GİRİŞ: Tarihsel Bir Kapanış mı, Gerici Bir Başlangıç mı?

PKK’nin “silah yakma töreni” üzerinden ilan ettiği yeni dönem, yalnızca silahlı bir hareketin suskunluğu değil, aynı zamanda tarihsel bir mücadele hattının bilinçli bir tasfiyesidir. Bu tören, ne barış ne de çözüm anlamına gelir. Tersine, Kürt halkının özgürlük arayışının silahsızlandırılması, siyasetsizleştirilmesi ve devletin himayesine devredilmesidir.
Bu yeni evre, Mayıs 2025’te PKK’nin 12. Kongresi’nin kapatılmasıyla zaten ilan edilmişti. Kongresiz, ordusuz ve partisiz bir çizgiye geçiş, şimdi silahların yakılmasıyla tamamlanıyor. Fakat mesele sadece silah değil. Gerillanın bıraktığı şey, bir halkın ütopyasıdır. Federasyon, özerklik, bağımsızlık gibi mücadele başlıkları, bu törenle birlikte sembolik biçimde yakılmış, toprağa gömülmüştür.
Erdoğan, AKP, MHP ve DEM Parti’nin iş birliğiyle yürütülen bu süreç, bir devlet projesidir. Adı “Terörsüz Türkiye” olarak konmuştur ama içeriği, Kürt halkının politik olarak etkisizleştirilmesi, askeri olarak tam teslim alınması, ve devlete entegrasyonudur.
Bu yazıda, PKK’nin tasfiyesini bir sonuç değil, büyük bir gerici restorasyon projesinin parçası olarak ele alacağız. Ortadoğu’nun devrimci potansiyeline, işçi sınıfının birliğine ve ezilen halkların enternasyonal kurtuluş mücadelesine sadık kalan bir çizgiden, bu karşıdevrimci süreci teşhir edeceğiz.

Tasfiye Süreci Devlet Aklının Ürünüdür

PKK’nin silah yakma töreni, ilk bakışta sembolik bir geri çekilme gibi görünse de, esasında bir kontrgerilla mühendisliği, yani kapsamlı bir devlet aklı operasyonudur. Erdoğan’ın ağzından açıkça ifade edildi: “Biz bu yolda AKP, MHP ve DEM Parti olarak birlikte yürüyoruz.” Gerçek şu ki, silahların yakılması Kürt halkının çıkarı için değil, Türkiye burjuvazisinin bölgesel planlarının önünü açmak içindir.

Ankara, bu süreci “terörsüz Türkiye” olarak ambalajlamaktadır. Ancak devletin “terörsüzlük”ten kastı, Kürt halkının mücadelesizliği; yani teslimiyetidir. Silahlı mücadele bastırılmış, ulusal demokratik talepler çözümsüzlüğe hapsedilmiş, halk siyasetin öznesi olmaktan çıkarılmıştır. Böylece halksız bir barış, silahsız bir ulus yaratılmak istenmektedir.

Silahsızlandırma süreci, yalnızca Türkiye’nin iç politikasıyla sınırlı değildir. Üçüncü Dünya Savaşı’na giden yolda, Türk devleti kendisine manevra alanı açmak istemektedir. Bu kapsamda:

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askeri ve politik manevra alanı genişletilmekte,

PKK’nin askeri varlığı etkisizleştirilmekte,

Rojava’daki Kürt hareketinin Türkiye ile entegrasyonu kolaylaştırılmakta,
Bu sürecin mimarlarından biri olan Öcalan da, daha önce “Türkiye Kuzey Kürtlerini yanına alırsa Musul ve Kerkük’ü de talep edebilir” diyerek bu stratejik yön değişikliğine meşruiyet sağlamıştır.

Dolayısıyla bu bir “PKK içi dönüşüm” değil, devletin Kürt hareketi üzerindeki mutlak tahakkümünü ilan etmesidir. KCK’nin, HDP’nin, DEM Parti’nin ve geniş Kürt siyaset çevrelerinin bu sürece hiçbir gerçek muhalefet göstermemesi, iş birliğinin ne kadar derin olduğunu da göstermektedir.

Erdoğan’ın Ortadoğu’daki Emperyalist Hedefleri: Kürt Halkı Bu Blokta Taşeronlaştırılıyor

Silahların yakılması süreci, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; Erdoğan rejiminin çok daha geniş bir tarihsel ve ideolojik çerçevede inşa etmeye çalıştığı gerici bir blok projesinin parçasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları bu sürecin kodlarını açıkça ortaya koymaktadır:

> “Türk-Kürt-Arap ittifakıyla yeniden başlamaya karar verdik. Malazgirt, Kudüs, İstiklal Savaşı’nın nüvesi yeniden şekilleniyor… Şam bizim ortak şehrimizdir. Diyarbakır, Musul, Kerkük, Halep bizim ortak şehirlerimizdir…”

Bu sözler, Erdoğan’ın sadece Türkiye içinde değil, Suriye ve Irak toprakları üzerinde de tarihsel hak iddiasında bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu iddialar, Müslümanlık temelinde kurulan Pan-İslamcı bir ittifak hayalini temsil etmektedir. Ve bu ittifakın kurulabilmesi için, Kürt halkının en önemli özsavunma gücü olan PKK’nin tasfiye edilmesi, silahsızlandırılması ve hizaya getirilmesi gerekmiştir.
Bu sürece dahil olan Kürt siyasetinden aktörler ise, Erdoğan’ın bu projesine ses çıkarmamış, hatta açıkça entegre olmuşlardır. Bugün DEM Parti’nin pozisyonu, yalnızca bir reformculuk değil; doğrudan devletin dış politikasına entegre olmuş bir pozisyondur.

Bu ittifak üzerinden Türkiye’nin hedefi nettir:

Kuzey Suriye’de HTŞ ve benzeri yapılarla uyumlu bir Kürt profili oluşturmak,

Irak Kürdistanı’ndaki KDP hattını Türkiye’nin güvenlik aparatına bağlamak,

Ve böylece, Türkiye’nin Musul-Kerkük gibi alanlarda emperyalist iddialarına meşruiyet sağlamaktır. Bu tablo, Kürt halkının tarihsel haklarının kazanılması değil; Türk sermaye devletinin bölgesel yayılmacılığına zemin yaratılması anlamına gelmektedir.

PKK’nin silahsızlandırılmasıyla Kürt halkı, artık sadece Türkiye içinde değil; Suriye ve Irak’ta da Erdoğan’ın “tek millet, tek bayrak, tek ümmet” eksenli projesine eklemlenmek zorunda bırakılmaktadır. Bu, bir halkın tarihsel mücadelelerinin, karşı-devrimci bir projeye taşeronlaştırılmasıdır.

PKK’nin Tasfiyesi: Tarih Sahnesinden Bir Geri Çekiliş ve Politik İflasın İtirafı

PKK’nin “silahları gömme” kararı ve kendini tasfiye etme süreci, sadece askeri bir geri çekiliş değildir. Bu, aynı zamanda bir ideolojik-politik çöküşün resmileştirilmesidir. 1970’lerin sonlarında “ulusal kurtuluşun devrimci güzergâhı” iddiasıyla yola çıkan örgütün geldiği yer; ABD işgaliyle kurulan Irak Kürdistanı yönetiminden medet uman, Rojava’da ABD emperyalizminin hava koruması altında özerklik inşa etmeye çalışan ve Türkiye devletine “onurlu barış” dilenen bir çizgidir.

12. Kongre ile birlikte ideolojik pozisyon tamamen netleşmiştir: Tüm ulusal taleplerinden ve tarihi boyunca sahip olduğu tüm devrimci yönlerinin tasfiyesi, halkları burjuva demokrasisinin genişlemiş sınırları içinde bir tür “yerel demokrasi”ye mahkûm eden reformist bir çizgi. PKK’nin bu tercihi, Kürt halkının tarihsel mücadelesine yön vermek değil; ona fren koymak, onu düzen sınırları içinde tutmak ve emperyalist-sömürgeci denklemler içinde bir “çözüm”e kanalize etmektir.
Bugün silahsızlanma kararı alınırken, bu sürecin bir “zafer” gibi sunulmaya çalışılması, bu ideolojik kırılmanın üstünü örtme çabasıdır. Oysa ortada kazanılmış bir mevzi yoktur. Türk burjuva devleti ne Kürt halkının temel taleplerini tanımış, ne de siyasal çözüm konusunda herhangi bir adım atmıştır. Aksine, Kürt coğrafyası hâlâ kayyumlar eliyle yönetilmekte, belediye eşbaşkanları gözaltına alınmakta, Kürt dili ve kimliği kamusal alanda sistematik olarak bastırılmaktadır. PKK’nin silah bırakması, Türk burjuvazisinin taleplerine teslimiyetin, NATO hattına tam entegrasyonun ve Kürt sorununu burjuva restorasyon sürecinin bir alt başlığına indirgeme niyetinin dışavurumudur.

“Silahları Gömmek” Kime Ne Vaat Ediyor?

PKK’nin silahsızlanma yönelimi, yalnızca bir örgütsel karar değildir. Bu adım, Kürt halkının onlarca yıllık bedel ödemesiyle edinilmiş devrimci birikimlerinin ulus-devlet statükosuna entegre edilmesi yönünde kapsamlı bir stratejinin ürünüdür. “Silahları gömmek”, bir savaşın ya da barışın değil, ulusal hareketin sistemle uzlaşma arayışının ideolojik ilanıdır. Bu tören, yalnızca silahları değil, aynı zamanda devrimci bir kopuşun olanaklarını da gömmeyi hedeflemektedir.

Bu yönelimin muhatabı Kürt halkı değil, doğrudan bölge devletleridir, özellikle de Türk burjuva devleti. PKK, artık kendisini Kürt halkının özsavunma aygıtı olarak değil, bölge rejimlerinin “istikrar ortağı” olarak konumlandırma çabası içindedir. Emperyalist merkezlere ve bölgesel güç odaklarına verilen mesaj açıktır: “Artık bize yatırım yapabilirsiniz. Silahlı mücadele defterini kapattık.” Bu, kapitalist barışın pazarlık masasına sunulmuş bir teslimiyet mektubudur.

Bu tablo, 1999’daki Öcalan’ın yakalanmasının ardından başlayan siyasal dönüşüm sürecinin nihai halkasıdır. O gün “stratejik geri çekilme” denmişti, bugün ise silahların imha edilmesiyle bu geri çekilme stratejik tasfiyeye dönüşmüştür. PKK’nin artık silahlı mücadele yoluyla değil, Avrupa tipi bir “Kürt otonomisi” arayışıyla hareket edeceği açıktır. Bu, ulusal devrimci değil, ulusal reformist bir hattır.
Ne var ki tarih, ezilen halkların kurtuluşunun ne kapitalist barışla ne de reformlarla sağlandığını defalarca göstermiştir. Bugün PKK’nin çizdiği güzergâh, işçilerin, yoksul Kürt köylülerinin ve emekçi kadınların kurtuluşuna değil, sistemin yeniden üretimine hizmet eder. PKK, kendi tabanına “barış” vaat ederken, o barışın ne sınıfsal ne ulusal eşitlik getirmeyeceğini gayet iyi bilmektedir. Türkiye kapitalizmi Kürt halkına barış değil, sömürgeciliğin kalıcılaşması ve teslimiyet dayatmaktadır.
İşçi Sınıfının Bağımsız Yolunun İnşası: Enternasyonal Komünist Alternatif

PKK’nin siyasal ve askeri olarak tasfiyesiyle birlikte, Kürt halkının mücadelesi bir kez daha burjuva düzenin sınırlı ve sistem içi kanallarına mahkûm edilmek istenmektedir. “Silahlı mücadele dönemi sona erdi” açıklamaları, sadece bir stratejik değişiklik değil, doğrudan işçi sınıfının devrimci perspektiften koparılmasıdır. Emperyalist sistemin Ortadoğu’daki yeniden dizaynı açısından, bu türden ulusal hareketlerin düzene entegre edilmesi hayati önemdedir. PKK’nin evrildiği “legal demokratik mücadele” hattı, kapitalist sistemin sınırları içinde kalmaya yeminlidir. Bu noktada, tarihsel görev, ulusal hareketin enkazı üzerinden bağımsız bir işçi hattını inşa etmekten geçmektedir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi ancak ve ancak işçi sınıfının enternasyonal devrimci önderliğiyle birleştiğinde zafer kazanabilir. Bu önderlik, sadece Türkiye ya da Kürdistan sınırları içinde değil, Ortadoğu’nun tamamında kapitalizme karşı bir devrimci kopuşla şekillenmek zorundadır. PKK’nin tasfiyesi, yalnızca bir örgütün değil, aynı zamanda reformizmin, Stalinist milliyetçiliğin ve kimlik siyasetinin de tarihsel iflasını temsil etmektedir. Artık halkların ve emekçilerin yeni bir enternasyonal programa, işçi sınıfı iktidarını hedefleyen bir sosyalist devrim stratejisine ihtiyacı vardır. Bu, kendiliğinden gelişmeyecek; devrimci bir öncü tarafından örgütlenmek zorundadır.

Bu nedenle, görevimiz nettir:

Ulusal meseleye devrimci çözüm getirecek bir proletarya enternasyonalizmini yeniden kurmak,

Emperyalist savaşlara, etnik çatışmalara, burjuva diplomasisine karşı işçilerin devrimci birliğini savunmak,

PKK’nin bıraktığı boşluğu yeni bir reformizmle değil, devrimci işçi konseyleriyle, mahalle meclisleriyle, işçi milisleriyle doldurmak

Bugün Ortadoğu’nun her köşesinde savaş, sürgün, sömürü ve sefalet kol geziyor. Bu cehennemi ortadan kaldıracak tek güç, silahını burjuvazinin hizmetine değil, kendi iktidarı için kuşanacak olan işçi sınıfıdır. Onun partisi; halklara barış, özgürlük ve eşitlik vaat eden ama gerçekte emperyalist düzene entegre olan partilerin karşısında, Enternasyonal Komünist İşçi Parti olmalıdır.

SONUÇ: Ya Sürekli Devrim Ya Sürekli Teslimiyet

PKK’nin silah bırakma töreniyle başlayan süreç, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi ve bölgedeki emperyalist çıkarların yeniden tahkim edilmesi anlamına gelmektedir. Bu, sadece askeri bir geri çekilme değil; devrimci ütopyaların ve ulusal demokratik hak taleplerinin bilinçli olarak gömülmesidir. Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap ittifakı” söylemi, bölgesel gericiliğin veTürk sermaye devletinin Ortadoğu’daki emperyalist iştahının şifrelerini taşımaktadır. ABD ve bölgesel aktörlerin örtülü onayıyla PKK’nin tasfiyesi, Kürt halkını ve bölge işçi sınıfını yalnızlaştırmak, devrimci potansiyelleri boğmak için kurgulanmış bir planın parçasıdır.
Ancak tarih, ezilen halkların özgürlük mücadelelerinin yalnızca işçi sınıfının enternasyonal devrimci önderliğiyle kazanılacağını göstermiştir. Tasfiye değil, birleşik, örgütlü ve devrimci bir mücadele gereklidir. Bu mücadele; sadece Kürt halkı değil, tüm Ortadoğu emekçileri için kurtuluşun yoludur.
Bugün görevimiz açıktır:

PKK’nin bıraktığı boşluğu reformizmle doldurmak değil, enternasyonal komünist bir program ve örgütle doldurmak,

Bölgedeki tüm ezilen halkların ve işçi sınıfının birliğini savunmak,

Emperyalist savaşlara ve kapitalist sömürüye karşı devrimci birliğin öncülüğünü yapmak.

Özgürlük ve eşitlik, emperyalist-kapitalist sistem içi arayışlarla değil, işçi sınıfının devrimci iktidarının silahlarıyla kazanılır. Enternasyonal Komünistler olarak tarihsel sorumluluğumuz, bu yolu örgütlemek ve somut mücadele programlarıyla ileri atmaktır.