Prof. Dr. Ayten Erdoğan hakkında, yoksul çocukların ilaç masraflarının karşılanmasını sağladığı gerekçesiyle “kamu zararına dolandırıcılık” ve “usulsüzlük” suçlamalarıyla 46 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Savcılık iddianamesinde “kamu zararı” iddiası öne sürülse de, dosyada gerçek bir parasal kaybın bulunmadığı, iddia edilen tutarın da daha önce faiziyle birlikte ödendiği biliniyor.
Buna rağmen dava, basit bir mevzuat ihlali tartışmasının çok ötesine geçmiş durumda. Yargılama süreci, Türkiye’de uzun süredir piyasaya teslim edilmiş sağlık sisteminin sınırlarını fiilen aşan bir hekimin, ağır ve ibretlik biçimde cezalandırılmasına dönüşmüş bulunuyor.
Bu noktadan sonra mesele artık bir “usul” meselesi değil, sağlığın nasıl bir toplumsal ilişki olarak örgütlendiği sorusudur.
Bu Bir Hukuk Davası Değil, Sınıf Davasıdır

Prof. Dr. Ayten Erdoğan’a yöneltilen suçlama, biçimsel olarak “kamu zararı” başlığı altında sunuluyor. Oysa ortada ne kamu bütçesini sarsan bir kayıp ne de sermaye düzenini tehdit eden bir maddi zarar vardır. Buna karşın istenen cezanın ağırlığı, davanın gerçek gerekçesini açıkça ele veriyor.
Cezalandırılmak istenen şey para değil; emsal yaratma ihtimalidir.
Bir sağlık emekçisinin, yoksul çocukların tedaviye erişimini sağlamak için bireysel insiyatif alması; sağlığı bir hak olarak ele alması ve bu hakkı fiilen uygulaması, piyasaya göre örgütlenmiş sağlık sisteminde affedilemez bir “suç” olarak görülmektedir. Uygulan süreç sermaye diktatörlüğünün hukukudur. Adalet hukukla sağlanamaz. Adalet sınıf mücadelesiyle sağlanır. Sermaye sınıfı iktidarda kaldığı sürece adaletsizlikler üretecektir.
Sağlıkta Asıl “Suç”: Kamusal Hakkın Fiilen Uygulanması
Bugünkü sağlık sistemi, sağlık hakkını sürekli koşullara bağlar: bütçe, ödeme listeleri, mevzuat, yönetmelikler… Kâğıt üzerinde “herkes için sağlık” vardır; pratikte ise piyasanın izin verdiği ölçüde sağlık vardır.
Ayten Erdoğan’ın yaptığı tam olarak bu sınırı ihlal etmektir.
Yoksul çocuklar için “ödenmez” denilen ilaçların fiilen ödenmesini sağlamak, sağlık hakkını soyut bir vaatten çıkarıp somut bir toplumsal pratiğe dönüştürmektir.
İşte bu nedenle dava açılmıştır. Çünkü bu düzen açısından asıl tehlike, sağlık hakkının gerçekten kullanılabilir hâle gelmesidir.

Neden Bu Kadar Sert Bir Ceza?

İstenen cezanın ölçüsüzlüğü tesadüf değildir. Bu dava, geçmişte yapılmış bir işlemi cezalandırmaktan çok, geleceği disipline etmeyi amaçlamaktadır.
Mesaj açıktır:
“Sağlık emekçileri, piyasanın çizdiği sınırların dışına çıkamaz. Vicdan, toplumsal sorumluluk ya da yoksulların ihtiyacı gerekçe olamaz.”
Çünkü bu davranış meşrulaşırsa, başka hekimler de benzer insiyatifler alabilir. Ve bu, sağlık hizmetinin meta olmaktan çıkabileceği fikrini yayar. İşte bu ihtimal, piyasaya amade olmuş sağlık sisteminin en büyük korkusudur.

Sağlık Emekçisinin İnsiyatifi Neden Hedefte?

Bu dava aynı zamanda sağlık emekçilerine yöneltilmiş açık bir gözdağıdır. Sağlık emekçisi, yalnızca sistemin teknik bir uygulayıcısı olarak görülmek istenmektedir. Oysa sağlık emekçisi, piyasanın dışına çıktığı her an, bu düzen için potansiyel bir tehdittir.
Çünkü sağlık emekçisi halktan yana davrandığında:
Sağlığın bir meta olduğunu ifşa eder,
Yoksulluğun kader değil politik bir sonuç olduğunu görünür kılar,
Kamusal olanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır.
Bu yüzden hedef alınır.

Sonuç: Bu Dava Sahipsiz Bırakılamaz

Prof. Dr. Ayten Erdoğan’a açılan dava, tekil bir hekime yönelik değildir. Bu dava, kamusal sağlık hakkının fiilen uygulanmasına karşı açılmıştır. Dolayısıyla bu yalnızca bir “sağlık emekçisi davası” değil; tüm sağlık emekçilerinin, meslek örgütlerinin ve emek hareketinin davasıdır.
Bugün bu dosya sessizlikle geçiştirilirse, yarın aynı suçlama her hekimin, her hemşirenin, her sağlık çalışanının önüne konulabilir. Çünkü suç olarak tanımlanan şey mevzuata aykırılık değil; piyasa düzeninin kutsal sınırlarını ihlal etmektir.
Bu nedenle sağlık sendikaları, tabip odaları, meslek birlikleri ve tüm emek örgütleri bu davaya sahip çıkmak zorundadır. “Hukuki süreci izliyoruz” demek yetmez. Sessizlik, fiilen piyasalaştırılmış sağlık sisteminin safında durmak anlamına gelir.
Bu dava karşısında alınacak tutum, sağlık alanında hangi tarafta durulduğunu açıkça gösterecektir:
Ya sağlığı bir meta olarak gören piyasa düzeninin yanında,
ya da yoksullar için fiilen uygulanmış kamusal sağlık hakkının yanında.
Ayten Erdoğan’ın cezalandırılmak istenmesi, piyasanın sağlık putuna indirilen bir balyozun intikamıdır. Bu balyozun yalnız bırakılmasına izin verilirse, kamusal sağlık iddiası yalnızca bir slogan olarak kalır.
Burada yargılanan bir hekim değil,
kamusal sağlık hakkının kendisidir.