Bu yazı, Patronsuz Dünya’nın ‘’Kızıl Üniversite Programı’’nın 6 Eylül Cuma tarihinde gerçekleşen dördüncü konferansının özet niteliğini taşımaktadır.
21. Yüzyılda Troçkist Olmanın Önemi-2
Tek Ülkede Sosyalizm Sorunu
Stalinizm, yalıtılmış devrimin iç çelişkilerinin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Ekim Devrimi başarılı olmuştu, ancak Alman devrimi imdada yetişememiş ve Macar devrimi de yenilgiye uğramıştı. Bu başarısızlıkların ardından ülkede karşı devrimci bir iç savaş patlak verdi. Tam da bu nesnel koşullar altında Stalinizm gelişmeye başladı. Özellikle iç savaş sırasında, Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren kadroların önemli bir kısmı hayatını kaybetmişti. Bolşevikler iç savaşı kazanmış olsa da, Ekim Devrimi’nin kazanımları bu süreçle birlikte büyük darbe almıştı. Devrimin öncü işçi kadrolarının çoğu iç savaşta yok olmuş, kırsal bölgelerden kentlere büyük bir göç dalgası başlamıştı.
Yeni oluşan parti ve sovyet organları, devrimin ana süreçlerine katılmamış, daha çok köylü kökenli unsurlarla doldurulmaya başlandı. Bu yeni katılanlar, partiyi ve sovyet organlarını kişisel çıkarlarının bir aracı olarak görmeye eğilimliydiler. Bürokrasi de tam bu zemin üzerinden güç kazandı. Ekim Devrimi’nin öncü kuşağının yerini, küçük burjuvaziye dayanan kesimler almaya başladı. Stalinist bürokrasi, bu sınıfa dayanarak yükseldi ve iktidarını sağlamlaştırmaya başladı. Bu noktada, Komintern’in 5. Kongresi’yle birlikte farklılıklar belirginleşmeye başladı.
İki farklı program ortaya çıkmaya başladı. İlk program, devrimci proletaryanın programıydı ve Komintern’in ilk dört kongresini referans alarak, işçi devletinin temel dayanaklarını sovyet organları ve işçi demokrasisi olarak kabul ediyordu. Bu program, işçi sınıfı demokrasisine dayanan ve dünya devrimini esas alan bir anlayışı savunuyordu.
Diğer program ise sosyalizmin tek bir ülke sınırları içinde kurulabileceğini ve dünya devriminin önemli olmadığını iddia ediyordu. Bu program, milliyetçi bir çizgiye sahipti ve dayandığı sınıfsal tabanın, yani küçük burjuvazinin ihtiyaçlarına cevap veriyordu. Sosyalizmi, kapitalizmden komünizme uluslararası bir geçiş süreci olarak görmek yerine, ulusal kalkınmayı sağlayan bir ekonomik model olarak değerlendiriyordu.
Bu anlayış, başlangıçta “yarı-devlet” olarak görülen işçi devleti kavramını terk ederek, totaliter ve bürokratik bir devlet aygıtının güçlü olmasını savunuyordu. Devlet otoritesinin denetlenmemesi gerektiğini öne süren bu program, klasik burjuva devlet işleyişine benzer bir mekanizma inşa etmeyi amaçlıyordu.
Bürokrasi, işçi sınıfı ve diğer kesimler üzerinde ayrıcalıklı bir sınıf olarak hakimiyet kurmuştu. Devlet aygıtları da bu ayrıcalıklı kesimin kontrolünde bir araç haline gelmişti. “Tek ülkede sosyalizm” anlayışı ortaya çıktığında, bu mantık ilk olarak Komintern’e dayatılmaya başlandı. Devrim öncesi Menşeviklerin ve İkinci Enternasyonal’in savunduğu aşamalı devrim teorileri yeniden canlanmaya başladı.
Bu teorilere göre, geri kalmış ülkelerde işçi sınıfının iktidara gelmesi mümkün değildi. İşçi sınıfının iktidarı için önce kapitalizmin gelişmesi, sömürge ülkelerin bağımsızlık kazanması ve burjuva demokrasisinin yerleşmesi gerekiyordu. Dolayısıyla, ulusal burjuvazinin bir kesimiyle ittifak yapılması gerektiği anlayışı hakim hale gelmişti.
Halk Cephesi Stratejisine Karşı Birleşik İşçi Cephesi
Halk cephesi stratejisinin temelleri bu şekilde atılmış oldu ve bu stratejinin ilk yenilgi deneyimi 1927 Çin Devrimi’nde yaşandı. Çin Devrimi denilince genelde Mao’nun 1949’daki devrimi anılsa da, esas devrimin yaşandığı ve karşı-devrime uğradığı süreç, 1920’lerin ortalarına ve sonlarına denk gelir. 1927’de Çin’de işçi şuraları kurulmuş ve silahlı işçi milisleri oluşturulmuştu. Ancak Stalinist mantık, Çin Komünist Partisi’ne (ÇKP) milli burjuvazinin sol kanadı olarak tanımlanan Kuomintang partisiyle ulusal demokratik bir ittifak kurmasını dayattı. Bu strateji, emperyalizme karşı birleşik cephe anlayışının bir ürünü olarak şekillendi. Buna göre, Çin’in bağımsızlığını kazanması için milli burjuvazinin saflarında mücadele edilmeli, işçi sınıfı ve ezilenler milli burjuvaziye yedeklenmeliydi. Proleter devrimden ziyade, öncelikli hedef Çin’in milli bağımsızlığını kurmak, ardından kapitalizmin gelişimini sağlamaktı. Bu anlayışın sonucu olarak, Kuomintang lideri Çan Kay Şek, Komintern’in onur konuğu haline geldi.
Ancak Çan Kay Şek iktidara geldiğinde, yaptığı ilk işlerden biri büyük bir komünist katliamı gerçekleştirmek oldu. Böylece Çin Devrimi karşı-devrime uğradı. Bu, halk cephesi stratejisinin üçüncü dünya ülkelerinde yaşadığı ilk yenilgiydi. Yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde “anti-emperyalist birleşik cephe” olarak ortaya çıkan bu strateji, ileride faşizme karşı halk cephesi biçimini aldı. Ancak her iki durumda da bu süreç bir yenilgiyle sonuçlandı. 1927 Çin yenilgisinden sonra, Stalinist bürokrasi Komintern’i tamamen ele geçirdi ve Komintern, Sovyet bürokratik devletinin dışişleri bakanlığı işlevini görmeye başladı.
Dünya komünist hareketi, Stalinist bürokrasinin etkisiyle ulusalcı tezleri empoze eden bir anlayışa büründü. Ekim Devrimi’nin tarihsel kazanımı olan Sovyetler de Stalinist karşı-devrimin birer aparatına dönüştü. Bu aparat, dünya komünist hareketini milli komünist eğitimden geçirme sürecini başlattı. Stalinist çizgi dışında kalan her akım ve anlayış karşı devrimci olarak yaftalandı. Sovyetler içinde de sol muhalefetin etkisi ve gücü artmaya başladı; dünyanın birçok yerinde sol muhalefet taraftar kazandı. Bu noktadan itibaren saflar keskinleşmeye başladı.
Bu süreç, özellikle Almanya’da Hitler’in iktidara gelişine kadar büyük bir gerilimle sürdü. Hitler’in yükselişi sırasında, hem Alman Komünist Partisi hem de Komintern, Stalinizm’in etkisiyle faşizmin tehlikesini yeterince önemsemedi. Dahası, sosyal demokrasi, faşizmden daha büyük bir tehdit olarak görülmeye başlandı. Stalinist tezlere göre, sosyal demokrasi faşizmin ikiz kardeşiydi ve önce onunla mücadele edilmesi gerektiği savunuldu. Bu strateji, Almanya’da faşizmin iktidara gelmesini engelleyecek herhangi bir somut adım atılmaması sonucunu doğurdu.
Faşizm tahlili de bu süreçte net bir şekilde yapılamadı. Faşizme karşı iki farklı sınıfın iki ayrı analizi ortaya çıktı: bir yanda, sosyal demokrasiyi faşizmle eş gören Stalinist yaklaşım; diğer yanda ise faşizmi burjuvazinin bir aracı olarak ele alan devrimci sosyalist bakış açısı.
İki Farklı Sınıfın İki Farklı Faşizm Tahlili
Dimitrov’un tahlili, Stalinizmin ve Stalinist bürokrasinin yaslandığı sınıfın faşizm anlayışıydı. Diğer yandan, devrimci proletaryanın faşizm tahlili Troçki tarafından ortaya kondu. Bu iki farklı eğilim, farklı stratejik yaklaşımların yansımasıydı. Dimitrov’un anlayışına göre, faşizm burjuva demokrasisinin normal işleyişinden bir sapma olarak değerlendiriliyordu. Faşizme karşı savaş, burjuva demokrasisinin korunması ve desteklenmesi noktasındaydı. Bu durum, burjuvazinin antifaşist kesimleriyle geniş bir ittifak kurmayı öneriyordu. Sonuç olarak, emekçiler, ezilenler ve işçi sınıfı, burjuvazinin yanında birer destekçi konumuna getiriliyordu.
Troçki’nin faşizme karşı mücadele tezine göre ise faşizm, burjuva demokrasisinin olağan işleyişinden bir sapma değil, krize girmiş kapitalizmin doğal bir tepkisiydi. Kapitalist işleyişin ve burjuva demokrasisinin rafa kaldırılması, olağanüstü hal rejimi olarak görülmeliydi. Burjuvazi, iktidarını kaybetme korkusuyla küçük burjuvazi ve lümpen kesimden aldığı destekle, işçi sınıfı ve toplumdaki tüm ötekileştirilmiş sınıfların imhası üzerine baskı kuran ultra milliyetçi bir hareket oluşturuyordu. Faşizmin iktidarı, ne kadar küçük burjuvazi ve lümpen kesimden beslenirse beslensin, nihayetinde burjuvazinin iktidarıdır. Burjuvazinin tüm kesimleri üzerinde uzlaştığı bir durum söz konusudur ve burjuvazinin siyasetten dışlanması, proleter devrimden kurtulma çabasının bir sonucudur. Dolayısıyla, faşizmin iktidarı, burjuvazi dışında hiçbir kesimin iktidarı değildir; bu nedenle burjuvazinin antifaşist unsurlar çıkarma olasılığı yoktur.
20. yüzyılda bu durumun deneyimlerini gördük. İspanya’da halk cephesi süreci, Franco’nun iktidara gelişini kolaylaştırdı; Fransa’da da benzer bir tablo ortaya çıktı. Hatta Fransa’da halk cephesi iktidara geldi ve bu koalisyon içerisinde liberal, sosyal demokrat ve komünist partiler yer aldı. Bu iktidarın çalışma bakanı, Fransa Komünist Partisi’nin lideriydi. Ancak, bu hükümetin ilk eylemlerinden biri grevleri yasaklatmak oldu. Halk cephesi hükümeti, Fransa işçi sınıfına çalışkan ve yurtsever olmayı, aşırı çalışmayı vaaz etti.
Sonuç olarak, halk cephesi stratejileri, her zaman devrimleri boğan ve çökmekte olan kapitalizme hayat öpücüğü veren bir çizgi olarak kendini var etti. Halk cephesi mantığı, burjuvaziyle uzlaşmayı, liberal kaynaşmayı ve mevcut burjuva devletiyle uzlaşmayı ana hedef olarak belirleyen bir anlayıştı.
Stalinizmin yaslandığı küçük burjuvazi, bürokrasi sınıfının da ihtiyaç duyduğu bir zemindi. Çünkü dünya devrimi, proleteryanın programı olarak ancak en ilerici sınıflar tarafından savunulabilir. Bu, işçi sınıfına dayanan bir siyasal partinin varlığına bağlıdır. Eğer böyle bir parti mevcut değilse, küçük burjuvazinin varlığı sürmeye devam eder. İşçi sınıfı, devrimci niteliği gereği tek devrimci sınıf olarak ortaya çıkar. Diğer sınıflar, kapitalizmle uzlaşma eğilimindedir; bu uzlaşmalar gerçekleşse bile, uzlaşmayacak olan tek sınıf işçi sınıfıdır.
Proleterya öncesindeki sınıflar, kendi ayrıcalıklarını yaratma anlayışında kendilerini var ederken, işçi sınıfı için böyle bir durum söz konusu değildir. İşçi sınıfının iktidarı, doğrudan demokrasi aygıtlarına dayanır ve bu aygıtlar, sınıfsız bir topluma yürüyüşün araçlarıdır. Bu durumun sekteye uğraması, işçi sınıfının iktidarını kaybetmesi anlamına gelir. Dolayısıyla, işçi sınıfının varlığı, demokratik süreçlerin ve sınıfsız bir toplumun inşası için hayati öneme sahiptir.
Dördüncü Enternasyonal’in Önemi
Dördüncü Enternasyonal’in inşa süreci, kendisinden önceki üç enternasyonalden ve komünist birlikten farklı olarak, bir kopuşu temsil etmemektedir. 3. Enternasyonal, 2. Enternasyonal ile olan ilişkisinde köklü bir kopuşu ifade ederken, 2. Enternasyonal de 1. Enternasyonal’den ayrılmayı temsil ediyordu. Dördüncü Enternasyonal ise, Komintern’in kuruluşunu referans alarak, onun varoluşsal ilkelerini savunmak amacıyla oluşmuştur.
Komintern’in kuruluşu, Ekim Devrimi’nin başarıyla sonuçlanmasıyla birlikte dünya çapında bir popülarite kazanmışken, Dördüncü Enternasyonal, faşizm, emperyalizm ve stalinizmle savaşarak kendi varlığını sağlamlaştıran bir hareket olmuştur. Bütün bu baskılara ve zorlu koşullara rağmen, dünyanın birçok yerinde örgütlenmeler inşa edebilmiştir. Bu bağlamda, Dördüncü Enternasyonal’in büyüklüğünü gösteren bir diğer unsur da, dünya sosyalist devrimini, proleterya iktidarını ve işçi sınıfını savunanların Troçkist olarak yaftalanmasıdır. Troçkizm, işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin bir adıdır ve bu nedenle bir otorite haline gelmiştir.
Marksizm ile ilgili olarak, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş ilkelerine ve tarihsel programlarına dayanarak, işçi sınıfının ezilenlerin uluslararası mücadelesini savunmadan bir dünya devriminden bahsetmek mümkün değildir. Troçkizmin önemi, burjuva akımların ve stalinist rejimlerin kapitalizme entegrasyonu ile birlikte, sosyalizmin çöktüğü ve marksizmin iflas ettiği yönündeki argümanlara karşı bir miras bırakmasıdır.
Bugün, işçi sınıfının ve ezilenlerin saflarında yer alan bazı örgütlerde de bu anlayış mevcuttur. Anarşistlerden ve postmarksist eğilimlere kadar çeşitli akımlar, Marksizm ile Leninizm arasında bir kopuş olduğu iddiasındadır. Ancak Troçkizm, işçi sınıfının devrimci rolünü ve demokratik aygıtların önemini vurgular. Troçki’ye göre: İşçi sınıfı, bürokrasiden kurtularak doğrudan demokrasi aygıtlarına dayanan politik bir devrim gerçekleştirebilir ya da mevcut bürokrasi, kapitalizme entegre olur ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak bürokratlar, kapitalistlere dönüşür. Ne yazık ki, tarih ikinci seçeneği doğruladı.
Kapitalizme geçiş, özellikle 1980’lerin sonlarında Sovyet bürokrasisine karşı geniş bir işçi hareketi olmasına rağmen, politik bir önderlik olmadan kapitalist restorasyona yol açmıştır. Eski Sovyet ülkelerindeki yeni burjuva sınıflar, eski komünist parti yöneticileri ve bürokratlardan oluşmaktadır. Bu durum, kapitalizme entegrasyonun, iktidarı elinde bulunduran ayrıcalıklı bürokrasi sınıfının çıkarlarıyla örtüşerek ortaya çıktığını göstermektedir.
Sonuç olarak, Dördüncü Enternasyonal ve Troçkizm, enternasyonal devrimciliğin bayrağını taşıyan yegane akım olarak, dünya proleteryasını kendi burjuvazisine bağlayarak barıştırma çabalarına karşı durmaktadır. Bu bağlamda, enternasyonal devrimci mücadeleye öncülük etme misyonunu sürdürmektedir.