Eskişehir’in Musaözü Mahallesi’nde çıkan orman yangınında, içinde orman işçilerinin bulunduğu araç alevlerin ortasında kaldı ve tam 10 işçi yanarak can verdi. Burjuva medya bu korkunç cinayeti, ezberlenmiş bir söylemle hemen “şehadet” mertebesine yükseltti. Tüm yayın organları ağız birliğiyle “vatan için şehit oldular” dedi. Ama kimse sormadı:
> 🔥 Madem bu işçiler şehitse, savaşın tarafları kim?
🔥 Onları ölüme süren, önlem almayan, eğitimsiz, donanımsız biçimde yangının ortasına atan kim?
🔥 Bu ölümlerin faili kim?
Bu soruların cevabını biliyoruz: Bu işçileri yakan şey yalnızca alevler değil, Erdoğan rejiminin temsil ettiği kapitalist devlet aygıtıdır. Ölüme terk edilen bu emekçilerin cansız bedenleri, yalnızca Musaözü ormanlarında değil, tüm ülkede çürümüşlüğü açık eden bir sınıfsal yangının işaretidir.
“Doğa felaketi” değil, organize bir suç zinciri
Bu olay, ne ilk ne de son. Ne yazık ki Türkiye’de orman yangınları artık doğal bir afet değil, doğrudan sermaye lehine işleyen politikaların tetiklediği organize bir yıkımdır. Her yanan ormanlık alanın ardından maden şirketleri, turizm tekelleri, villa inşaatçıları ellerini ovuşturarak beklemektedir. Çünkü orman yangını demek, “imar affı”, “turizm alanı ilanı”, “doğal kaynak tahsisi” demektir.
İktidarın çıkardığı yasalarla:
Zeytinlikler maden şirketlerine açıldı.
Orman Kanunu’nda yapılan değişiklikle yangın sonrası “yeniden değerlendirme” bahanesiyle alanlar sermayeye tahsis edilebilir hale geldi.
“İklim Yasası” adı altında sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden doğayı şekillendiren paketler hazırlanıyor.
Tüm bu yasalar doğaya, insana ve işçi sınıfına düşman bir karakter taşıyor.
Hayatını Kaybeden İşciler Kimdi? Ve Neden Öldüler?
Hayatını kaybeden 10 işçi, mevsimlik orman işçisiydi. Bu işçiler:
Eğitim almadan çalıştırılıyordu,
Koruyucu donanımları yoktu,
Yangın ekipmanı olmayan araçlarla taşınıyorlardı,
Sigortaları mevsimlikti, maaşları düşük, güvenceleri yoktu. Yani bu insanlar göz göre göre, bilinçli şekilde ölüme gönderildiler. Tıpkı madenlerde, inşaatlarda, fabrikalarda olduğu gibi. Türkiye’de her yıl yüzlerce işçi benzer biçimlerde hayatını kaybediyor çünkü emekçilerin hayatı, patronların ve devletin gözünde bir maliyet kaleminden ibaret.
Devletin asli görevi: Korumak değil, sömürüyü sürdürmek
Erdoğan rejimi ve onun kapitalist bürokrasisi bu düzenin doğrudan örgütleyicisidir. Bu işçilerin hayatına mal olan sistem:
Kamu ormancılığını tasfiye etmiş,
Yerine taşeronlaştırılmış, eğitimsiz, geçici işçi gücü koymuştur,
Yangınla mücadele araç-gerecini kısarak sermayeye teşvik aktarmıştır.
Yani devlet, yoksul işçileri göz göre göre ateşin ortasına sürmüştür. Ve sonra da çıkıp “şehitlerimiz var” diyerek sahte bir kutsallıkla bu cinayetin üzerini örtmeye çalışmıştır.
Sınıf savaşı burada: Doğayı da işçiyi de kapitalizm öldürüyor
Bu olay bize yeniden gösterdi:
Ormanlar yanıyor çünkü rant yanmıyor.
İşçiler ölüyor çünkü sermaye yaşıyor.
Doğa tahrip ediliyor çünkü kapitalizmin genişleme alanı daraldı.
Bu yangınlar, yalnızca ormanları değil, işçi sınıfının hayatını da kül ediyor.
Her yanan ağaç, doğa için bir kayıp;
Her ölen işçi, sınıf için bir çağrıdır.
Çözüm: Kamucu, İşçilerin Denetiminde Bir Toplumsal Seferberlik
Bugün ormanları, doğayı ve işçileri kurtaracak olan şey:
Sermayeye orman tahsisi değil, tüm doğal alanların kamulaştırılmasıdır.
Yangınla mücadelede özel şirketler değil, kamu personeli ve işçi denetimi esas alınmalıdır.
Orman işçiliği bir güvencesiz emek alanı olmaktan çıkarılmalı, kalıcı kamu istihdamı sağlanmalıdır.
Orman köylüsüyle birlikte yürütülen kolektif ormancılık politikaları geliştirilmelidir.
Kapitalist “yeşil yıkama” değil, doğayla barışık sosyalist bir kurtuluş programı şarttır.
Ancak her gerçek çözüm önerisinin düğümlendiği bir temel mesele vardır:
Kapitalist özel mülkiyetin son bulması.
Eğer burjuva mülkiyet varlığını sürdürmeye devam ederse, ormanlar da, doğa da, insanlar da ve hatta tüm canlı türleri de barbarlık içinde yok oluşa sürüklenecektir.
Sanayi, enerji, ormanlar, doğa, su kaynakları, tarım arazileri—yani tüm üretim araçları—kapitalist özel mülkiyetten çıkartılmalı ve toplumsal kolektif mülkiyete dönüştürülmelidir.
Bu dönüşüm:
Sadece kamulaştırma değil, işçilerin denetiminde kamulaştırma ile mümkündür.
Bürokratik devlet kontrolü değil, işçi konseylerine dayalı bir işçi-köylü hükümeti bu dönüşümün gerçek güvencesi olabilir.
Yani çözüm, sistem içi “reform” ya da “kamu yararı” edebiyatında değil;
Kapitalizmin kökünden tasfiyesiyle, işçi sınıfının devrimci iktidarıyla mümkündür.
Son Söz: Emekçiler için bir orman politikası, yaşam için bir devrim programı
Eskişehir’de 10 işçinin yanarak ölmesi, bir iş cinayetidir.
Ama aynı zamanda bu, doğaya ve insana savaş açan bir rejimin teşhiridir.
Bu savaşta emekçiler yanıyor, patronlar kazanıyor.
O halde bu yangına karşı örgütlü bir isyan büyütmenin zamanıdır.
Biz bu düzene razı değiliz.
Bu topraklar ne maden şirketlerinin ne turizm tekellerinin malıdır.
Ormanlar, dağlar, dereler bizimdir.
Ve işçi sınıfının denetiminde özgürleşecektir.
Bu yangın, mücadele çağrısıdır.
İçinden devrimci bir öfke doğmalıdır.