Patronlara Para, İşçiye Cop: Devletin Sınıfsal Tarafı Belli!

Mersin’in Gülnar ilçesinde inşası süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali, sadece bir enerji projesi değil; Türkiye kapitalizminin, devlet-sermaye işbirliğinin ve işçi sınıfına yönelen baskının en net fotoğraflarından biridir.

22 Temmuz 2025 sabahı, Akkuyu’da çalışan yüzlerce işçi üç aydır ödenmeyen maaşlarını talep ederek eylem yaptı. Eyleme devlet jandarma eliyle müdahale etti: Cop, gözaltı, ablukayla. Maaşı ödenmeyen işçi suçlu ilan edildi, taşeron firmanın adını bile anmayan burjuva medyada ise tek satır haber yapılmadı.

Yer Akkuyu. Firma taşeron. İşçi Türkiye’den, Orta Asya’dan. İşçi emeğiyle yaşıyor, patron servetiyle. Devlet bir kez daha hangi sınıfın devleti olduğunu ortaya koydu.

Ama bu olay ne ilk ne de son olacak. Akkuyu’da daha önce de benzer maaş gaspları, saldırılar yaşandı. Ancak işçilerin öfkesi büyüyor. Ve her bastırma girişimi, sınıf çelişkilerini biraz daha açığa çıkarıyor.

Bu artık bir “maaş eylemi” değil; bu canlı bir sınıf savaşıdır.

Bir Nükleer Proje, Binlerce İşçinin Kanı Üzerine Kuruluyor

Akkuyu Nükleer Santrali Erdoğan rejiminin gözbebeği projelerinden biri. Rusya ile stratejik enerji ortaklığı kurularak geliştirilen bu devasa santral, kamu kaynaklarıyla fonlanıyor, özel yasal imtiyazlarla korunuyor. Ancak binlerce işçi hâlâ temel haklardan yoksun çalıştırılıyor.

Bu projenin ardında:

Sağlıksız barınma koşulları,

Üç ayı bulan maaş gaspları,

Sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma,

Ve elbette her seferinde işçiye dönük devlet zorbalığı var.

Bir yanda lüks araçlarla şantiyeye girip çıkan patronlar, diğer yanda çadırda yaşayan, ücretini alamayan, jandarma copuna hedef olan işçiler.

Peki sistem nasıl işliyor?

Taşeron Sistemi: Modern Köleliğin Yapı Taşı

Akkuyu’daki zulmü anlamak için taşeron sistemini teşhir etmek gerekir.

Taşeron, sermaye sınıfının 1980’lerden bu yana işçi sınıfını parçalamak, maliyetleri düşürmek, sendikalı örgütlenmeyi engellemek için kullandığı bir mekanizmadır. Ana firma, doğrudan işçiyi işe almak yerine işi küçük taşeronlara böler. Taşeron ise işçiyi daha düşük ücretle, sigortasız, sendikasız çalıştırır. Sorumluluk yoktur; taşeron batarsa işçi ortada kalır. Hak arayan işçi, “sen benim elemanım değilsin” cevabıyla baş başa bırakılır.

Bu sistem işçi sınıfını:

Parçalar (aynı şantiyede 20 ayrı taşeron),

Köleleştirir (hak aramak “isyan” sayılır),

Yalnızlaştırır (örgütsüzlük dayatılır).

Taşeronluk zinciri, işçi sınıfının en ağır kölelik halkalarından biridir.

Devlet Tarafsız Değildir: Patronun Devletidir

Akkuyu’da yaşananlar bir kez daha göstermiştir: Burjuva devleti “tarafsız” değildir, doğrudan burjuvazinin çıkarlarını korumakla görevli bir sınıf devletidir.

Ücret gaspı yapan patronlara dava bile açılmazken, hakkını isteyen işçi coplanır.

On binlerce işçinin emeğiyle yükselen santral, teşviklerle, vergi indirimleriyle desteklenir; ama işçiye jandarma gönderilir.

Sendikalaşmak isteyen işçiler “provokatör” ilan edilir; ama maaş gasp eden taşeronların adı dahi haberlerde geçmez.

Devlet, yalnızca sermayenin mülkiyetini korumakla kalmaz; ona dokunan her sınıf hareketini bastırmak için bütün baskı aygıtlarını seferber eder.

Her Gerçek Çözüm Mülkiyet İlişkilerini Hedef Almalıdır

Bugün Akkuyu’daki sorunun da, Soma’daki katliamın da, Antep OSB’deki sömürünün de kökü aynıdır: kapitalist özel mülkiyet. Patron, işçinin emeğini gasp edebiliyor çünkü fabrikayı, santrali, şantiyeyi, üretim araçlarını o “sahipleniyor”. Devlet onun gaspına göz yumuyor çünkü o devletin efendisi sermayedardır.

O halde çözüm, üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermektir. Enerji, sanayi, doğa, madenler; tüm üretim altyapısı, kolektif halk mülkiyetine dönüştürülmelidir. Kamusal mülkiyet, işçilerin denetiminde örgütlenmelidir.

Kapitalist mülkiyet sürdükçe, sömürü de, baskı da, çevre yıkımı da sürecektir. Bu düzene “reform” değil; devrim gerekir.

İşçi Sınıfı Öz Savunma Komiteleri Kurmalıdır

Akkuyu’da yaşanan sadece ekonomik değil, fiziki ve siyasal bir saldırıdır. Bu saldırıya karşı işçi sınıfının yalnızca tepki göstermesi yetmez; kendini örgütlü şekilde savunması gerekir.

Her büyük şantiyede, fabrikada, organize sanayi bölgesinde öz savunma komiteleri kurulmalıdır. Bu komiteler:

Grev kırıcılara,

Patron zorbalığına,

Mafyatik taşeron ağlarına,

Devletin polis ve jandarmasına karşı

İşçi sınıfının birliğini, güvenliğini ve direniş iradesini temsil etmelidir.

Öz savunma, yalnızca fiziki savunma değil, aynı zamanda siyasal ve ideolojik bir direniş hattıdır.

Devrimci Parti: Bu Savaşta Yol Gösterici Güç

Akkuyu’daki direniş, Türkiye işçi sınıfının birçok alanındaki mücadelesi gibi kendi başına siyasi bir zafere dönüşemez. Neden? Çünkü sınıf hareketi başsız. Her alanda mücadele var ama birleşik bir güç yok. Direnişler, yürüyüşler, grevler parçalı, yönsüz, programsız.

Bu yüzden, her gerçek sınıf mücadelesi, kendi devrimci partisini yaratmak zorundadır.

Bu parti:

Tüm direnişleri ortak hedefe bağlayacak,

Kapitalist düzene karşı siyasi program ortaya koyacak,

Kitlelerin öncüsünü devrimci çizgide eğitecek.

İşçi sınıfı partisini kurmadan sınıf savaşını kazanamaz.

Sonuç: Sınıf Savaşı Büyüyor, Devrimci Görevler Derinleşiyor

Akkuyu’da yaşananlar bir “işçi eylemi” değil, bir sınıf çatışmasıdır.

Taşeronluk zinciri, devlet zorbalığı, mülkiyet sömürüsü ve ideolojik manipülasyonun iç içe geçtiği bu olay, Türkiye işçi sınıfının geleceği açısından uyarı niteliğindedir.

İşçiler örgütlenmeden bu zulüm son bulmaz.

Üretim araçları kolektifleştirilmeden bu sömürü bitmez.

Devrimci parti kurulmadan bu savaş kazanılamaz.

Bugün Akkuyu’da coplanan her işçi, aslında bir sınıf bilinci kıvılcımıdır. Bu kıvılcımı örgütlemek, büyütmek ve devrim ateşine çevirmek bizlerin görevidir.