Bireyin kendi cahilliğini gizlemesinin en kolay yolu, kişisel biyografisini sembollerle ve ırkçı söylemlerle doldurmaktır. Türkiye’de kurt resimleri, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganı ya da eski Türkçe yazılar; bilgi, düşünce ve sınıfsal bilinç eksikliğinin yerini tutar. Ancak bu durum yalnızca bireysel bir cehalet sorunu değildir. Milliyetçilik, egemen sınıflar tarafından bilinçli olarak üretilen, emekçilerin gerçek sınıfsal çıkarlarını görünmez kılan bir ideolojik aygıttır.
Türkiye’de milliyetçilik çoğu zaman devletle özdeşleşmiş bir kimliktir. Bayrak, askerlik, “vatan-millet” söylemi ve tarihsel hamaset üzerinden kurulur. Sınıfsal eşitsizlikler, yoksulluk ve sömürü konuşulmaz; bunun yerine “beka” ve “tehdit” söylemi dolaşıma sokulur. Devlet ve sermaye, bu ideolojik örtü sayesinde işçi sınıfının öfkesini kendi sömürü düzenlerinden uzak tutar. Sermayenin yarattığı krizlerin bedeli, milliyetçilik aracılığıyla emekçilere ve ezilenlere ödetilir.
Avrupa’da milliyetçilik, özellikle Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde, göçmen karşıtlığı ve kültürel üstünlük söylemiyle beslenir. İşçi sınıfının yaşadığı krizler, kapitalist sistemin sonucu olarak değil, “ötekilerin fazlalığı” olarak sunulur. Patronların kâr hırsı ve devletlerin neoliberal politikaları görünmez kılınırken, göçmen işçiler günah keçisi ilan edilir.
Ortadoğu’da ise milliyetçilik; aşiret, mezhep ve erkek egemen yapılarla birleşerek baskı ve itaati üretir. Devlet aygıtları, bu kimlikler üzerinden toplumu denetlerken kadınlar, emekçiler ve muhalifler bu söylemin ilk hedefi hâline gelir.
Bu semboller gerçek bir düşünceyi değil; sorgulamayan ama aidiyet gösteren bir kimliği temsil eder. Milliyetçilik burada bir bilinç değil, bir boşluğu kapatma aracıdır. İnsanlık açısından bakıldığında bu durum, bireyin gerçek sınıfsal çıkarlarını gizleyen ideolojik bir perdedir. Cehalet bayrakla, yoksulluk hamasetle, eşitsizlik milliyetçilikle örtülür.
Peki ne yapmalıyız?
İşçi sınıfının görevi açıktır: bilinçlenmek, örgütlenmek, dayanışmak ve eyleme geçmek. Sınıfsal çıkarlarımızı anlamadan, kapitalist ve faşist düzene karşı duramayız. Milliyetçiliğe, ırkçılığa ve ataerkilliğe karşı mücadele; kadınların, göçmen işçilerin, ezilen halkların ve tüm emekçilerin özgürlüğü mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Irkçılık ve milliyetçilik bireysel fikirler değil; egemen düzenin işçi sınıfını bölmek için kullandığı araçlardır. Bu nedenle onlardan tek tek değil, ancak örgütlü bir biçimde kurtulabiliriz. Bilinçlenmeden, dayanışmadan ve ortak mücadeleden kopuk bir direniş mümkün değildir. İşçi sınıfı ancak örgütlü olduğunda milliyetçiliğin ve ırkçılığın yarattığı sahte ayrımları aşabilir; gerçek düşmanın sınırlar değil, sömürü düzeni olduğunu görebilir.
Bu mücadele işyerlerinde, fabrikalarda, AVM’lerde, atölyelerde; mahallelerde, üniversitelerde ve sokaklarda örgütlenmelidir. Kadın mücadelesiyle, göçmen işçilerin hak mücadelesiyle ve sınıf mücadelesiyle birleşmeyen hiçbir karşı duruş gerçek bir özgürleşme yaratamaz.
Bilgi ve örgütlülük gücümüzdür. Grevler, protestolar ve kolektif eylemlerle sömürü düzenini sarsabiliriz. İşçi sınıfı ancak bilinçli, örgütlü ve kararlı olduğunda adaletsizliği, eşitsizliği ve sömürüyü ortadan kaldırabilir.
Bizim silahımız; bilinç, birlik ve eylemdir.
Bizim hedefimiz; özgürlük ve eşitliktir.
Bursa’dan Enternasyonal Komünist bir Lokanta işçisi