Türkiye’nin Güneydoğu’su, tekstil sektöründe ihracat şampiyonu gibi görünse de, perde arkasında kadın emeğinin kan, ter ve tacizle beslenen bir sömürü düzeni hüküm sürüyor. Cumhuriyet’in aktardığı BİRTEK-SEN raporu, Şanlıurfa, Malatya, Adıyaman, Adana ve Gaziantep gibi Kürt kentlerinde tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçilerin karşılaştığı korkunç gerçekleri ortaya koyuyor: düşük ücret, zorla fazla mesai, taciz, güvencesizlik ve sendikasızlık.
Rapora göre kadın işçilerin %62’si zorla fazla mesaiye kalıyor, %54,5’i asgari ücret veya altında maaş alıyor. Fazla mesai, yalnızca ekonomik bir yük değil; aile bağlarını parçalayan, sağlığı tüketen ve yaşamı tehdit eden bir baskı aracı. Bir işçi, fazla mesai nedeniyle boşandığını ve çocuklarının kendisiyle görüşmek istemediğini aktarıyor. Tekstil üretimi, sermaye için kâr kaynağı olmanın ötesinde, kadın emeğini parçalayan ve toplumsal krizi derinleştiren sistematik bir sömürüye dönüşmüş durumda.
Çalışma koşulları karanlık ve tehlikeli. Gece vardiyalarında işten çıkan kadınların yalnızca %14,3’ü servisle evine ulaşabiliyor; diğerleri karanlıkta yürümek veya sabaha kadar fabrikada beklemek zorunda. Taciz ve mobbing, işyerinde normalleşmiş bir gerçeklik hâline gelmiş durumda; kadınların %42,2’si tacize uğradığını söylüyor, ancak çoğu sessiz kalıyor. Damgalanma ve işten çıkarılma korkusu, kadın işçileri baskının içinde yalnız bırakıyor.
Bu coğrafya aynı zamanda Kürt ulusunun baskı altında olduğu, devletin kolonyal müdahalesine maruz kaldığı bir bölge. Kürdistan’daki tekstil sektörü, kapitalistlerin dizginsiz sömürü cennetine dönüşmüş durumda. Denetimler, sermayeyi koruyan, işçilerin haklarını savunmayan bir işlev görüyor. Örgütsüz emek, markalar için “rekabet avantajı”na dönüştürülmüş; sendikal örgütlenmeye girişenler işten atılıyor, baskıya uğruyor.
BİRTEK-SEN’in önerileri reform niteliğinde: markaların tedarikçi ve taşeron listelerini yayımlaması, önceden habersiz denetimler yapılması, asgari ücretin yaşam maliyetlerine göre yükseltilmesi, keyfî kesintilerin yasaklanması, dijital zaman-ücret kayıtlarının tutulması, küresel markaların adil ücret denetimleri, kreş yükümlülüğünün etkin denetlenmesi, geç saatlerde güvenli servis sağlanması ve regl izni tanınması.
Ancak gerçek çözüm, bireysel denetimler veya reform önerileriyle sınırlı kalamaz. Kadın emeğinin örgütlenmesi, sendikal hakların fiilen uygulanması ve kapitalist sömürünün sınırlandırılması şarttır. Kürdistan’daki tekstil üretimi, yalnızca ulusal baskının değil, kapitalist sistemin şiddetinin de simgesidir. Kadın işçiler, sermayenin çarkları arasında ezilen bir sınıfın temsilcisi ve bu coğrafyanın sömürgeci kapitalizm karşısındaki direniş unsuru olmalıdır.
Kapitalizm, ezilen ulusları ve işçi sınıfını aynı anda sömürüyor; Kürt coğrafyası, tekstil sektöründe Bangladeşleşmiş bir sömürü cehennemine dönüşmüş durumda. Kadın emeğinin örgütlenmesi ve toplumsal mücadele, hem ulusal baskıya hem de kapitalist sömürüye karşı tek çözüm yoludur.