600 bin kamu işçisine verilen %24 zam teklifi, içinde bulunduğumuz ekonomik gerçeklikte bir zam değil, sefalet reçetesidir. Enflasyonun ve hayat pahalılığının sürekli arttığı bir ülkede, bu oran işçilerin açlık ve yoksulluk sınırının çok altında kalıyor. Hükümet, işçi sınıfını yoksullukta eşitleme politikasını açıkça uyguluyor. Ücretler, enflasyonun çok gerisinde bırakılarak, işçiler daha da yoksullaştırılıyor.
Türk-İş ve Hak-İş gibi sendikalar, işçilerin büyük tepkisi ve tabandan yükselen basınç sayesinde son günlerde grevden, eylemden bahsetmeye başladı. Ama bu lafta kaldı. Gerçekte, patronlarla ve devletle kol kola yürüyen sendika bürokrasisi, işçilerin hakkını korumak için hiçbir hazırlık yapmıyor. Her an işçi sınıfını satmaya hazırlar.
İşçi sınıfının gerçek gücü tabanda, yani işçi komitelerinde, meclislerinde, fabrikalarda ve iş yerlerinde toplanır. Sadece sendikal bürokrasiye güvenerek değil, kendi örgütlülüğümüzü kurarak ve dayanışmayı büyüterek kazanabiliriz. Kamu işçilerinin mücadelesi, diğer işçi ve emekçi kesimlerle birleşmeli; asgari ücrette ara zam, insanca yaşam ve çalışma koşulları talepleriyle genişletilmelidir.
Bugün ihtiyacımız olan, taban komiteleri kurmak, birlikte hareket etmek, genel grev çağrılarını yükseltmek ve mücadeleyi sokaklara taşımaktır. Bu, işçi sınıfının birlik ve dayanışmasının anahtarıdır. İşçiler olarak kendi gücümüzü ortaya koymazsak, sefalet ve yoksulluk daha da derinleşir.
Unutmayalım, kapitalizm krizdedir ve bu krizin yükünü biz işçiler çekmek zorunda değiliz. Kazanacak gücümüz var, yeter ki bu gücü örgütleyelim, tabandan başlayarak birleşelim, enternasyonal dayanışmayı güçlendirelim ve devrimci önderlik arayışını yükseltelim.
Bugün örgütlenmek, ayağa kalkmak, haklarımız için sesimizi yükseltmek ve mücadeleyi büyütmek zamanıdır. Geleceğimiz, dayanışmamızda ve kararlılığımızdadır. İşçi sınıfı birleşmeden, eşit ve adil bir dünya kurmak mümkün değildir. Haydi, mücadeleye!