Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde Dürzi milislerle Bedevi aşiretler arasında çıkan çatışma, bölgeye yeni bir müdahale dalgası olarak İsrail’in doğrudan askeri saldırısıyla sonuçlandı. Siyonist rejim, Şam’daki Suriye Genelkurmay Başkanlığı binası da dâhil olmak üzere birçok devlet kurumunu hedef aldı. Ancak İsrail’in saldırısı yalnızca bir “güvenlik refleksi” değil; Golan’daki işgalini kalıcılaştırma ve Suriye’nin güneyinde etnik-mezhebi bölünmeleri derinleştirerek emperyalist-siyonist nüfuz alanını genişletme stratejisinin bir parçasıdır.
Bu gelişme, yalnızca İsrail’in saldırganlığına ya da Dürzi halkının trajedisine indirgenemez. Suriye, emperyalist kamplar arası rekabetin, bölgesel alt-emperyalist aktörlerin (Türkiye, İran, İsrail) yayılmacı hesaplarının ve iç karşı-devrimci güçlerin (HTŞ gibi) halklara cehennem sunduğu çok katmanlı bir yıkım alanıdır. Bu koşullarda, Suriye işçi sınıfının devrimci seferberliği dışında hiçbir “geçici hükümet” ya da dış destekli “çözüm” halklara kurtuluş vaat edemez. Tam tersine sonu gelmeyen mezhep savaşları, soykırımlar, bitmeyen savaşlar, açlık, yoksulluk, sefalet, işsizlik, dinci fanatizm, ataerki ve hertürden gericiliğin vites yükselterek kalıcı hale gelmesi dışında bir gelecek sunamamaktadır.
İsrail’in Müdahalesi: Koruma Bahaneli Yayılmacılık
İsrail, Dürzi halkını korumak bahanesiyle Şam’daki askeri hedefleri vurdu. Ancak bu müdahalenin amacı ne Dürzileri korumaktır ne de istikrar sağlamaktır. Asıl hedef, Suriye’nin güneyini –özellikle 1967’den beri işgal ettiği Golan Tepeleri’nin çevresini– kendi nüfuz alanına dönüştürmektir. “Şam’ın güneyine asker konuşlandırılmaması” gibi talepler, bir egemen devlete dikte edilen emperyalist bir şantajdır.
İsrail daha önce de Süveyda’da hükümet güçlerine ait zırhlı araçlara saldırarak çatışmalara doğrudan müdahil olmuştu. Netanyahu hükümeti, HTŞ rejimine açıkça ültimatom vererek Dürzi halkına dokunulmaması gerektiğini belirtmiş, aksi halde yeni bir saldırı dalgası başlatacağını ilan etmişti. Burada siyonist rejimin “Dürzi halkına duyarlılığı” yalnızca bölgeyi fiilen parçalama ve iç savaşı derinleştirme aracıdır.
HTŞ Yönetimi: Karşı-Devrimin Yeni Yüzü
HTŞ (Heyet Tahrir el Şam) yönetimi, Batı destekli bir rejim değişikliğiyle Suriye’de iktidara taşındı. Ancak bu yeni rejim de selefi olan Esad gibi halklara baskı, dini-mezhebi ayrımcılık ve otoriterlik dışında bir şey sunamamaktadır. HTŞ’nin Süveyda’ya girişi Dürzi milislerle çatışmaları başlatmış, yüzlerce kişinin ölümüne neden olmuştur. Durzilerin hedef olmasının ana nedeni kendi milis kuvvetlerini ve öz yönetimlerini fesh edip cihatçı HTŞ hükümetinin otoritesine girmeyi kabul etmemeleri yatmaktadır. Durziler için bunu kabul etmek demek cihatçı HTŞ hükümetinin karşısında kurbanlık koyun olmayı kabul etmekten başka bir anlamı yoktur.
HTŞ lideri Ebu Muhammed el Colani’nin açıklamaları, durumu “dış güçlerin arabuluculuğuna” havale eden bir teslimiyeti yansıtmaktadır. HTŞ, İsrail’le savaşacak bir güç değildir; aksine Suriye’yi uluslararası bir pazarlık alanına çeviren emperyalist bir taşerondur. Tüm ulusal ve dini azınlıklar bu yönetim altında soykırım ve katliam tehdidiyle karşı karşıyadır.
Türkiye-İsrail Rekabeti ve Emperyalist Bloklaşma
Şam’daki rejim değişikliği, Türkiye ile İsrail arasındaki emperyalist alt-hegemonya rekabetini de körüklemiştir. Türkiye, kuzeyde Kürt güçlerine karşı işgalini sürdürürken, İsrail güneyde HTŞ rejimi üzerindeki etkisinden rahatsızlık duymaktadır. Nagel Komisyonu’nun raporlarında Türkiye’nin Şam’daki artan etkisi bir tehdit olarak tanımlanmış, bu nedenle İsrail’in askeri kapasitesini artırması gerektiği belirtilmiştir.
Her ne kadar Erdoğan hükümeti, kamuoyuna dönük açıklamalarda İsrail’i hedef alsa da, gerçekte hem İsrail’le dolaylı enerji ve istihbarat işbirliğini sürdürmekte hem de ABD üslerini İsrail’in bölgedeki operasyonları için kullanıma açmaktadır. Erdoğan’ın “vaat edilmiş topraklar” uyarısı, yalnızca iç politikaya dönük bir ajitasyon olmakla kalmayıp, aynı zamanda bölgedeki gerici Türk-Kürt-Arap eksenine zemin hazırlayan milliyetçi reflekslerin ifadesidir.
Emperyalist Projelerin Çöküşü, Devrimci Alternatifin Gerekliliği
Suriye’de yaşanan çatışma, emperyalizmin ve bölgesel işbirlikçilerinin hiçbir çözüm sunamayacağını bir kez daha göstermiştir. Ne İsrail’in Dürzi halkına dair sözde kaygıları, ne HTŞ’nin kaosu “dış arabulucularla” çözme girişimi, ne de Türkiye’nin milliyetçi-popülist manevraları gerçek bir barışa, güvenliğe veya demokrasiye açılan kapı olabilir.
Suriye’nin geleceği için acil talepler nettir:
Tüm ulusal ve dini azınlıkların demokratik haklarının garanti altına alınması,
İşçilerin ve yoksulların önceliklerini temel alan acil bir ekonomik yeniden inşa programı,
İsrail, Türkiye, ABD, Rusya dahil olmak üzere tüm dış güçlerin ülkedeki varlığına son verilmesi.
Tüm gerici cihatçı örgütlerin ve emperyalizmin taşeronu olan siyasi odakların ve tüm burjuvazinin silahsızlandırılıp, işçi milisleri oluşturmak!
Büyük sanayi ve iş yerlerinin, toprağın işçi denetiminde kamulaştırılması!
Bu hedeflere yalnızca enternasyonal devrimci bir perspektifle ve Suriye işçi sınıfının kitlesel seferberliğiyle ulaşılabilir.
Dürzi Özsavunması: Sınıfsal Sınırlar ve Devrimci Perspektifin Gerekliliği
Suvayda’daki Dürzi direnişi, mevcut koşullarda meşru bir özsavunma hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu türden bir özsavunma, etnik-mezhebi zemine sıkıştığı ölçüde politik olarak sınırlıdır. Direnişin taşıyıcısı olan milis yapıların toplumsal karakteri, sınıf temelli bir devrimci özsavunmadan çok, yerel bir cemaatin otoriter-dinci gericiliğe karşı reaksiyoner bir direnişi biçimindedir. Bu durum, emperyalist müdahalelere ve İsrail’in bölgeyi parçalama stratejilerine karşı etkili bir engel oluşturamaz.
Devrimci Marksist bir perspektiften bakıldığında, gerçek bir özsavunma hattı, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasal ve sınıfsal bir karakter taşımak zorundadır. Bu da, işçi sınıfının mezhepler üstü, anti-emperyalist ve enternasyonalist temelde örgütlenmesini gerektirir. Bugün Suvayda’da ihtiyaç duyulan, Dürzi halkının meşru özsavunmasını mezhep sınırlarının ötesine taşıyacak, onu Şam’daki ve İdlib’deki yoksul Arap, Kürt, Süryani, Ermeni emekçilerle birleştirecek devrimci bir sınıf öznelliğidir. Aksi halde, her direniş bölgesel bir izolasyona ve sonuçsuz bir çatışmaya mahkûm olur. Direnişleri bölgesel izalosyandan kurtaracak yegane güç, Suriye’deki her milleten her dinden her cinsiyetten her cinsel yönelimden emekçinin içinde kök salmış enternasyonal komünist programı kuşanmış devrimci bir önderliktir.
Sonuç: Halkların Kurtuluşu Proleter Devrimdedir
Siyonizmin amacı Dürzi halkını korumak değil, Suriye halkları arasındaki bölünmeyi derinleştirmek ve işgali kalıcılaştırmaktır. HTŞ rejimi, halklara barış değil, mezhep savaşlarını, zorbalığı ve emperyalist taşeronluğu getirmiştir. Ne Esad rejiminin artıkları ne HTŞ ne de emperyalistlerin desteklediği başka bir burjuva alternatif Suriye’de barış, eşitlik veya demokrasi sağlayamaz.
Gerçek kurtuluş, tüm dini ve ulusal azınlıkların eşitliğini savunan, emekçi halkın iktidarını hedefleyen, emperyalist müdahaleyi yıkan bir proleter devrim ile mümkündür. Bunun için Suriye’deki devrimci Marksist öncülerin enternasyonal düzeyde birleşmesi, bölgede devrimci bir işçi partisi inşa etmesi ve halkların gerçek özsavunmasını örgütlemesi acil bir görev olarak önümüzde durmaktadır.
Halkların savaşına sınıfların barışına hayır!
Ortadoğu’ya barış savaşan işçilerle gelecek!
Yaşasın Ortadoğu Sovyetleri!
Kahrolsun Siyonizm Kahrolsun Emperyalizm!
Ya Sürekli Yıkım Ya Sürekli Devrim!