Türkiye otomotiv pazarında Koç Holding her dört otomobilden birini satar hale geldi. Ancak bu devasa büyüme, işçi sınıfının payında bir artış değil, daha yoğun sömürü ve güvencesizlik anlamına geliyor.
2025’in ilk beş ayında Türkiye’de satılan otomobillerin dörtte biri Koç Holding’e ait markalardan oluştu. Tofaş, Stellantis ile yaptığı stratejik birleşme sayesinde Peugeot, Opel, Citroën ve DS gibi markaların Türkiye distribütörlüğünü üstlendi. Ford Otosan ile birlikte düşünüldüğünde, Koç Grubu otomotiv sektöründe %34’ü aşan bir pazar payıyla açık ara lider konumda. Bu, yalnızca bir ticari başarı değil; aynı zamanda Türkiye’deki kapitalist sınıf ilişkilerinin geldiği son aşamanın göstergesidir.Yani, bir avuç büyük sermaye grubu ekonominin stratejik sektörlerini tam anlamıyla ele geçiriyor. Bu durumda Koç Holding’in büyümesi, sadece piyasadaki rakipleri ezmesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda binlerce otomotiv işçisinin, taşeron emekçinin ve beyaz yakalının daha da artan baskı altında çalışması anlamına geliyor. Tofaş ve Ford gibi fabrikalarda üretim bantlarının hızlandığını, iş saatlerinin arttığını, performans dayatmalarının yoğunlaştığını biliyoruz. İşçi ücretleri ise enflasyon karşısında eriyor, sendikal haklar baskılanıyor. Kâr rekorları kıran Koç’un işçilerine 2024’te önerdiği zam oranları, gerçek ücret artışı değil, adeta bir sadaka niteliğindeydi. Yani sermaye birikimi, doğrudan doğruya emek sömürüsünden beslenmeye devam ediyor. Ayrıca bu tekelleşme, sadece ekonomik değil; aynı zamanda politik bir güç birikimini de beraberinde getiriyor. Koç gibi dev sermaye grupları yalnızca üretimden değil, aynı zamanda medya, eğitim, kültür ve siyaset alanındaki etkileriyle de sınıf tahakkümünü pekiştiriyor. Otomotivdeki bu yoğunlaşma, burjuvazinin kendi içindeki rekabeti zayıflatıp, işçi sınıfının mücadele olanaklarını da daraltıyor. Küçük ve orta ölçekli işletmeler yok olurken, emek gücünü satanların pazarlık gücü giderek azalıyor.
Bugün Koç Holding’in otomotivdeki payı %34’e çıktıysa, bu, devletin sanayi politikalarının, teşviklerin ve sermsyenin ihtiyaçlarına uygun üretilen devlet politikalarının sonucudur. Türkiye’deki egemen sınıf ittifakının bir parçası olan Koç, bu rolünü uzun süredir başarıyla oynuyor. Ancak işçi sınıfı açısından bu “başarı”, daha fazla taşeronluk, esnek çalışma, üretim baskısı ve düşük ücret demek. Ancak bu büyümenin ardındaki itici güç yalnızca piyasa dinamikleri ya da rekabet değil, aynı zamanda işçi sınıfı üzerinde kurulan çok yönlü tahakküm aygıtlarıdır. Koç Holding’in işçileri bu düzene rıza göstermeye zorlanırken, bu baskının en önemli dayanaklarından biri de faşist Türk Metal çetesidir.
Türk Metal, MESS eliyle metal sektöründe en çok üyeye sahip “sendika” haline gelmiş olsa da, yıllardır patronları işçiden koruyan bir gardiyan rolü üstlenmektedir. İşçilerin taleplerini bastıran, grev eğilimini kıran ve toplu sözleşmeleri göstermelik tiyatrolara çeviren bu sarı sendika, Koç Holding’in “barış içinde büyüme” politikasının sigortasıdır. Metal işçilerinin sefalet ücretlerini “başarı” olarak pazarlayan bu çete, fiilen sermaye düzeninin kolluk gücüdür.
Koç büyürken işçilerin payına yoksulluk, taşeronluk ve güvencesizlik düşüyorsa; bunun ortak sorumlularından biri Türk Metal ve onun başını çektiği sendikal bürokrasidir. Koç’un kârlarını güvence altına alan bu uzlaşmacı, işbirlikçi çizgi, gerçek bir işçi demokrasisinin ve taban inisiyatifinin önünde başlıca engeldir. Bu nedenle, otomotivdeki sömürüye karşı verilecek mücadele yalnızca patronlara değil, onların işçi sınıfı içindeki uzantılarına karşı da yürütülmelidir. Türk Metal çetesine karşı demokratik, militan ve bağımsız işçi komitelerinin kurulması; sendikalardan bağımsız bir sınıf siyasetiyle birleşmesi bir zorunluluktur. 2015 Metal fırtına deneyimleri işçi sınıfı için önemli bir pusula sunmaktadır. Taban komitelerinde örgütlenen, fiili meşru mücadeleyi baz alan, fabrika işgali kitlesel grevler gerçekleştiren bu pratik hat gerek faşist Türk-Metal çetesi için gereksede MESS için en büyük korkudur. Koç büyüyor, işçilerin ekmeği küçülüyor. Bu büyümeye karşı verilecek yanıt, reformist hayallerle değil; birleşik, militan ve bağımsız bir işçi sınıfı hareketiyle mümkündür. Otomotiv gibi stratejik sektörlerde taban inisiyatiflerine dayanan örgütlenmelerin, sendikal bürokrasinin sınırlarını aşan bir sınıf politikasıyla birleşmesi gerekiyor. Bunun yoluda yeni metal fırtınalar yaratmaktan geçmektedir. Aksi takdirde Koç büyümeye devam eder, işçilerin payına ise daha fazla yoksulluk ve baskı düşer.