Afyonkarahisar’da Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı KYK yurtlarında çalışan işçiler, baskıya, mobbinge, sürgüne, işten çıkarmalara ve iş sağlığı ve güvenliğinin hiçe sayılmasına karşı bir kez daha sokağa çıktı. Tüm Otel ve Turizm İşçileri Sendikası (OTİS), geçtiğimiz hafta yaptığı uyarının ardından aynı yerde bir kez daha basın açıklaması gerçekleştirdi. Bu kez mesaj daha açıktı:
Geri adım yok!
Çünkü Afyonkarahisar Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü bünyesinde yaşananlar birkaç münferit olaydan ibaret değil. Yıllardır işçilerin çalışma koşullarını, sağlığını, iş güvencesini ve sendikal haklarını hedef alan bir çalışma düzeni kurulmuş durumda. İşçi hakkını aradığında karşısına yönetmelik değil keyfilik, hukuk değil baskı, diyalog değil tehdit çıkarılıyor. Ve işçiler artık bu düzenin karşısında susmayacaklarını açıkça ilan ediyor.
Sendika hakkını kullanan işçiye sürgün!
OTİS yöneticisi Ferdağ Dalgıç, sendikal mücadelesi nedeniyle görev yaptığı yurttan başka bir yurda gönderildi. Burada kelimeleri eğip bükmeye gerek yok. Bir sendika yöneticisinin sendikal faaliyet yürüttüğü dönemde görev yerinin değiştirilmesi, işçiye ve bütün işçilere verilmek istenen açık bir gözdağıdır:
“Örgütlenirseniz bedel ödersiniz.”

İşçi sınıfının mücadele tarihi bize bu yöntemi çok iyi tanıtıyor. Sürgün, yalnızca bir işçinin adresini değiştirmek değildir. Sürgün, örgütlü işçiye “sesini çıkarma” demektir. Diğer işçilere “bakın, onun başına gelen sizin de başınıza gelir” mesajı vermektir. OTİS bu mesajı kabul etmiyor. Biz de kabul etmiyoruz. Çünkü bir işçinin sendikal faaliyeti nedeniyle cezalandırılması, bütün işçilerin örgütlenme hakkına yönelmiş bir saldırıdır. Üstelik bu, KYK yurtlarında ilk kez yaşanan bir uygulama da değil. OTİS, daha önce benzer bir görev yeri değişikliğine karşı açtığı davayı kazanmış ve sendika temsilcisinin görev yerine dönmesini sağlamıştı. Demek ki mesele yalnızca bir “görevlendirme” meselesi değil. Mesele, işçinin örgütlenme hakkını kullanıp kullanamayacağı meselesidir.

Naciye Kabak’ın işten çıkarılması tesadüf değil

Aynı baskı düzeninin bir başka yüzü de Naciye Kabak’ın işten çıkarılmasıdır

Kabak’ın çalışma koşulları ve sağlığı açısından yaşadığı sorunlar karşısında işyeri hekimi tarafından sağlık raporu düzenlendi. Raporda, kişisel koruyucu donanım verilerek ve kimyasal içermeyen hafif işlerde çalıştırılabileceği belirtildi. Buna rağmen Naciye Kabak işten çıkarıldı.
İşçinin sağlığına uygun çalışma koşulu talep etmesi karşılığında işten çıkarılması, çalışma hayatının en temel çelişkisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: İşçi sağlığını korumaya çalıştığında neden bedel ödemek zorunda bırakılıyor? İşçinin bedeni işyerinin tüketip atabileceği bir malzeme değildir. İşçinin sağlık sorunları, “çalışamaz” damgası vurulup kapının önüne konulmasının bahanesi olamaz. İşçinin sağlığına uygun iş talep etmesi cezalandırılacak bir davranış değil, en temel hakkıdır. Bu nedenle Naciye Kabak’ın işten çıkarılması yalnızca bir işten çıkarma değildir. Bu da bütün işçilere verilen bir mesajdır. “Sağlığın için itiraz edersen işsiz kalırsın.” İşte örgütlü işçiler tam da bu yüzden direniyor. İş sağlığı ve güvenliği işçinin mücadelesiyle kazanıldı

OTİS Genel Sekreteri Gani Emre Aydoğan’ın açıklamasında özellikle vurguladığı önemli bir gerçek var: Bugün işyerlerinde uygulanan birçok iş sağlığı ve güvenliği önlemi, idarenin işçilere verdiği bir lütuf değildir. İşçiler mücadele etti, davalar açtı, hukuki süreçler yürüttü ve kazandı.
İş güvenliği uzmanı görevlendirilmesi, işyeri hekimi görevlendirilmesi ve iş sağlığı ve güvenliği alanındaki çeşitli kazanımlar, işçilerin örgütlü mücadelesinin sonucunda elde edildi.
Şimdi aynı kazanımların uygulanmasını istemek neden “fazla talep” sayılıyor? İşçinin hayatını koruyacak önlemler neden hâlâ mücadele konusu olmak zorunda? Çünkü sermaye ve idare açısından işçinin sağlığı çoğu zaman bir maliyet kalemi olarak görülüyor.
İşçiler ise çok basit bir şey söylüyor: İşçinin canı tasarruf kalemi değildir!
Kanalizasyon suyunu temizlemek işçinin kaderi değildir
KYK yurtlarında iş sağlığı ve güvenliği bakımından yaşananların boyutunu görmek için tek bir örnek bile yeterli. Sığınağı basan kanalizasyon sularının temizliği sırasında işçiler uygun kişisel koruyucu donanım olmadan çalıştırıldı. Kanalizasyon temizliği gibi ciddi biyolojik risk taşıyan bir işte işçiye gerekli koruyucu ekipmanı vermemek, “eksiklik” diye geçiştirilebilecek bir mesele değildir. Bu doğrudan doğruya işçinin sağlığını tehlikeye atmaktır. İşçiler yıllardır aynı şeyi söylüyor: Önlem alın!
Çünkü Türkiye işçi sınıfı, gerekli önlemler alınmadığında ne olduğunu çok iyi biliyor.
Basın açıklamasında Zafer Açıkgözoğlu’nun adı boşuna anılmadı. Kanalizasyon çalışmasına gerekli önlemler alınmadan gönderildiği için enfeksiyon kaparak hayatını kaybeden Açıkgözoğlu, iş güvenliği önlemlerinin neden ertelenemeyeceğinin acı bir simgesidir.

Bir işçinin daha ölmesini beklemeyeceğiz. Bir işçinin daha sakatlanmasını beklemeyeceğiz. Bir emekçinin hayatının geri dönülmez biçimde değişmesini beklemeyeceğiz. İş güvenliği, iş cinayetinden sonra hatırlanacak bir mesele değildir. İşçi daha işe başlamadan önce güvenli koşulları sağlamak zorundasınız. İşçinin görevi yok sayılıyor, angarya dayatılıyor

KYK yurtlarındaki sorunlar yalnızca iş güvenliğiyle de sınırlı değil.

İşçilerin görev tanımlarının fiilen ortadan kaldırıldığı, sürekli angarya işlerin dayatıldığı, hatta zaman zaman yöneticilerin kişisel işlerinin dahi işçilere yaptırıldığı bir çalışma düzeni anlatılıyor. Bu düzenin adı yönetim değildir. Bu düzenin adı keyfiliktir.
İşçiyi görev alanının dışında her işe koşmak, itiraz ettiğinde baskı uygulamak ve sonra da bunu “amir talimatı” diye meşrulaştırmaya çalışmak, kamu hizmeti yürütmek değildir.
İşçinin emeği sınırsız bir kaynak değildir. İşçinin zamanı yöneticilerin kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için verilmiş değildir. İşçinin görevi neyse o işi yapması; bunun dışında angarya işlere, keyfi görevlendirmelere ve kişisel işlere koşulmaması en temel çalışma hakkıdır.

İşçinin Bedeni Makina Değildir

Ağır çalışma koşullarının işçilerin bedenlerinde yarattığı tahribat da artık görünmez hale getirilemez. Bel ve boyun fıtıkları, kas yırtıkları, tenisçi dirseği.. Bunlar “işin doğası” değildir. Bunlar işçinin bedeninin ağır ve sağlıksız çalışma koşulları altında tüketilmesinin sonuçlarıdır.
İşçi yıllarca emeğini verirken kurum ayakta kalır, hizmet devam eder. Fakat işçinin beli, boynu, kolu sakatlandığında bunun bedelini işçi öder. Bu düzen kabul edilemez. İşçinin bedeni de sermaye gibi sınırsızca tüketilemez. İşçi sağlığı ve güvenliği, üretimin önünde bir engel değil; işçinin en temel hakkıdır.

12 amir ve bir kişi hakkında suç duyurusu

OTİS Genel Başkanı Birsel Tuğlu, sendikanın hukuki mücadeleyi de büyüttüğünü açıkladı. Sendika, yaklaşık 20 olayla ilgili 12 kurum amiri ve bir kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Yani işçiler yalnızca basın açıklaması yapıp evlerine dönmüyor. Bir yandan işyerlerinde örgütleniyor, bir yandan hukuki mücadele yürütüyor, bir yandan da yaşananların hesabının sorulması için mücadeleyi büyütüyor. Tuğlu’nun sözleri açık”“Biz, işçilerin can güvenliğini ve kanunların uygulanmasını savunmak için buradayız.” Bu mücadele yalnızca Ferdağ Dalgıç’ın görev yeri değişikliğinin geri alınması için yürütülmüyor. Yalnızca Naciye Kabak’ın işine geri dönmesi için de yürütülmüyor. Mücadele, işçilerin tamamının sağlıklı, güvenli ve insan onuruna yaraşır koşullarda çalışabilmesi için yürütülüyor.

Asıl mesele: İşçi örgütlendiğinde ne olacak? Burada meselenin merkezine geliyoruz.Bir kamu kurumunda işçi örgütleniyor, hakkını istiyor, İş güvenliği önlemlerinin uygulanmasını istiyor, İşyeri hekimi istiyor, İş güvenliği uzmanı istiyor, Kişisel koruyucu donanım istiyor. Sağlık durumuna uygun işte çalışmak istiyor, Angarya istemiyor.

Sendikal faaliyet yürütüyor. Ve karşısına sürgün, işten çıkarma, mobbing ve baskı çıkıyor. İşte mücadele tam da burada başlıyor. Çünkü işçinin örgütlenmesini istemeyenler, yalnızca bir sendikadan rahatsız değildir. Onları rahatsız eden şey, işçinin “Hayır!” diyebilmesidir. İşçinin “Bu koşullarda çalışmayacağım” demesidir. “Sağlığımı tehlikeye atamazsınız” demesidir. “Görevim olmayan işi yapmayacağım” demesidir. “Sendikama üye olacağım” demesidir. “Hakkımı arayacağım” demesidir. Çünkü örgütlü işçi, yönetimin keyfiliğinin karşısına hukukla, dayanışmayla ve kolektif güçle çıkar.

Sendika işçinin yanında değilse ne işe yarar?

OTİS’in açıklamasında dikkat çeken bir başka başlık da sendikacılığın nasıl olması gerektiğine ilişkin doğrudan yapılan tartışma. Sendika, işçiyi susturan değil konuşturan; yönetime uyum sağlayan değil işçinin hakkını savunan; işçinin sırtından makam ve mevki devşiren değil, işçinin yanında bedel ödemeyi göze alan bir örgüt olması gerektiğini söylüyor.

Bu sözler önemli. Çünkü işçinin hakkı gasp edilirken susan, sürgün karşısında geri çekilen, işten çıkarma karşısında sessiz kalan bir sendikacılığın işçiye ne faydası var? Sendika, idarenin yanında durmak için kurulmaz. Sendika, işçinin karşısındaki gücü dengelemek için vardır.
İşçi yalnız bırakıldığında güçsüzdür. İşçiler birleştiğinde ise tablo değişir. Bu nedenle mücadeleci sendikacılık, işçinin başına geleni izleyen değil, işçinin yanında saf tutan sendikacılıktır.
Bu mücadele yalnızca Ferdağ’ın ve Naciye’nin mücadelesi değil, OTİS’in Afyonkarahisar’daki açıklamasının en önemli taraflarından biri de mücadelenin sınırlarını genişletmesi.
Bu mücadele yalnızca Ferdağ Dalgıç’ın mücadelesi değildir. Yalnızca Naciye Kabak’ın mücadelesi değildir. Yalnızca OTİS üyelerinin mücadelesi de değildir. Bu mücadele, emeğinin karşılığını isteyen bütün işçilerin mücadelesidir. Sağlıklı ve güvenli koşullarda çalışmak isteyen bütün işçilerin mücadelesidir. İşyerinde insan onuruna yaraşır bir düzen isteyen bütün emekçilerin mücadelesidir. Çünkü bugün bir işçiye yapılan saldırı yarın başka bir işçiye yöneltilecektir. Bugün bir sendika yöneticisi sürgün edilir. Yarın başka bir işçinin sendikal faaliyeti hedef alınır. Bugün bir işçi sağlık gerekçesiyle işten çıkarılır. Yarın başka bir işçiye “fazla konuşma” denir. İşte bu nedenle bir işçiye yapılan saldırı bütün işçilere yapılmış saldırıdır. Ve bu saldırıya verilecek cevap da tek tek değil, örgütlü olmalıdır.

Baskı arttıkça mücadele büyüyecek

Afyonkarahisar’daki işçilerin talebi açık: Ferdağ Dalgıç hakkında verilen sürgün kararı geri çekilsin.
Sendikal faaliyetler nedeniyle işçilerin hedef alınmasına son verilsin.

Mobbing ve baskı uygulamaları durdurulsun.

İşçilerin anayasal örgütlenme hakkına müdahale edilmesin.

İş sağlığı ve güvenliği mevzuatı eksiksiz uygulansın.

Angarya işler ve keyfi görevlendirmeler sona ersin.

Naciye Kabak’ın işten çıkarılmasıyla ilgili hukuka aykırı uygulamalar ortadan kaldırılsın.

Ve işçilerin iş güvencesi korunsun.

Bunlar lütuf değil. Bunlar pazarlık konusu yapılacak ayrıcalıklar değil. Bunlar işçilerin en temel hakları. OTİS, bu talepler gerçekleşene kadar mücadeleyi sürdüreceğini açıkça ilan ediyor.
Ve bunun yalnızca sözde kalmayacağını da gösteriyor: Basın açıklaması, hukuki süreçler ve işyerlerindeki örgütlenme birlikte yürütülüyor. Çünkü işçi sınıfının elindeki en büyük güç, kendi örgütlülüğüdür. İşçi birleşirse dengeler değişir

Afyonkarahisar’daki KYK işçilerinin mücadelesi bugün önemli bir yerde duruyor.
Çünkü bugüne dek yalnızca öğrencilerin sorunlarıyla kamuoyuna giren KYK yurtları artık orayı var eden, emekleri herkes tarafından görünmez kılınan işçilerin mücadelesiyle kamuoyuna girmeye başlamıştır. Çünkü burada yalnızca birkaç işçinin yaşadığı sorunları değil, kamu hizmetinin arkasında çalışan işçilerin nasıl bir çalışma düzenine mahkûm edilmek istendiğini görüyoruz. Bir tarafta keyfi görevlendirmeler, angarya, baskı, mobbing, sürgün ve işten çıkarma tehdidi…

Diğer tarafta örgütlü işçiler, sendikal mücadele, hukuki süreçler ve dayanışma…

Tercih aslında çok açık. İşçiler yalnız bırakılırsa baskı büyür. İşçiler örgütlenirse dengeler değişir.

İşçiler birleşirse korku taraf değiştirir. İşçiler mücadele ederse düzen değişir.

Bu nedenle Afyonkarahisar’daki mücadele yalnızca Afyonkarahisar’daki işçilerin değil, Türkiye’nin dört bir yanında benzer koşullarda çalışan bütün emekçilerin dikkatle izlemesi gereken bir mücadeledir. Çünkü bugün KYK yurtlarında yaşananlar, yarın başka bir kamu kurumunda karşımıza çıkabilir. Bugün bir işçiyi sürgünle susturmaya çalışan anlayış, yarın başka bir işçiyi işten çıkarma tehdidiyle susturmaya çalışabilir.
Buna karşı verilecek cevap ise belli: Örgütlenmek, birleşmek, dayanışmayı büyütmek ve geri adım atmamak. Afyonkarahisar’daki işçiler bunu açıkça söylüyor: Baskıyı artırdıkça mücadelemizi büyüteceğiz! Sürgünle susturamazsınız! İİşten atmayla sindiremezsiniz!
Mobbingle örgütlü işçiyi teslim alamazsınız! Çünkü kurtuluş tek tek değil. Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!