Donald Trump, sözde “Hristiyanlara yönelik soykırımı” engellemek için Nijerya’ya “askerî müdahale” tehdidinde bulunduğunda, bu açıklama yalnızca dinsel-fundamentalist bir yüzey çiziyor; oysa altında çok daha derin bir toplumsal felaket yatıyor. Dini renklere bürünmüş manşetlerin ardında inançların çatışması değil, sınıf egemenliği, hammadde bağımlılığı ve emperyalist boyunduruk üzerine kurulu yarı-sömürge bir kapitalist devletin krizi bulunuyor.

Petrol zenginliği ile kitlesel yoksulluk arasında parçalanmış bir ülke

Nijerya, 230 milyonun üzerinde nüfusuyla Afrika’nın en kalabalık ülkesi ve genç, hızla büyüyen bir toplum. Dünya Bankası’na göre yaklaşık 470 milyar dolarlık GSYH’siyle kâğıt üzerinde kıtanın en büyük ekonomisi – fakat bu zenginlik tek bir temele dayanıyor: petrol üretimi. İhracat gelirlerinin %85’inden fazlası petrolden geliyor ve OPEC üyeliği, Nijerya’ya emperyalist dünya işbölümünde bir hammadde tedarikçisi rolünü sabitliyor.

Bu bağımlılık sınıf yapısını da belirliyor: Petrol ve gaz sektöründe doğrudan çalışan sadece yaklaşık 80.000 kişi var; ancak bu kesim – Nigerian National Petroleum Company (NNPC) ve Shell ortaklıkları gibi yoğunlaşmış işletmelerde – işçi sınıfının en örgütlü kısmını oluşturuyor. Nigerian Union of Petroleum and Natural Gas Workers (NUPENG) ve bağlı olduğu Nigeria Labour Congress (NLC), ülke çapında grev örgütleyebilen sayılı yapılardan. Siyasallaşma potansiyelleri büyük – fakat bürokrasi ve devlet baskısı onları denetim altında tutuyor.

İşçi sınıfının büyük çoğunluğu ise güvencesiz koşullarda yaşıyor: Milyonlarca kişi Lagos, Kano ve Port Harcourt gibi şehirlerde sosyal güvence olmadan, sendikal örgütlülükten uzak, enformel sektörde çalışıyor. Resmî işsizlik oranı yaklaşık %9 olsa da eksik istihdam çok daha yaygın; nüfusun %40’ından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Ayrıca Nijerya, gelişmiş kapitalist ülkeler için elektronik atık çöplüğü işlevi görüyor. Yoksulluk öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki, Nijeryalılar bu elektronik atıklardan çıkan metalleri zehirli dumanlar altında eritip hammadde olarak satmak zorunda kalıyor.

Toprak, açlık ve silahlı çatışmalar

Kırsal bölgelerde ekilebilir arazilerin genişlemesi, nüfus artışı ve iklim değişikliği, su ve otlaklar üzerinde rekabeti artırdı. Yerleşik çiftçiler – çoğunlukla Hristiyan ve küçük üreticiler – ile göçebe hayvancılıkla geçinen, çoğunlukla Fulani ve Müslüman topluluklar arasında çatışmalar yaşanıyor. Ancak bu şiddetin nedeni din değil: Geleneksel yaşam biçimlerinin kapitalist pazar dinamikleri tarafından çöker(t)ilmesi ve devletin kırsal halka yönelik tam bir ihmal politikasıdır.

Devlet altyapısının yokluğu ya da zayıflığı, polis teşkilatının yozlaşması ve şiddetin ticarileşmesi (kaçırma sektörünün büyümesi, milisler) sürekli bir güvensizlik ortamı yaratıyor. Yerel politikacılar ve büyük toprak sahipleri de etnik-dini gerilimleri kendi güçlerini pekiştirmek veya rakiplerini itibarsızlaştırmak için araçsallaştırıyor.

Bu kaos içinde Boko Haram ve ISWAP gibi cihatçı gruplar faaliyet sürdürüyor; 2009’dan beri ülkenin kuzeydoğusunda geniş bölgeleri kontrol ediyorlar. Bu grupların kökeni “fanatizm”de değil, kapitalist büyümeden dışlanan yoksul gençliğin sosyal umutsuzluğunda yatıyor. Nüfusun %60’ının 25 yaşın altında olduğu ve hiçbir geleceğinin olmadığı bir ülkede, devlet ve kurumlarına veya günah keçilerine karşı silahlı mücadele çoğu zaman sosyal öfkenin tek ifadesi haline geliyor. Boko Haram gibi dini referanslı çeteler işte bu umutsuzluk ve biriken öfkeyi militan devşirmek için kullanıyor.

Zayıf burjuva devlet, bürokratik sendikalar

Nijerya resmiyette “federal başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyet”, gerçekte ise iktidarını petrol rantından alan burjuva fraksiyonlarının oligarşisidir. İktidardaki All Progressives Congress (APC) ile muhalefetteki People’s Democratic Party (PDP), işçi sınıfının değil, petrol gelirine ortak olma mücadelesi yürüten sermaye kesimlerinin partileridir.

NLC ve Trade Union Congress (TUC) zaman zaman grev çağrısı yapsa da – örneğin akaryakıt zamlarına veya özelleştirmelere karşı – bu grevler genellikle bakanlıklar veya yönetimden gelen sınırlı tavizlerle hızla geri çekiliyor. İşçi sınıfının politik bağımsızlığı hâlâ kurulabilmiş değil. Devrimci bir perspektif, petrol işçilerine, şehirlerdeki yoksul kitlelere ve topraksız köylülere dayanan bağımsız bir işçi partisinin inşasını gerektiriyor.

Emperyalist nüfuz alanları

On yıllardır Nijerya, emperyalist çıkarlar açısından merkezi bir coğrafya. ABD, Britanya ve giderek daha fazla Çin; yatırımlar, askerî programlar ve güvenlik işbirlikleri üzerinden nüfuz mücadelesi yürütüyor. ABD’nin Nijerya’yı “Hristiyanlara zulüm” gerekçesiyle tehdit etmesi, ülkeyi Batı blokuna daha sıkı bağlama girişiminden başka bir şey değil. Emperyalizm, askeri müdahalelerini meşrulaştırmak için dini ve ahlaki bahaneleri bilinçli bir şekilde kullanıyor.

Baskı ve direniş

Başkan Bola Tinubu döneminde baskılar arttı: Zam protestoları, yolsuzluk karşıtı eylemler ve polis şiddetine karşı gösteriler düzenli olarak bastırılıyor; aktivistler gözaltında kayboluyor. Fakat aynı anda direniş de büyüyor. 2020’de gençlik hareketi #EndSARS milyonları polis şiddetine karşı seferber etmeyi başardı – bu da dini ve etnik kaosun altında sınıfsal bir öfkenin kaynadığını ve politikleşme potansiyelinin yüksek olduğunu gösteriyor.

İşçi iktidarı perspektifi

Bu krizden çıkış “hukuk devleti” veya “yerel güvenlik yapıları” ile mümkün değildir; emperyalist metropollerdeki çeşitli STK’ların sunduğu reçeteler, Afrika’nın sosyal sorunlarını sömürgeci-imperyalist düzenin dışına taşımaya niyetli olmadığı için, mevcut kapitalist egemenliğin rasyonelleştirilmesinden öteye geçmiyor. Tek çözüm, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin bağımsız öz örgütlenmesinde, sömürüye, mülksüzleştirmeye ve emperyalist boyunduruğa karşı mücadelelerinin birleşmesinde yatıyor.

Nijerya’daki enternasyonalist komünistlerin görevi; sendikalarda, mahallelerde, üniversitelerde sınıf bilinçli çekirdekler oluşturarak, dinsel ve etnik bölünmelerin zeminini ortadan kaldırmak ve işçi iktidarına giden yolu açmaktır.

Açıktır ki sosyalist bir perspektif, eski sömürge güçlerinin çizdiği sınırlarla sınırlanamaz. Sahra Altı Afrika’daki mücadelelerin birleştirilmesi ve merkezileştirilmesi, kıtanın devrimci işçi partilerinin ve inşa etmek istediğimiz Devrimci İşçi Enternasyonalinin önemli bir görevi olacaktır.

Bu yazı Avusturya seksiyonumuz GKK sitesinden Türkçeye çevrilmiştir.