Bu yapı, proletarya enternasyonalizminin somutlaşmış haliydi.
Ermeniler, Polonyalı Yahudiler, İtalyan anti-faşistler, İspanyol cumhuriyetçiler, Rumen devrimciler… Hepsi aynı örgütte birleşti. Farklı diller konuşuyorlardı, farklı ülkelerde doğmuşlardı, ama aynı sınıfa aittiler. Aynı düşmana karşı savaşıyorlardı. Onları birleştiren şey milliyet değildi. Sınıf bilinciydi. FTP-MOI, kısa sürede Nazi işgal güçlerine karşı en etkili silahlı direniş ağlarından biri haline geldi. Bu militanlar sabotajlar düzenledi, Nazi subaylarını hedef aldı, askeri lojistiği felce uğrattı. Her eylem, işgalin mutlak olmadığını gösteren bir politik mesajdı.
Bu örgütün Paris kolunun liderliğine ise Mişhak Manuşyan getirildi.
Manuşyan, yalnızca bir militan değil, aynı zamanda bir örgütçüydü. Disiplinli, kararlı ve politik olarak netti. Onun önderliğinde FTP-MOI, Nazi işgal yönetiminin korkulu rüyası haline geldi. Naziler için bu grup özellikle tehlikeliydi. Çünkü bu insanlar korkuyla teslim alınamazdı. Zaten sürgünü, yoksulluğu, katliamı yaşamışlardı. Ölüm tehdidi, onları durdurmaya yetmiyordu.
Onlar için mücadele, bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktu. Bu nedenle eylemleri yalnızca askeri değil, politik olarak da yıkıcıydı. İşgalin mutlak olmadığını, faşizmin yenilebilir olduğunu gösteriyorlardı. Ve sonra, Nazi işgal yönetiminin kalbine indirilecek en sert darbelerden biri geldi.
İşçi Sınıfının İntikamı: Julius Ritter Suikastı
Nazi işgali yalnızca askeri bir işgal değildi. Aynı zamanda devasa bir köleleştirme projesiydi. Almanya’nın savaş ekonomisi, işgal altındaki ülkelerden zorla toplanan milyonlarca işçinin emeğine dayanıyordu. Fransa’da bu sistemin başındaki isim ise Julius Ritter idi.
Ritter’in görevi açıktı: Fransız işçilerini avlamak. Binlerce genç işçi zorla trenlere bindirildi. Ailelerinden koparıldı. Alman fabrikalarına gönderildi. Onlar artık işçi değil, köleydi. Alman savaş makinesinin yakıtıydılar. Sermaye ve faşizm, onların emeğini ve hayatını acımasızca sömürüyordu.
Fransız burjuvazisinin işbirlikçileri bu suça ortak oldu. Polis, bürokrasi ve sermaye sınıfı, Nazi zorunlu işçi sisteminin işlemesine yardım etti. İşçi sınıfı yalnız bırakıldı.
Ama tamamen savunmasız değildi. Çünkü yeraltında örgütlenmiş bir güç vardı. Mişhak Manuşyan ve yoldaşları, bu sistemin kalbini hedef almaya karar verdi. Bu bir intikam eylemi değildi yalnızca. Bu, politik bir karardı. Amaç, işçi sınıfını köleleştiren mekanizmayı parçalamaktı.
Haftalar boyunca Ritter izlendi. Günlük hareketleri, güzergâhları, alışkanlıkları incelendi. Her detay sabırla analiz edildi. Bu, rastgele bir saldırı olmayacaktı. Bu, bilinçli bir devrimci infaz olacaktı. 28 Eylül 1943 sabahı, Paris’in sokaklarında sıradan bir gün gibi başladı. Ritter evinden çıktı. Kendinden emindi. İşgalin sağladığı güvenlik duygusu içindeydi. Onun gözünde işçiler yalnızca sayılardan ibaretti. Taşınacak, kullanılacak ve tüketilecek birer araçtı. Ama o sabah, tarihin başka planları vardı.
Manuşyan grubunun militanları onu bekliyordu. Ritter arabasına doğru yürüdüğü anda, direnişçiler harekete geçti. Yakın mesafeden ateş açtılar. Kurşunlar, yalnızca bir Nazi subayını değil, köleleştirme sisteminin bir temsilcisini hedef aldı. Ritter olay yerinde öldü. Bu eylem, Nazi işgal yönetimini sarstı. İşgalciler için bu yalnızca bir suikast değildi. Bu, bir mesajdı: İşçi sınıfı teslim olmamıştı. Direniş yaşıyordu. Faşizm yenilmez değildi. Naziler öfkeliydi. Çünkü bu eylem, onların mutlak güç illüzyonunu paramparça etmişti. İşgal altındaki bir başkentte, hem de en korunaklı figürlerinden biri, göçmen komünist işçiler tarafından infaz edilmişti.
Bu, faşizmin en büyük korkusuydu: örgütlü işçi sınıfı.
Naziler derhal karşı saldırıya geçti. Gestapo, Manuşyan grubunu yok etmek için kapsamlı bir operasyon başlattı. Takipler, işkenceler, tutuklamalar başladı. Faşizm, korkuyordu. Çünkü karşısında teslim olmayan insanlar vardı.
Ama Naziler yalnızca öldürmek istemiyordu. Aynı zamanda itibarsızlaştırmak istiyorlardı.
Kızıl Afiş: Faşizmin Yalanı, Halkın Gerçeği
Gestapo’nun aylar süren takibi, işkencesi ve operasyonları sonunda, Mişhak Manuşyan ve yoldaşları yakalandı. Bu, Nazi işgal yönetimi için yalnızca askeri bir başarı değil, aynı zamanda bir propaganda fırsatıydı. Faşizm, yalnızca bedenleri yok etmekle yetinmez. Aynı zamanda hafızayı da zehirlemek ister. Naziler, Manuşyan grubunu yargıladı. Bu bir mahkeme değil, bir infaz töreniydi. Karar baştan belliydi. Amaç adalet değil, korkuydu.
23 direnişçi ölüme mahkûm edildi. Fakat Naziler bununla yetinmedi. Onları öldürmeden önce, onları halkın gözünde itibarsızlaştırmak istediler. Bunun için tarihe geçecek bir propaganda kampanyası başlattılar.
Paris’in duvarlarına kan kırmızısı bir afiş asıldı.
Bu afişte Manuşyan ve yoldaşlarının fotoğrafları vardı. Fotoğrafların altında milliyetleri özellikle yazılmıştı:
Ermeni, Polonyalı, Yahudi, İtalyan, Rumen…
Ve başlıkta şu soru soruluyordu:
“Kurtarıcılar mı?”
Altında ise faşizmin cevabı vardı:
“Suç ordusu.”
Bu propaganda, bilinçli bir politik saldırıydı. Amaç açıktı: Direnişi “yabancıların işi” olarak göstermek. Fransız işçi sınıfı ile göçmen komünistlerin arasına bir duvar örmek. Milliyetçilik zehrini yaymak. Sınıf dayanışmasını parçalamak. Faşizm her zaman aynı silahı kullanır: bölmek.
Çünkü bilir ki işçi sınıfı birleştiğinde, hiçbir güç onu durduramaz.
Ama bu kez hesap tutmadı. Paris halkı bu afişlere baktı. Ve gerçeği gördü.
Bu yüzler suçlu yüzler değildi. Bu yüzler direnen insanların yüzleriydi. İşgale boyun eğmeyenlerin yüzleriydi. Özgürlük için ölüme yürüyenlerin yüzleriydi. İnsanlar afişlerin üzerine kalemle, kömürle, bıçakla şu cümleyi yazdı: “Morts pour la France” ,“Fransa için öldüler.”
Bu, faşizmin propaganda savaşındaki yenilgisiydi. Nazilerin korku yaratmak için astığı afiş, direnişin onur belgesine dönüştü. “Kızıl Afiş”, faşizmin suçlamasının değil, komünist direnişin meşruiyetinin sembolü haline geldi. Çünkü gerçek açıktı: Onlar Fransız değildi. Ama faşizme karşı savaştılar. Onlar bu ülkenin vatandaşı değildi. Ama bu ülkenin özgürlüğü için öldüler. Onlar sürgündü. Ama insanlığın geleceği için savaştılar.
Faşizm onları “yabancı suçlular” olarak göstermek istedi.
Ama tarih onları enternasyonal kahramanlar olarak yazdı.
Naziler, 21 Şubat 1944’te bu 23 devrimciyi kurşuna dizdi.
Ama öldürdükleri şey direniş değildi. Öldürdükleri yalnızca kendi korkularının hedefiydi.
Ölümsüzlük: Kurşuna Dizilenler Tarihi Yazdı
21 Şubat 1944 sabahı, Paris’in işgal altındaki soğuk duvarları önünde, kurşuna dizilmek üzere 23 direnişçi sıraya dizildi. İçlerinde bir işçi, bir matbaa emekçisi, bir fabrika işçisi, bir şair vardı. İçlerinde bir Ermeni, bir Polonyalı Yahudi, bir İtalyan komünist, bir Macar işçi vardı. Ve onların önünde, grubun önderi olarak duran bir isim vardı: Mişhak Manuşyan.
Naziler onların bedenlerini öldürdü. Ama korktukları şey tam da buydu: onların isimlerinin yaşaması.
Manuşyan, idamından önce eşine yazdığı son mektupta şöyle diyordu: “Benim nefretim yok Alman halkına karşı… Herkes hak ettiği cezayı ve ödülü alacak. Alman halkı ve diğer tüm halklar barış ve kardeşlik içinde yaşayacak.”
Bu sözler, sıradan bir ölüm mahkûmunun sözleri değildi. Bu, tarihsel bir bilincin, sınıf bilincinin, enternasyonalist bir komünistin sözleriydi. O, uluslara değil, faşizme karşı savaştı. O, halklara değil, sömürücülere karşı savaştı.
Çünkü o biliyordu: işçi sınıfının vatanı yoktur. İşçi sınıfının tek ülkesi, özgürleşmiş insanlığın kendisidir.
Naziler onları kurşuna dizdi. Ama asıl korktukları şey gerçekleşti: onlar ölümsüzleşti.
Şiir, Şarkı ve Halkın Hafızası: Kurşunların Öldüremediği Gerçek
Naziler, “Kızıl Afiş” ile onları suçlu ilan etmeye çalıştı. Ama tarih, onları kahraman ilan etti. Bu ölümsüzlüğün en güçlü ifadelerinden biri, komünist şair Louis Aragon’un yazdığı şiirdi: “Strophes pour se souvenir”.
Aragon, onların idamından yıllar sonra, bu dizelerle tarihe kazıdı gerçeği:
“Siz ne zafer istediniz ne gözyaşı Ne org ne dua , Yabancıydınız, ama yine de Fransa için öldünüz.”
Bu şiir daha sonra bestelenerek dilden dile yayıldı. Yasaklandı. Susturulmak istendi. Ama susturulamadı.
Çünkü bu şiir yalnızca onların ölümü hakkında değildi. Bu şiir, bir sınıfın ölümsüzlüğü hakkındaydı. Paris’in duvarlarına halk şunu yazdı:
“Fransa için öldüler.”
Nazilerin “suçlu” dediğine halk “kahraman” dedi. Nazilerin “yabancı” dediğine halk “bizimkiler” dedi. Bu, tarihin gerçek mahkemesiydi. Çünkü tarih yargıçsa işçi sınıfı infaz memurdur!
Manuşyan’ın Mirası Bugün Ne Anlatıyor?
Manuşyan ve yoldaşlarının en büyük suçu neydi?
Onlar Fransız değildi, onlar zengin değildi, onlar boyun eğen değildi, onlar göçmen işciydi ve en önemlisi komünist militanlardı. Bugün kapitalizm, işçileri bölmek için aynı zehri kullanıyor: milliyetçilik, ırkçılık, göçmen düşmanlığı. Egemen sınıf, işçilerin birleşmesinden korkuyor. Çünkü biliyorlar: Manuşyan gibi birleşmiş bir işçi sınıfı, yenilmezdir. Manuşyan’ın hayatı bize şunu gösteriyor: Bir Ermeni yetimi, bir göçmen işçi, bir komünist militan, Avrupa’nın en güçlü faşist ordularından birine karşı direnişin sembolü haline gelebilir.
Bu, proletaryanın tarihsel gücüdür. Bu, kapitalizmin en büyük korkusudur.
Bugün Onları Anmak Yetmez: Manuşyan’ın Yarım Kalan Mücadelesini Tamamlamak
Mişhak Manuşyan ve yoldaşları yalnızca geçmişin kahramanları değildir. Onlar, bugünün ve yarının mücadelesinin canlı çağrısıdır.
Çünkü faşizm, yalnızca geçmişin bir hayaleti değildir. Faşizm, kapitalizmin kriz anlarında başvurduğu en çıplak terör biçimidir. Dün Nazi üniformasıyla geliyordu. Bugün farklı bayraklar, farklı sloganlar, farklı maskeler taşıyor. Ama özü aynıdır: işçi sınıfını ezmek, devrimci öncüleri yok etmek, halkları birbirine düşürmek.
Manuşyan’ı kurşuna dizen kurşunlar, yalnızca bir insanı değil, bir ihtimali öldürmek istiyordu. İşçilerin birleştiği bir dünyayı, sınırların anlamsızlaştığı bir dünyayı, sömürücülerin iktidarının sona erdiği bir dünyayı.
Ama başaramadılar. Çünkü Manuşyan bir kişi değildi. Manuşyan bir sınıftı.
O sınıf bugün hâlâ yaşıyor. Fabrikalarda, depolarda, tersanelerde, hastanelerde, şantiyelerde yaşıyor. Göçmen olarak, güvencesiz olarak, yoksul olarak yaşıyor. Ve tıpkı o gün olduğu gibi, bugün de egemenler aynı yalanı söylüyor: “Düşman göçmenlerdir.”, “Düşman yabancılardır.”
Ama gerçek düşman hâlâ aynıdır: sömürü düzeni ve onun efendileri. Manuşyan ve yoldaşları, işçi sınıfının gerçek kimliğini temsil ediyordu: ulusların değil, sınıfın çocukları. Onlar, Fransız doğmadılar. Ama Fransa’nın özgürlüğü için öldüler. Çünkü onların vatanı bir bayrak değil, özgürlüktü. Bugün onları anmak, yalnızca çiçek bırakmak değildir. Onları anmak, onların mücadelesini sürdürmektir. Onları anmak, milliyetçiliğin zehrine karşı enternasyonalizmi savunmaktır. Onları anmak, faşizme karşı sınıf mücadelesini yükseltmektir. Onları anmak, kapitalizme karşı devrimci bir alternatif inşa etmektir. Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: Faşizm yenilebilir, Naziler yenildi. Ama onları yenen, generaller değil, Manuşyan gibi işçilerdi.
Bugün görev aynıdır. Yeni Manuşyanlar, bu düzenin karanlığından doğacaktır. Yeni direnişçiler, bu çürümüş düzenin duvarlarını yıkacaktır. Ve bir gün, onların hayalini kurduğu dünya mutlaka kurulacaktır.
Kızıl Afiş Hâlâ Duvarlarda
Bugün bir kez daha adını anıyoruz: Mişhak Manuşyan. Ama biz onu yalnızca anmıyoruz. Biz onu çağırıyoruz.
Adıyaman’dan Paris’e uzanan o hayat çizgisi, bize şunu söylüyor: Tarih, boyun eğenlerin değil, direnenlerin omuzlarında ilerler. Yetim bırakılan bir çocuk, sürgün edilen bir işçi, “yabancı” denilen bir komünist; dünyanın en karanlık rejimlerinden birine meydan okuyabilir. Bu, bir istisna değildir.
Bu, sınıfın gücüdür. Naziler “Suç Ordusu” yazdı. Halk “Fransa için öldüler” yazdı. Bugün de egemenler bize düşmanı yanlış gösteriyor. Bugün de duvarlara yalan asıyorlar, bugün de korku üretiyorlar. Ama biz biliyoruz: Gerçek düşman göçmen değil, gerçek düşman başka bir halk değil. Gerçek düşman sömürü düzenidir. Manuşyan’ın mirası, mezarlıkta değil, mücadelede yaşar. Onun adı bir anma günü değildir. Onun adı bir çağrıdır. Faşizm yeniden başını kaldırdığında, işçiler birbirine düşürüldüğünde, göçmenler günah keçisi ilan edildiğinde, sendikalar bastırıldığında, devrimciler hapse atıldığında… Kızıl Afiş yeniden duvarlara asılır. Ve biz yeniden yazarız: Onlar sınıfsız sömürüsüz bir dünya için öldüler. Onlar geleceğimiz için savaştılar. Onlar yenilmedi. Çünkü yenilgi, yalnızca mücadele bırakıldığında mümkündür. Biz bırakmıyoruz. Manuşyan’ın yarım kalan cümlesini tamamlıyoruz: Sınırlar yıkılacak, her türden ezme ezilme ilişkisi yıkılacak, işçi sınıfı kazanacak.
Vardık varız varolacağız!
Komünist bir dünya kuracağız!