Türkiye’nin dört bir yanına yayılan ve kamuoyunda “kuyu tipi hapishaneler” olarak bilinen S, Y ve R tipi yüksek güvenlikli cezaevleri, yalnızca birer mimari yapı değil; sermaye devletinin muhalefeti, örgütlülüğü ve insan onurunu boğmak üzere inşa ettiği modern zindanlardır. Bu yapılar, siyasi mahpuslar şahsında tüm bir işçi sınıfına, ezilenlere, gençlere, kürtlere, toplumsal muhalefetin tüm öznelerine verilmek istenen bir gözdağıdır: Direnişin sonu yalnızlıktır, suskunluktur, çürümektir mesajı verilmeye çalışılıyor. Ancak bugün o hücrelerde yankılanan ses, suskunluk değil; açlık grevinde olan devrimci tutsakların bedenleriyle yükselttiği bir isyan çığlığıdır.

Tecrit Politikalarının Kökeni: 12 Eylül ve Kontrgerilla Mimarisi

Bu tecrit rejimi ne bugündür, ne de yalnızca AKP dönemine aittir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’de cezaevi mimarisi ve infaz rejiminde stratejik bir kırılma yarattı. Darbe sonrası dönemde devletin hedefi, özellikle devrimci-sosyalist ve kürt ulusal hareketinden mahpusların kolektif direniş ve örgütlülüğünü tasfiye etmekti. Geniş koğuşlar parçalandı, mahpuslar küçük odalara ve hücrelere hapsedildi. E tipi cezaevlerinden H tipi yapılara geçilirken, sayıların düşürülmesi sadece bir istatistik değildi: Bu, sınıf bilinçli politik tutukluların yalnızlaştırılması ve teslim alınması stratejisiydi.

F Tipinden S Tipine: Tecridin Derinleşmesi

2000 yılında açılan F tipi hapishaneler, bu tecrit mimarisinin zirvesi olarak lanse edildi. Bir ve üç kişilik hücrelerden oluşan bu cezaevlerinde, mahpuslar sosyal ilişkilerden izole edilerek adeta “yaşayan ölüler” haline getirilmeye çalışıldı. Ancak teslim alınamayan politik tutsaklar, bu rejime karşı onurlu bir direniş sergiledi. Devletin cevabı ise, 19 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş Operasyonu” adıyla düzenlenen katliam oldu. 20 hapishanede eş zamanlı saldırılarla 30 tutsak katledildi, yüzlercesi ağır işkencelere maruz bırakıldı.

Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı, bu baskı rejimini devralmakla kalmadı, onu daha da ileri taşıdı. F tipinin tecrit modelini daha da derinleştiren S ve Y tipi hapishaneler inşa edildi. Bu yapılar artık sadece bir infaz rejimi değil, bir psikolojik ve duyusal yıkım sistemi haline geldi.

Kuyu Tipi Hapishaneler: Mekânsal Tecrit, Duyusal İzolasyon, Sistematik İşkence

Bugün bu kuyu tipi hapishanelerde, mahpuslar günlerinin 22,5 saatini tek kişilik hücrelerde geçiriyor. Geriye kalan 1,5 saatlik havalandırma dahi keyfi biçimde kısıtlanıyor. Gökyüzünü görme, insan sesi duyma, başka bir bedene dokunma gibi en temel insani ihtiyaçlar sistematik biçimde engelleniyor.

Hücrelerde sık örülmüş tel örgüler güneşi ve havayı kesiyor.

Hücre kameraları, mahpusları 24 saat izleyerek baskıyı psikolojik işkenceye çeviriyor.

Hastane sevklerinde zincirleme, yalnızca tıbbi etiği değil, insanlık onurunu da ayaklar altına alıyor.

Selamlaşmak bile “disiplin suçu” sayılarak tüm insani temas kriminalize ediliyor.

Elektronik kapı sistemleri, acil bir durumda dahi güvenliği tehdit eden “otomatik hapishane” mantığını gösteriyor.

Mahpuslar, çıplak arama, ayakta sayım gibi dayatmalarla aşağılanıyor.

Antalya ve Manavgat S Tipi cezaevlerindeki mahpuslar, güneşten ve gölgeden yoksun, üstü açık havalandırmaları “Hitler’in fırını” olarak adlandırıyor. Bu benzetme tesadüfi değildir; zira uygulanan sistem tam anlamıyla bir modern çağın toplama kampı pratiğidir.

Açlık Grevleri: Direnişin Sessiz Çığlığı

Bu insanlık dışı koşullara karşı, birçok politik mahpus süresiz ve dönüşümsüz açlık grevinde. Talepleri açık ve nettir:

Tecrit rejiminin kaldırılması, kuyu tipi hapishanelerin kapatılması

Hasta mahpusların serbest bırakılması

Zorla sevk dayatmalarının sona erdirilmesi

Bu talepler, yalnızca cezaevi reformu değil, aynı zamanda insanlık onurunun, kolektif direnişin ve politik hakların savunusudur. Açlık grevi yapan mahpuslar, bedenlerini ölüme yatırarak seslerini duyurmaya çalışmaktadır. Onların sessiz çığlığı, sadece zindanların değil, toplumun suskunluğunu da teşhir etmektedir.

Zindanlar Kimin İçin, Kime Karşı?

Bu hapishaneler “yüksek güvenlikli” değil; yüksek düşmanlıkla inşa edilmiş politize hapishanelerdir. İçeridekiler toplum için bir tehdit değil; toplumun vicdanı, geleceği, umudu olan devrimcilerdir. Asıl güvenlik tehdidi, sermaye düzenine başkaldıranları hücre hücre izole ederek teslim almaya çalışan bu devlettir.

Bugün kuyu tipi cezaevleri, yalnızca politik tutsaklara uygulanmıyor. Bu model, sınıfa ve muhalefete uygulanan topyekûn baskı politikasının bir parçası olarak topluma yayılmak isteniyor. Sendikalaşan işçiler, barınma hakkı isteyen öğrenciler, kadınlar, Kürt halkı ve devrimciler… Hepsi bu sistemin hedefinde. Zindanlar, sermaye diktatörlüğünün laboratuvarı haline getirilmiştir.

Zindanlar Yıkılacak, Direniş Kazanacak!

Kuyu tipi hapishaneler, sermaye devletinin ideolojik, fiziki ve psikolojik zorbalığının en kristal biçimidir. Ama hiçbir karanlık dipsiz değildir. F tiplerine karşı gösterilen direniş nasıl tarihe geçtiyse, bugün de S ve Y tipi hücrelere karşı sürdürülen mücadele geleceğin özgür dünyasının ön cephesidir.

Devrimci Marksistler için bu zindanlar, aynı zamanda sınıf savaşının birer mevzisidir. Bu nedenle:

Tecrit rejimi teşhir edilmelidir.

Açlık grevindeki mahpusların talepleri sahiplenilmelidir.

Kuyu tipi cezaevlerine karşı birleşik bir kampanya örgütlenmelidir.

İnsan hakları söylemiyle sınırlı olmayan, devrimci bir zindan karşıtı mücadele örülmelidir.

Bu zindanlar birer “kuyu”ysa, o kuyuya atılan Yusuf’lar gibi, oradan devrim fidanı yeşerecek. Ve o fidanlar, gün gelecek sermaye iktidarının çürümüş duvarlarını parçalayacak.