Latin Amerika’dan ABD’ye uzanan uyuşturucu hattı, birkaç kartelin ya da kontrolden çıkmış suç örgütlerinin işi değildir. Bu hat, devletlerin içinden geçen, parayla yönlendirilen ve siyasi olarak korunan bir düzendir. Uyuşturucu burada yalnızca yasadışı bir madde değil; iktidarın, paranın ve şiddetin birbirine bağlandığı bir araçtır.
ABD, dünyanın en büyük uyuşturucu pazarıdır. Bu gerçek tek başına her şeyi açıklar. Bu ölçekte bir pazar, polis görmeden, siyaset susmadan, bankalar parayı aklamadan var olamaz. Sokakta sert bir “uyuşturucuyla savaş” dili vardır ama büyük sevkiyatlarda, limanlarda, finansal transferlerde sistematik bir körlük başlar. Bu körlük çoğu zaman bireysel rüşvetten değil, kurumsal bir tercihten kaynaklanır. Devlet kartelleri yok etmez; onları yönetir, dengeler ve gerektiğinde kullanır.
Uyuşturucuya karşı mücadele adı altında uygulanan politikalar, gerçekte uyuşturucuyu bitirmez; onu daha kârlı ve daha merkezi hale getirir. Alt düzeyde baskı artarken üst akış korunur. Böylece hem “mücadele ediliyor” görüntüsü verilir hem de sistemin gerçek damarları açık tutulur.
Siyaset bu düzenin dışında değildir. ABD’de siyaset pahalıdır ve pahalı siyaset kirli paraya her zaman açıktır. “Uyuşturucuyla savaş” söylemi bütçeleri büyütür ama talebi azaltmaz. Çünkü amaç çözüm değildir; kontrol etmektir. Karteller, siyaset için yok edilmesi gereken düşmanlar değil, yönetilmesi gereken aktörlerdir. Sessizlik çoğu zaman en büyük bağıştır.
Uyuşturucu parası ABD finans sistemine girdiği anda suç olmaktan çıkar, sermayeye dönüşür. Bankalar milyarlarca dolarlık kara parayı akladıkları halde yalnızca sembolik cezalarla kurtulmuştur. Çünkü sistem kendi kendini yargılamaz. Suç, maddeyi üreten yoksul köylüde değil; parayı kabul eden, dolaşıma sokan ve koruyan düzendedir.
Pablo Escobar’ın oğlu Juan Pablo’nun anlattıkları bu karanlık alanı görünür kılar. “Babam Amerikan istihbaratıyla çalışıyordu” ifadesi, tekil bir iddia değil; uzun yıllardır bilinen bir örüntünün parçasıdır. Soğuk Savaş boyunca anti-komünizm adına birçok kirli ilişki kuruldu. Karteller bilgi, para ve lojistik karşılığında görmezden gelindi. Mesele istihbaratın kartelleri sevmesi değil; onlardan faydalanmasıydı. Devlet uyuşturucuyu bitirmedi, yönetti.
ABD, uyuşturucu üreten ya da kaçak yolla dünya pazarına ve kendi pazarına madde sokan ülkeleri sürekli “narco-devlet” ilan eder. Ardından ambargolar, yaptırımlar ve diplomatik baskılar gelir. Gerekçe hep aynıdır: uyuşturucu ve güvenlik. Oysa gerçek sorun bu ülkelerin uyuşturucuyla olan ilişkileri değil; sahip oldukları zenginliklerdir. Petrol, doğal gaz, altın, elmas, lityum ve stratejik madenler…
Uyuşturucu burada bir neden değil, bir bahanedir. Ambargo bu bahaneyle meşrulaştırılır. Ekonomiler çökertilince devletler zayıflar, halk yoksullaşır, kurumlar felç olur. İşte tam bu noktada uyuşturucu gerçekten büyür. Yani ABD’nin sözde mücadele ettiği şey, bizzat kendi politikalarının sonucu olarak derinleşir. Bu bir hata değil; bilinçli bir stratejidir.
Venezuela’da mesele kokain değil petroldür. Bolivya’da koka değil lityumdur. Kolombiya’da uyuşturucu söylemi, toprak ve enerji hatlarının üzerini örter. Yöntem değişmez: önce suçlama, sonra izolasyon, ardından kontrol.
Latin Amerika’da özgürlük ve gerilla hareketlerini bitirmek için kartellerle uzun süre örtük ittifaklar kuruldu. Anti-komünist olduğunu iddia eden ABD, dünyanın en büyük kaçakçılarıyla yan yana durmaktan çekinmedi. Çünkü gerillalar ideolojikti; toprak, eşitlik ve halk egemenliği istiyorlardı. Karteller ise yalnızca kâr isterdi. Biri satın alınamazdı, diğeri alınabilirdi.
Karteller kaos yaratır ama alternatif üretmez. Gerillalar ise düzeni sorgular. Bu yüzden tercih belliydi. Uyuşturucu bahanesiyle köyler yakıldı, halk yerinden edildi, örgütlü mücadele bastırıldı. Komünist avı yapıldı, karteller büyüdü.
Bu yöntem yalnızca Latin Amerika’ya özgü değildir. Orta Doğu’da dinci ve şeriatçı çeteler kullanıldı. Afrika’da yoksulluğun en derin ve en sefil hali bir silaha dönüştürüldü. Avrupa’da büyük şirketler, bankalar ve finans sistemi devreye sokuldu. ABD’nin kendi kıtasında ise uyuşturucu, suç ve güvenlik yalanlarıyla korku siyaseti kuruldu. Yöntemler değişti, amaç değişmedi: kontrol.
İnsanlık, ideolojilerin karmaşık laflarından önce kendi anlamını kaybettiği yerde yenilir. Bir ideoloji insanı merkeze almıyorsa, adalet ve onur taşımıyorsa, yalnızca süslü bir kabuktur. Bu yüzden önce insanlık kavramında buluşmak gerekir. Ancak ortak değerler üzerinden ortak düşmanlar doğru biçimde tanımlanabilir.
Fakat “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı en büyük tuzaktır. İlkesiz ittifaklar kısa vadede kazanç gibi görünür ama uzun vadede halkları felakete sürükler. İlke yoksa sınır yoktur. Gerçek mücadele, ilkelerin tutarlılığıyla yürütülür.
Ancak bu karanlık düzen, reformlarla temizlenemez. Çünkü sorun yozlaşmış yöneticiler değil; özel mülkiyete, kâra ve sömürüye dayalı kapitalist sistemin kendisidir. Uyuşturucu ekonomisi bu sistemin bir sapması değil, onun organik bir parçasıdır.
Bu yüzden emperyalizme karşı mücadele, aynı zamanda kapitalizme karşı mücadeledir. Kartellerin, bankaların, çokuluslu şirketlerin ve onları koruyan devlet aygıtlarının kökünü kazıyacak tek güç işçi sınıfıdır.
Latin Amerika’da, Orta Doğu’da, Afrika’da ve dünyanın her yerinde emekçiler aynı zincirlerle bağlıdır. Bu zincirleri kıracak olan, işçi sınıfının enternasyonal örgütlü gücü ve sosyalist devrimdir.
Uyuşturucusuz, sömürüsüz, sınıfsız bir dünya; ancak üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, iktidarın emekçilerin elinde olduğu bir düzende mümkündür.
İnsanlık, emperyalizmin karanlığından ancak sosyalizmin aydınlığıyla çıkabilir.
¡Hasta la victoria siempre!
(Zafere kadar, daima!)
Almanya’dan Patronsuz Dünya okuru bir işçi