Mersin Serbest Bölgesi’ndeki ÖSA Güney Tekstil işçileri üç aydır maaşlarını alamıyor. Tazminatları ödenmedi, sigortaları yatmadı, işçiler kaderine terk edildi. Patron ortadan kayboldu. Fabrikanın önünde toplanan işçiler öfkelerini şu sözlerle dile getirdi:

> “Gariban çalınca hırsız oluyor ama zengin çalınca iflas etti deniyor. Devletimizin bunlara bir yaptırım yapması lazım.”
Bir başka işçi ise şöyle konuştu:
> “Biz dilenmiyoruz, hakkımız olanı istiyoruz. Çoluk çocukla kirada yaşıyoruz, üç aydır çok zor durumdayız.”
Patronun kaçıp gitmesiyle yüzlerce işçi ortada kaldı. Ne içeride birikmiş alacakları ödendi, ne de devletin ilgili kurumları harekete geçti.

Hukuk Kimin İçin Adalet Nereden Gelir?

Böylesi durumlarda hep aynı şey söyleniyor: “Hukukî süreci bekleyelim.” Oysa herkes çok iyi biliyor ki hukuk, sermaye sınıfının çıkarları için vardır. Zengin patron milyonlarca lirayı gasp ettiğinde adına “iflas” denir. Ama işçi açlıktan bakkaldan veresiye defteri kapatmaya çalıştığında “hırsız” olur.
Devletin yasaları ve mahkemeleri, en baştan en sona patronların emrine amadedir. İşçi sınıfının bu düzende hukuka değil, adalete ihtiyacı vardır.
Peki işçi sınıfı için adalet nereden gelir? Marksizmin cevabı açıktır: Adalet, devletin mahkeme salonlarından değil, sınıf mücadelesinden geçer.

Gerçek Çözüm: Patronsuz Fabrikalar

Patron kaçıyor, makineler çürümeye terk ediliyor, işçiler işsiz ve aç bırakılıyor. İşte bu noktada işçilerin önündeki tek gerçek seçenek vardır:

1. Fabrikayı terk etmemek: Patronun kaçtığı gün, işçiler fabrikayı terk etmediğinde aslında en önemli adımı atmış olurlar. Çünkü boşalan fabrikayı devlet ya da mafya kolayca talan edemez.
2. İşçi komitesi kurmak: İşçilerin içinden seçilecek bir komite, alınacak her kararı tüm işçilerle tartışarak belirler. Bu komite üretimden güvenliğe, malzeme temininden dağıtıma kadar her şeyi örgütler.
3. Üretimi yeniden başlatmak: Makinalar çalışıyorsa, ham madde varsa, işçiler kol kola girip üretimi başlatabilir. Eğer ham madde yoksa, işçi komitesi dayanışma ağlarıyla (sendikalar, diğer fabrikalar, halk örgütleri) bunu temin etmeye çalışır.
4. Üretimin topluma yönelmesi: Burada kritik nokta şudur: İşçiler ürettiklerini piyasada patron hesabına satmaz. Üretim ya doğrudan ihtiyaç sahiplerine ya da komite denetiminde yapılır. Bu, işçilerin “patron yerine patronculuk” oynamasını değil, toplumsal bir mülkiyetin nüvesini yaratmasını sağlar.

Arjantin’den Dersler

2001 ekonomik krizinde Arjantin’de yüzlerce fabrika patronlarca terk edildi. İşçiler “fabrika kapanmaz, işçiler çalıştırır” diyerek işgale geçti.
Zanon Seramik Fabrikası: İşçiler fabrikayı işgal edip “Zanon es del pueblo” (Zanon halkındır) diyerek üretimi sürdürdü. Ürettikleri seramikleri okullara, hastanelere bağışladılar. Bu, halkla işçi sınıfını kaynaştıran bir pratikti.
Brukman Tekstil: Kadın işçiler gece gündüz fabrikada nöbet tutarak makineleri korudu, sonra üretimi komite denetiminde yeniden başlattılar.

Bu deneyimler gösteriyor ki:

Patron olmadan fabrika işleyebilir.
İşçi sınıfı yalnızca kendi işini değil, toplumun ihtiyaçlarını da karşılayacak şekilde üretimi örgütleyebilir.
Bu, bir fabrikanın kendi sorununu çözmesinden daha fazlasıdır; işçi iktidarının küçük bir ön gösterimidir.

Türkiye İçin Anlamı

Mersin’deki işçiler, tıpkı Arjantin işçileri gibi fabrikalarını terk etmedikleri, kendi komitelerini kurup üretime geçtikleri anda şu mesajı vermiş olacaklar:
“Üreten biziz, yöneten de biz olacağız! Patronlar olmadan da hayat ve üretim devam eder!”
Patron kaçtı, fabrika işçilerin!

Üreten biziz, yöneten de biz olacağız!

Patronsuz fabrikalar, işçi komiteleriyle üretim!

Hukuk değil, sınıf mücadelesi adalet getirir!
Patronsuz bir Dünya Kuracağız!