ABD ve Siyonist İsrail’in aylardır hazırlıklarını yürüttü büyük İran savaşı, 28 Şubat sabahında yoğun bir şekilde gerçekleştirilen hava saldırılarıyla başladı. Başkent Tahran’ın yanı sıra 20’den fazla kent hedef alındı. Yüzlerce sivil İranlı hayatını kaybetti. Füze saldırılarının sonucunda, İran dini lideri Hamaney’in yanı sıra Genelkurmay Başkanı ve devrim muhafızları komutanı öldürüldü.
Irak’ta ABD destekli operasyonlar ve bölgedeki diğer üstlerde hedef alınmış, İran füze saldırıları ile yanıt verilmiştir.
Trump şöyle bir açıklamada bulundu: Amacımız çok sert, korkunç insanlardan oluşan acımasız bir grup olan ve doğrudan ABD’yi, yurt dışındaki üstlerimizdeki birliklerimizi ve dünyadaki müttefiklerimizi tehdit eden faaliyetlerde bulunan İran rejiminin tehdidini ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır”
Tek istediğinin İran halkına özgürlük sağlamak olduğunu söyleyen Trump” Biz işimizi bitirdiğimizde hükümetinizi devralın, o sizin olacak” demektedir. Trump açık bir şekilde hedefinin İran’ı işgal edip rejimi değiştirmek olduğunu beyan etmektedir. Bu savaş emperyalist bir saldırıdır. Ne savunma ne demokrasi ne de İran rejiminin gerici karakteri öne çıkartılarak emperyalist saldırganlık meşrulaştırılamaz.
Savaşın gerçek amacı bellidir. Güç ve insiyatif kaybeden ABD emperyalizmi yeniden gezegenin sahibi olmak istemektedir. Bu kutsal amaç doğrultusunda Latin Amerika’dan Grönland’a, Filistin’den İran’a kadar her yerde emperyalist saldırganlık içindedir.
ABD ve İsrail’in derdi iranlıları, Rojhilat kürtlerinin özgürleştirmek değildir. Aslı amacı İran’ı zayıflatmak, onu kendi kontrolü altına almak, İran’daki şiiliğin direncini kırmak, anti amerikancı güçleri etkisizleştirmek, en nihayetinde de Çin’e akan İran petrolünün akışını durdurmaktır. En büyük rakibi olan Çin emperyalizminin yükselişini bertaraf etmektir. ABD emperyalizmin saldırganlığı insanlığı yeni bir emperyalist dünya savaşı’na doğru sürüklemektedir. İran’a yönelik bu savaş karşısında esas alınacak temel ilke emperyalizmin yenilgisidir. ABD İsrail saldırganlığının kınanması, durdurulması için küresel bir seferberlik başlatmaktan geçmektedir.
Dünyada nükleer silahı tek kullanan ülke olan ABD, İran’a nükleer tehdit bahanesiyle saldırıyor. Filistin’de soykırım gerçekleştiren Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD- İsrail, bombalarla İran halkına özgürlük ve demokrasi getirmekten bahsediyor. İnsanlığın aklıyla dalga geçmektedirler. Ama Orta Doğu tarihi açıktır: ABD-İsrail, Batı emperyalizmi, Ortadoğu’da özgürlük , demokrasi, barış adı altında başlattığı her müdahale kan, gözyaşı ve yıkım üretmiştir. Irak: Saddam bahanesiyle işgal edilen ülke, bugün parçalanmış ve milyonlarca insan evsiz.
Afganistan: “Demokrasi” getirildi denildi, Taliban’ın demir yumruğu altında halk köleleştirilmektedir.
Libya: Kaddafi devrildi; ülke silahlı milisler ve yabancı müdahalelerle kaosa sürüklendi.
Suriye: ABD ve müttefikleri “özgürlük” dediler, halk kitlesel ölümler ve yıkımla yüzleşti. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Emperyalist güçler, “demokrasi” maskesinin ardına saklanarak, kendi sermaye ve hegemonya çıkarlarını korumak için işgal ve müdahaleyi araç olarak kullanır. Her müdahale, yerel halkın ezilmesi ve devlet yapılarının çökmesiyle sonuçlanır.

Emperyalizmin Ortadoğu’daki ayağı kesilmeden, bu tablo değişmeyecektir. Ortadoğu’dan emperyalizmin ayağını kesecek olan güçler, ne ABD’nin rakibi olan emperyalist güçler, ne molla rejimi ne de Ortadoğu’daki İslamcı örgütlerdir. Bu barbarlık karşısında tek güvenilir yol, işçi sınıfının bağımsız enternasyonal devrimci mücadelesidir. Emperyalizm çağı aynı zamanda proleter devrimler çağıdır. Emperyalizmi ortadoğu’dan ve tüm dünyadan kazıyacak yegane yol proleter dünya devriminden geçmektedir. Bunun aracı da dünya proletaryanın genel kurmayı olan Enternasyonal Komünist İşçi Partisinin inşasından geçmektedir. Sosyalist Ortadoğu, dünya Sosyalist devrimi, Enternasyonal komünist önderlik gibi amaçları ayakları yere basmayan hülyalar olarak görmek, emperyalist savaşlar karşısında emekçi kitleleri pusulasız, siyasal olarak silahsız bırakmak anlamına gelmektedir. Bugün Enternasyonal Komünist devrimcilerin asli görevlerinden birisi de, savaş karşıtı, anti emperyalist kitle seferberlikleri içinde bu perspektifi canlı ve görünür hale getirmektir.

İran, emperyalist saldırganlığın hedefi haline gelmiş ve dünyada bu saldırı karşısında yalnız kalmış, yalıtık kalmış bir ülke konumundadır. ABD ve İsrail’in başlattığı savaş, İran halkını boyun eğmeyi zorlamak ve bölge üzerindeki emperyalist hegemonyasını mutlak tartışmasız hale getirmeyi amaçlamaktadır.
Almanya, Fransa ve İngiltere’den gelen ortak açıklamalar ABD’ye açık bir destek anlamına gelmektedir. İran’ın bölge ülkelerine saldırıları kınanıp müzakerelerin yeniden başlaması çağrısında bulunurken, ABD ve İsrail’e hiçbir suçlamada bulunulmamaktadır. Askeri operasyonda doğrudan yer almasa da Avrupa üçlüsünün bu savaştaki tarafı nettir. Çin ve Rusya dahil olmak üzere pek çok ülkeden saldırılara son verilmesi, diyaloğa geri dönülmesi açıklamaları gelse de bunların diplomatik günü kurtaran tutumlardan öteye geçmediği aşikardır. Çin ve Rusya’dan doğrudan bir askeri destek görmeyen İran’ın durumu zorlaşmaktadır. İran devletinin ulusal egemenlik hakkı çiğnenmekte, uluslararası hukuk denilen şey bir kez daha ayaklar altına alınmakta, bir kez daha herhangi bir hükmünün olmadığı doğrulanmaktadır. Uluslararası hukuk denilen aforizma koca bir liberal safsatadır. Uluslararası hukuk, orman kanunu hukukudur. Güçlü olan emperyalist merkezlerin kendi hukuklarını zayıf ülkelere dayatmasının adıdır. Birleşmiş Milletler, NATO, AB ve tüm uluslararası kurumlar emperyalizmin eli kanlı araçlarıdır. Ulusal egemenlik hakkı elinden alınmaya çalışılan İran’ın kendini savunma, silahlanma, çevre ülkelerdeki emperyalist üslere füzeler göndermesi meşrudur. İran’ın nükleer tesislerini bahane eden emperyalistler, aynı zamanda kendi elinde dünyayı yok edebilecek silahlar bulunduruyor. İran halkının ve devletinin kendi savunma araçlarına sahip olmasını eleştirmek, ikiyüzlü ve emperyalist bir dayatmadır.
Birincil emperyalist güçlerin saldırısı karşısında kalmış, savaş karşısında herhangi bir müttefiki olmayan İran devletini, ABD ve İsrail’le aynı kategoriye koymak tarafsızlık tutumu almak, İran’ın ulusal egemenlik ve kendini savunma hakkını gayrimeşru görmek emperyalist iki yüzlü şarlatanlığın tarafında olmak anlamına gelmektedir.

İran molla rejimini anti emperyalist mücadelenin merkezi olarak görmek, ona olduğundan çok daha büyük anlamlar yüklemek daha baştan sınıf uzlaşmacılığının yolunu döşeyen bir tutumdur. Çünkü emperyalizm ne tercih edilen bir dış politikadır ne de salt yayılmacılıktır. Emperyalizm kapitalist gelişmenin en üst aşamasıdır. Emperyalizm kapitalizmin dünyada bütünsel bir sistem haline gelmesinin, kendisini küresel bir sisteme dönüştürmesinin adıdır. Emperyalizm sermaye egemenliğine dayanan eski kapitalizmin yerini mali sermaye egemenliğine bıraktığı dönemin adıdır. Mali sermaye, üretim yoğunlaşması, banka sermayesi ile, sanayi sisteminin iç içe geçişi kaynaşmasıyla oluşmuş olan kapitalist aşamadır.
Emperyalizm kapitalizmden ayrı bağımsız bir olgu olarak ele alınamaz. Emperyalizmi kapitalizmden ayıran veya birbirinden izole şekilde gerçekleşen her kavrayışın siyasal sonucu sınıf uzlaşmacılığına ve dar milliyetçi duvarlara haps olarak döner. Çünkü emperyalizm kapitalizmin sürekliliğinin önlenemez bir sonucudur. Varlığını tekerler arasındaki rekabet üzerinden yükselten emperyalizmin kaçınılmaz sonuçlarından birisi de savaşlardır. Lakin savaşlar emperyalizmin sonuçlarından yalnızca birisidir, tamamı değildir. Uluslararası bir iş bölümü temelinde eşitsiz ama birleşik gelişen kapitalizm, eşitsizliği karşılıklı bağımlılık olarak yeniden ürettiği ve içinde tüm kapitalist ülkeleri sermaye ve ordusunun gücü oranında bir hiyerarşi oluşturdu küresel piramittir. Bu küresel piramidi yerle bir etme amacı olmayan hiçbir odak tutarlı bir anti emperyalist mücadele yürütemez. Bu küresel piramitteki rollerin degişmesi kendi bulunduğu yerden üstlere çıkma gayesiyle verilen mücadele anti emperyalizm değildir. Anti emperyalist mücadele ancak işçi sınıfının enternasyonal komünist önderliği altında yürütülebilir. Tarih bilincimiz bize şunu öğretmiştir: burjuva milliyetçi siyasal önderlikler, emperyalist merkezlerle çatışma içinde olan burjuva devletler tutarlı bir anti-emperyalist mücadele yürütemezler. İlk fırsatta ya emperyalist güçlerle uzlaşma içine girerler ya da rakip emperyalist güçlerin saflarında kendisine yer ararlar. Bunları da emperyalizme karşı mücadele için değil kendi sermaye sınıfının nüfus alanlarını genişletmek için yapar. İran molla rejiminin izlediği dış politikanın özelliği de bundan farklı değildir. Sürekli olarak ülkenin bölgedeki jeopolitik güç oyunundaki kendi konumunu ve yakın bölge üzerindeki kontrolünü koruma mümkünse geliştirme çabasıdır. Bu yüzdendir ki, İran rejimi Filistinlilere gerçek ve samimi bir destek sağlama söz konusu olduğunda pasif kalmıştır. ABD ve İsrail İran’a yönelik uzun bir zamandır devam eden savaş hazırlıkları karşısında, halkı silahlandırıp tek vücut haline sokamamıştır. Tam tersine İran emekçi haklarının, ezilenlerinin ekmek ve özgürlük taleplerini bastırma girişiminde bulunmuştur. Bugün ABD ve İsrail’in İran karşısında askeri olarak bozguna uğraması, emperyalizmin gerilemesine neden olacaktır. ABD ve İsrail’in İran karşısında askeri olarak bozguna uğraması Orta Doğu emekçi haklarının çıkarına olan bir durumdur. Emperyalizmin askeri olarak yenilgisi işçi sınıfının zaferinin ön koşuludur. İran’ın askeri zaferi ehveni şer durumdur. İran’ın askeri zaferi emperyalizmi geriletecektir. Fakat emperyalizmin Ortadoğu’daki ayağını kesemeyecektir. Bu tarihsel eylemi ancak Ortadoğu emekçi halkları gerçekleştirebilme kudretine sahiptir. İran devletinin askeri zaferinin emperyalizm karşısında ehvenişer olması başka bir şeydir, anti emperyalist mücadelenin merkez üstü olarak tanımlamak bambaşka bir şeydir. Emperyalizmi karşı mücadelenin merkez üstü ancak işte sınıfının enternasyonal komünist önderliği olabilir. Bugün dünya işçi sınıfı böyle bir önderlikten yoksundur. Emperyalizme karşı mücadele böyle bir enternasyonal komünist önderliğin inşa mücadelesinden ayrı düşünülemez.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırısı, yalnızca bir ülkeyi hedef almak değil, Ortadoğu’nun tamamını yeniden emperyalist denetime alma planının parçasıdır. Bu saldırı, bölgenin eski ve yeni emperyalist güçler tarafından paylaşımını güvence altına almak ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünü pekiştirmek için yürütülüyor.
Bölgesel üsler ve işbirlikçiler: ABD’nin Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Ürdün’de konuşlandırdığı üsler, Türkiye’deki NATO üstleri, İran’a karşı yürütülen askeri operasyonların arka planını oluşturuyor. Bu üsler, emperyalizmin bölgedeki hızlı müdahale kapasitesini garanti ediyor.
Körfez monarşileri; bölgedeki küçük, ABD’ye bağımlı monarşiler, emperyalist saldırganlığın lojistik ve siyasi destek ağını sağlıyor. Bu ülkeler, halklarının çıkarlarını değil, emperyalist güçlerin çıkarlarını temsil ediyor.
Siyonist devlet ise, Ortadoğu’da emperyalizmin ileri karakolu olarak hareket ediyor. Filistin’de yarattığı soykırım, Gazze’yi hapishaneye çevirme ve Batı Şeria’yı işgal altında tutma politikaları, ABD-İsrail ortak stratejisinin bölgesel görünür yüzüdür.
İran’a yönelik saldırılar, emperyalist paylaşım savaşının bir parçasıdır. ABD emperyalizmin hedefinde yalnızca ortadoğu’yu kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda dizayn etmek yoktur. Venezuela’ya gerçekleştirdiği operasyondan sonra tüm Latin amerika’yıda yeniden kendi arka bahçesine çevirmek istemekte, bu arzusunu hiç kıvırmadan dekdere etmektedir. Tüm Latin Amerika ülkelerinin ulusal egemenlikleri tehdit altındadır. Trump tüm Latin Amerika’yı kendi eyaletine dönüştürmek istemektedir. Natoyu, AB’yi bu emperyalist arzuları doğrultusunda yeniden dizayn etmeye çalışmaktadır. Militarizme ve silahlanmada küresel düzeyde rekor yatırımlar gerçekleştirmektedir. Trump’ın tüm amacı rakibi olan yeni emperyalist güç Çin’in ilerleyişini durdurmaktır. Çini her yerden Asya’dan, Latin Amerika’ya, Ortadoğu ya, Afrika’ya kadar kuşatmaya çalışmaktadır. Çin’in ilerleyişini ana ulusal tehdit olarak tayin etmektedir. ABD emperyalizmi, adım adım üçüncü dünya savaşını hazırlamaktadır. İran ve Ortadoğu gündemini ele alırken, tutum strateji geliştirirken bu gerçeklik ıskalanmamalıdır.

İran halkının ve devrimci güçlerinin karşı karşıya olduğu önemli ve kritik tehditlerden biri de İran burjuva muhalefetini oluşturan, emperyalizm destekli monarşist akımdır. Rıza Pehlevi ve çevresi, İran’daki Şah yanlısı çevreler, diasporadaki bazı muhalif gruplar ve Amerikan koruması altındaki örgütlenmeler kendilerini “özgürlük” ve “demokrasi” savunucuları olarak sunmaktadır. Bu güçler kendilerini molla rejimine alternatif olarak göstermektedir.
Ancak bu monarşist muhalefet, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açık bir heyecanla izlemekte, emperyalist müdahalenin kendilerini paraşütle İran’da iktidara taşımasını beklemektedir. Amaçları İran’da ABD ve İsrail güdümlü bir monarşik rejim kurmaktır.
ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail, İran halkına “özgürlük” ve “demokrasi” vaat ettiklerini iddia etmektedir. Ancak bu özgürlük projesinin somut karşılığı, İran halkının kırk beş yıl önce devirdiği despotik Şah monarşisinin yeniden kurulmasından başka bir şey değildir. Böylece emperyalizmin bombalar eşliğinde sunduğu “demokrasi”nin gerçek içeriği de açığa çıkmaktadır. Emperyalizmin Ortadoğu halklarına sunabildiği özgürlük, ya işgal altında kurulan kukla rejimler ya da devrilmiş monarşilerin restorasyonundan ibarettir.
Öte yandan İran’daki molla rejimi de bu monarşist muhalefetin varlığını kullanarak ülkedeki tüm muhalefeti “ABD ve İsrail’in ajanları” olarak göstermeye çalışmakta ve bu propaganda üzerinden kendi siyasal meşruiyetini güçlendirmeye çalışmaktadır.
Bu nedenle İran’daki devrimci güçler, işçi örgütleri ve molla rejimine muhalif toplumsal hareketler emperyalizm destekli monarşist muhalefete karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütmeli, onların ideolojik hegominyasını bertaraf etmeli hareket alanını etki gücünü kısıtlamalıdır. İran toplumsal muhalefeti içinde monarşist restorasyoncu akımlara asla ama asla pirim vermemelidir.
Çünkü monarşist muhalefetin güç kazanması, İran emekçilerinin ve ezilenlerinin iki gerici seçenek arasına sıkışması anlamına gelecektir: Bir yanda teokratik burjuva diktatörlüğü, diğer yanda emperyalizmin desteğine dayanan monarşist bir restorasyon.
Bu nedenle Şah yanlısı muhalefete karşı mücadele, emperyalizme, Siyonizme ve molla rejimine karşı mücadeleden ayrı düşünülemez.

İran işçi sınıfı ve ezilen uluslar, molla rejiminin demir pençesi ve emperyalist saldırganlığın ablukası altında kıvranmaktadır. Bu kuşatma altında İran, emperyalist-kapitalist zincirin en zayıf halkalası haline gelmiştir. İran ve genel olarak Ortadoğu büyük altüst oluşlara gebedir. Ortadoğu’nun bu zayıf halkası aynı zamanda devrimin patlama dinamiklerinide bağrında yeşertmektedir.
İran emekçilerinin ve ezilen halklarının bugün karşı karşıya bulunduğu alternatifleri somut olarak şöyle ifade edebiliriz.
Birinci alternatif, emperyalist işgalin zaferidir. Bu senaryo, İran’ın yerle bir edildiği, mezhepsel ve gerici iç savaş sarmalına sürüklendiği, açlık, yoksulluk, kan ve gözyaşı dışında bir gelecek sunmayan bir tablo anlamına gelecektir. Bu tablonun hayata geçmesinin en kötü sonuçlarından biri, İran’daki devrimci güçlerin, işçi hareketinin, kadın hareketinin ve ezilen ulusların örgütlülüğünün ağır bir darbe alması olacaktır.
İran tarihi bunun somut bir örneğini sunmaktadır. 1979 İran Devrimi, güçlü bir işçi hareketinin ve kitlesel halk ayaklanmasının sonucu olarak Şah rejimini devirmişti. Ancak işçi sınıfı siyasal iktidarı ele geçiremedi ve devrim, Humeyni önderliğindeki molların eline geçti. Rejim iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra devrimci örgütleri, işçi teşkilatlarını ve kadın hareketini demir yumrukla ezdi; bu hareketler uzun yıllar boyunca kendilerini toparlayamadı. Bugün emperyalizm destekli bir monarşist restorasyonun gerçekleşmesi, benzer bir karşı devrimci sürecin daha şiddetli şekilde yeniden yaşanması ve İran’daki devrimci güçlerin uzun süreli bir gerilemeye sürüklenmesi anlamına gelecektir.
İkinci alternatif, ABD ve İsrail’in askeri olarak yenilgiye uğraması ve İran’dan çekilmek zorunda kalmasıdır. Böyle bir sonuç, emperyalizmin Ortadoğu’daki yayılmacı planlarını ciddi biçimde sekteye uğratacak ve ABD emperyalizmi ile Siyonizmin “yenilmezlik” miti üzerinde büyük bir darbe yaratacaktır. O yüzdendir ki emperyalizmin İran’daki yenilgisi işçi sınıfının zaferinin ön koşuludur.
Ancak bu durum, İran’daki molla rejiminin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Rejim varlığını sürdürmeye devam edecek, ülke içindeki muhalif güçlere karşı daha sert baskılar uygulayacak ve savaşın ekonomik ve toplumsal faturasını emekçi sınıfların sırtına yükleyecektir.
Öte yandan ABD emperyalizmi askeri olarak geri püskürtülse bile İran’a yönelik saldırı planlarından vazgeçmeyecektir. Tam tersine, yeni bir saldırı için güç toplamak üzere pusuda bekleyecek ve yeni hazırlık süreçlerine girişecektir. Unutulmaması gereken gerçek şudur: kapitalizm altında yapılan her barış yeni savaşlar için bir moladan başka bir şey değildir. Gerçek barışın yolu temel gıdalarından biri savaş olan emperyalist-kapitalist dünya düzenini tarihin çöplüğüne atmaktan geçmektedir.
Ortadoğu’dan emperyalizmin ayağı tamamen kesilmedikçe ve emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olan Siyonist İsrail devleti devrimci yöntemlerle ortadan kaldırılmadıkça, emperyalist işgal ve savaş tehdidi sona ermeyecektir.
Bugünün kilidi ise İran işçi sınıfında ve onun devrimci önderliğinin elindedir.

Savaşta da, barışta da, her koşulda, dünyanın her coğrafyasında nihai amaç her zaman işçi sınıfının devrimci iktidarını kurmaktır. Tüm faaliyetler bu kutsal amaca hizmet etmek zorundadır. Mevcut koşullara göre strateji ve taktikler geliştirilir.
Bugünün İran’ını ele aldığımızda, öncelikli görev, ABD emperyalizmi ve Siyonist saldırganlığın yenilgiye uğratılmasıdır. Yani bugün öncelikli görev anti-emperyalist mücadeledir. İran işçi sınıfının bugünkü asli görevi, anti-emperyalist mücadelenin siyasal, politik ve askeri önderliğini kazanmak ve buna yönelik hazlı hazırlık sürecine girmektir. Aceleyle bir ayaklanma veya grev girişimi, kontrolsüz bir eylem olarak çabuk bastırılabilir; hatta dolaylı olarak ABD emperyalizminin yararlanacağı bir duruma yol açabilir.
Bu bağlamda işçi sınıfının önceliği, anti-emperyalist mücadelenin liderliğini ve politik önderliğini kazanmak için hızlı bir seferberliğe girmektir. Bugünün koşullarında İran devriminin karakteri zorunlu olarak anti-emperyalist olmalıdır. İlk yapılacak işlerden biri, İran’daki Amerikancı monarşist Şah destekçileri ile arasındaki keskin çizgiyi net bir şekilde çekmektir. İkincisi, işçi sınıfının, ezilenlerin ve tüm Rojhilat Kürtlerinin, Molla rejiminin baskısına uğramış tüm kesimlerin birleşik devrimci cephesinin örgütlenmesini hızlandırmaktır. Bu, emperyalist saldırılara karşı sınıfsal temelli bir direnişin örgütlenmesi ve kendi savunma mekanizmalarının, milis güçlerinin inşa edilmesi anlamına gelir. Şehirlerde, sanayi bölgelerinde ve köylerde komiteler ve şuralar aracılığıyla işçi sınıfı kendi yönetim kapasitesini geliştirmelidir.
Hava saldırılarıyla İran rejimi yıkılması zordur; olası bir kara saldırısı karşısında işçi sınıfı kendi milis güçlerini ve direniş komitelerini önceden hazır hâle getirmelidir. Bu, sadece mevcut saldırılara karşı değil, aynı zamanda olası karadan gerçekleşecek işgal girişimlerine karşı da sınıfsal bir savunma altyapısı oluşturacaktır.
Burada kritik bir nokta vardır: 1979 devrimi sırasında Şah’ı devirmek için Stalinst , maocu, reformist, merkezi teşkilatlar, Humeyni önderliğindeki Molla rejimi ile anti-emperyalist bir cephe oluşturmuştu. . Şah rejimi yıkılmış, fakat işçi sınıfının iktidarı geri plana itilmiş ve iktidar Mollalara devredilmişti. Bugün ise geçmiş hataların tekrarlanmaması gerekir. Molla rejimine asla entegre olunmamalı ve Molla rejiminden kurtulma bahanesiyle Amerikancı, monarşist, Şah taraftarlarıyla hiçbir şekilde ittifak kurulmamaktadır. Her koşulda işçi sınıfının bağımsız örgütlülüğü ve anti-emperyalist cephesi korunmalıdır.
Burjuva iktidarların, burjuva milliyetçilerin ve anti-emperyalizmi her zaman sınırlı ve tutarsızdır. Bu durum Molla rejimi içinde geçerlidir. Bugün Molla rejimi, durum kötüleştiğinde şeytan olarak tanımladığı ABD ve Siyonistlere büyük tavizler veren barış anlaşması imzalayabilir veya iktidarını kaybetme korkusuyla ülkeyi terk edebilir. Tam bu koşullarda, işçi sınıfı anti-emperyalist mücadelenin liderliğini kazanabilmesinin nesnel olanakları ortaya çıkar. Ancak bu, bugünden bağımsız bir anti-emperyalist direniş cephesinin oluşturulmasına bağlıdır.
Bugünün asli görevi, anti-emperyalist mücadelenin önderliğini kazanmaktır. Aynı zamanda bu mücadele, işçi sınıfının iktidar mücadelesiyle birleştirilmelidir; birbirinden kopuk aşamalara bölünmemelidir. İşçi sınıfının devrimci partisi inşa edilmeli, devrimci güçlerin ve işçi teşkilatlarının birleşik cephesi oluşturulmalıdır. Bu, yalnızca emperyalizme karşı direnişi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda işçi sınıfının politik önderlik ve iktidar perspektifini de güvence altına almanın emperyalizmin Ortadoğu’daki ayaklarını kesmenin nihayi yolunu açacak durumdur.

Bugün ABD emperyalizmini ve Siyonizmi yenilgiye uğratma görevi yalnızca İran işçi sınıfının ve İran ezilenlerinin omuzlarında değildir. İran, yalnız başına mücadele etmektedir; yanında bir tek devlet yoktur. Öte yandan, ABD ve İsrail’in yanında, bu saldırganlığın parçası olarak hareket eden çok sayıda devlet ve güç vardır. Bu durum, anti-emperyalist mücadelenin yalnızca ulusal değil, enternasyonal bir görev olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Enternasyonal görev, emperyalizmi dışsal bir olgu olarak görmekten ziyade, içsel bir olgu olarak ele almakla mümkündür. Emperyalizme karşı mücadeleyi, kendi burjuva devletine karşı yürütülen sınıf savaşı olarak kodlamaktan geçmektedir. Şiar açıktır: esas düşman kendi yurdunda. Görev nettir; ayak bastığın coğrafyanın burjuva devletine karşı sınıf savaşı vermektir. İran’daki işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesi, yalnızca kendi ülkesi için değil, tüm dünya işçi hareketi açısından somut devrimci görevler taşımaktadır.
ABD emperyalizmi ve Siyonist yayılmacılık yalnızca İran’a yönelmiş değildir; Orta Doğu’yu ve Latin Amerika’yı kapsayan küresel bir stratejinin parçasıdır. Bu küresel emperyalist stratejiye karşı ancak enternasyonal komünist bir strateji ve örgütlülükle cevap verilebilir. Bu gerçek, enternasyonal işçi sınıfının bugün somut olarak nasıl örgütlenmesi gerektiğini de göstermektedir. Aynı zamanda somut devrimci görevleri tanımlamak ve onların örgütsel ayaklarını inşa çalışmasına girmek önümüzde tarihsel hayatı bir görev olarak durmaktadır.
Arap ülkelerinin iktidarları, emperyalizmin işbirlikçiliğini kabul ederek kendi halklarını doğrudan savaşın içine sürmektedir. Bu nedenle Orta Doğu işçi sınıfı yalnızca İran’daki çatışmanın hedefi olmakla kalmaz; aynı zamanda kendi ülkelerinde can güvenliği tehdidi altında yaşamakta, özgürlükleri kısıtlanmakta ve kazanılmış hakları elinden alınmaktadır. Devletler otoriterleşmekte ve savaşın maliyeti doğrudan işçi sınıfına ödetilmektedir. Bu gerçek, işçi sınıfının bu ülkelerdeki rolünü somut olarak ortaya koymakta ve emperyalizmin işbirlikçi rejimlerinin sınıfsal çelişkilerini teşhir etmeyi zorunlu kılmaktadır.
Orta Doğu’da, ABD ve Siyonist üslerinin bulunduğu tüm ülkelerde işçi sınıfının devrimci görevleri açıktır: Kendi ülkelerindeki emperyalist üslerin faaliyetlerini sınırlamak, üretimden gelen gücünü kullanmak ve bölgesel dayanışmayı güçlendirmek. Şehirlerde, limanlarda, fabrikalarda ve enerji tesislerinde çalışan işçiler, grevler, üretim durdurma eylemleri ve lojistik engellemelerle ABD ve İsrail’in savaş aygıtına doğrudan darbe vurabilirler. Bu, yalnızca İran’a yönelik saldırıları yavaşlatmakla kalmaz, aynı zamanda işçi sınıfının kendi ülkesi üzerindeki baskı ve sömürü mekanizmalarını da ifşa eder ve zayıflatır.
Her bomba, her saldırı, yalnızca İran halkını değil, aynı zamanda kendi ülkelerindeki işçi ve emekçilerin yaşamını, özgürlüğünü ve ekmeğini de tehdit etmektedir. Bu nedenle işçi sınıfı, anti-emperyalist mücadelenin aktif bir parçası olmak zorundadır. Onların görevi, emperyalist işbirlikçi hükümetlerin otoriterleşmesine ve baskı araçlarını kullanmasına karşı somut bir direnç ortaya koymaktır.
Geçmiş deneyimler, özellikle 2010’ların başında yaşanan Arap Baharı, somut dersler sunmaktadır. İşçi ve emekçilerin ayaklanmaları, devrimci bir önderlik olmadığı için bastırılmış veya cihatçılar ve emperyalizmin aparatları tarafından kontrol altına alınmıştır. Bugün ise aynı boşluk, güçlü bir işçi hareketi ve devrimci partilerin örgütlülüğü ile doldurulabilir. Bu, yalnızca emperyalist üslerin faaliyetlerini engellemekle kalmaz, bölgesel anti-emperyalist dayanışmayı da güçlendirir ve proletarya enternasyonalizmi perspektifinin, yayılmasını sağlar. Emperyalist savaşa karşı işçi sınıfının ayrı bir kutup olarak çıkmasının enternasyonal devrimci yolunu açar
Orta Doğu işçi sınıfının görevi şunları kapsamaktadır:
Üretimden gelen güçle karşı koymak: Fabrikalarda, limanlarda, enerji tesislerinde grevler ve iş durdurmalar ile emperyalist lojistiği aksatmak.
Bölgesel dayanışmayı güçlendirmek: İran işçi sınıfı ve ezilenlerle koordineli hareket ederek, sınıfsal temelli enternasyonal bir cephe oluşturmak.
Kendi savunma mekanizmalarını geliştirmek: Milis güçler ve direniş komiteleri aracılığıyla hem emperyalist saldırılara hem de işbirlikçi hükümetlerin baskısına karşı hazır olmak.
Politik teşhir yapmak: Hükümetlerin emperyalist işgal ve Siyonist yayılmacılığa hizmet eden rollerini açığa çıkarmak ve işçi sınıfına bu duruma karşı net bir perspektif sunmak.
Bu somut görevler, Orta Doğu işçi sınıfının yalnızca kendi ülkesi için değil, enternasyonal işçi hareketinin devrimci hedefleri açısından da kritik bir sorumluluk taşıdığını göstermektedir. İşçi sınıfının böylesi bir seferberliği, İran’da anti-emperyalist mücadelenin başarısına doğrudan katkıda bulunacak, emperyalizmin bölgedeki ayağını zayıflatacak ve nihayetinde işçi iktidarının somut olanaklarını güçlendirecektir.

Türkiye, NATO’nun en güçlü ordularından birine sahip bir ülkedir ve emperyalist entegrasyona doğrudan dahil olmuştur. Her ne kadar Erdoğan savaşın tarafı olmadığı barış çağrıları yapan hamasetlerde bulunsada kazın ayağı hiç öyle değildir. Bu durum, Türkiye işçi sınıfını hem doğrudan hem de dolaylı olarak İran’a ve bölgeye yönelik emperyalist operasyonların bir parçası hâline getirmektedir. Türkiye’deki işçi sınıfının görevi, yalnızca ulusal değil, enternasyonal anti-emperyalist mücadelenin bir parçası olarak stratejik bir perspektifle hareket etmektir.
1. Stratejik Sektörlerde Üretimden Gelen Güçle Tepki
Türkiye işçi sınıfı, savaş lojistiğine doğrudan katkı sağlayan sektörlerde üretimden gelen gücünü kullanarak emperyalist saldırılara karşı cevap verebilir. Kritik olan doğrudan greve çıkmak değil, stratejik sektörlerde işçi gündemine grev perspektifi sokmak, grev ve üretim durdurma imkânlarını işçi gündemine taşımak ve üretim süreçlerinde baskı unsuru hâline getirmektir.
Buna örnek olarak şunlar sayılabilir:
Demiryolları ve limanlar: İran’a yönelik lojistik destek hatlarını aksatacak biçimde işçi gündemine grev perspektifi sokmak.
Enerji ve sanayi tesisleri: Savunma sanayi ve askeri malzeme üretimi yapan tesislerde işçi gündemine grev perspektifi sokmak.
NATO üsleri ve lojistik merkezler: Bu alanlarda çalışan işçilerin üretim süreçlerini etkileyecek şekilde perspektif yaratmak.
Buradaki amaç, işçi sınıfının üretimden gelen gücünü stratejik bir baskı aracı olarak kullanmak ve emperyalist savaş makinesinin Türkiye ayağını zayıflatmaktır. Üretimden gelen gücün bu şekilde kullanılması, aynı zamanda işçi sınıfının kendi ülkesindeki baskı ve sömürü mekanizmelerini de ifşa etmesini sağlar.
2. Bölgesel ve Yerel Dayanışmayı Güçlendirmek
Türkiye işçi sınıfı, İran işçi sınıfı ve diğer Orta Doğu işçileri ile koordineli hareket ederek bölgesel anti-emperyalist bir dayanışma ağı oluşturabilir. Bu dayanışma şu somut yollarla güçlendirilebilir:
İşçi meclisleri ve semt komiteleri aracılığıyla bilgilendirme ve örgütlenme çalışmaları yürütmek.
Yerel eylemler, gösteriler, paneller ve toplantılar ile anti-emperyalist ve NATO karşıtı perspektifi yaymak.
“NATO’dan çıkılmalı” ve “stratejik üsler kapatılmalı” talepleri ile devletin emperyalist entegrasyonuna karşı kamuoyu yaratmak.
Öğrenci ve gençlik hareketlerinin anti-emperyalist eylemler, kampanya ve seferberlikler ile bu perspektife entegre edilmesi. Gençlik kesimi, işçi sınıfının gündemine katkı sağlayacak ve toplumsal bilinci güçlendirecek şekilde hareket etmelidir.
3. Siyasal Teşhir ve Perspektif Sunmak
Türkiye işçi sınıfı, yalnızca üretimden gelen gücü ile değil, aynı zamanda siyasal bir teşhir aracı olarak da hareket etmelidir.
Türkiye devletinin, ABD ve İsrail’in emperyalist planlarının bir parçası hâline geldiğini açıkça teşhir etmek.
NATO entegrasyonunun işçi sınıfının yaşamını, özgürlüğünü ve kazanılmış haklarını tehdit ettiğini göstermek.
Bu teşhir, işçi sınıfının kendi mücadelesini ulusal ve enternasyonal perspektifle birleştirmesini sağlamalıdır.
4. Türkiye İşçi Sınıfının Enternasyonal Görevi
Türkiye işçi sınıfının görevi, yalnızca kendi ülkesi için değil, enternasyonal anti-emperyalist mücadelenin başarısı için de kritik önemdedir:
Üretimden gelen güçle emperyalist savaş makinelerine darbe vurmak.
Bölgesel dayanışmayı güçlendirerek İran ve Orta Doğu’daki mücadeleyi desteklemek.
Devletin baskı ve otoriterleşme eğilimlerine karşı somut direnç göstermek.
Öğrenci ve gençlik kesimi ile birlikte toplumsal seferberlikler organize etmek; gösteriler, paneller, kampanyalar ve dayanışma ağları ile mücadeleyi güçlendirmek.
Bu görevler, işçi sınıfının hem kendi çıkarlarını hem de enternasyonal devrimci hedefleri korumasını sağlar. Stratejik sektörlerde grev perspektifinin işçi gündemine sokulması, gelecekte somut eylemlere dönüşebilecek bir potansiyel yaratır. Aynı zamanda üretimden gelen güç, siyasal ve örgütsel seferberlik ile birleştiğinde, Türkiye işçi sınıfının hem ulusal hem de enternasyonal düzeyde anti-emperyalist mücadelenin aktif ve etkili bir parçası hâline gelmesini sağlayacaktır.

Avrupa İşçi Sınıfının Devrimci Görevleri

Avrupa işçi sınıfı, İran’a ve Orta Doğu’ya yönelik emperyalist saldırılarda doğrudan savaşın içinde olmasa da, çoğu ülke fiilen ABD ve İsrail’in yanında yer almakta; ekonomik, askeri ve lojistik olarak bu saldırganlığa hizmet etmektedir. Bu nedenle Avrupa işçi sınıfının devrimci görevleri, yalnızca kendi ülkelerindeki sömürü ve baskıya karşı değil, aynı zamanda enternasyonal anti-emperyalist mücadeleye aktif olarak katılmayı gerektirir.
Enternasyonal görev, emperyalizmi uzak ve dışsal bir olgu olarak görmekten ziyade, kendi ülkesindeki burjuva devlet aracılığıyla uygulanan sınıfsal baskı ve savaş aygıtı olarak ele almayı zorunlu kılar. Esas düşman, kendi yurdunda, kendi burjuva devletinin yönetiminde somutlaşmaktadır. Avrupa işçi sınıfı, bu bilinçle hem kendi haklarını savunmalı hem de Orta Doğu’daki işçi ve ezilenlerle dayanışmayı güçlendirmelidir.
Somut Görevler ve Eylem Programı:
Üretimden gelen güçle müdahale: Limanlar, demiryolları, enerji santralleri, stratejik fabrikalar ve savunma sanayi tesislerinde çalışan işçiler, emperyalist lojistiği aksatacak şekilde grevler, üretim durdurmalar ve lojistik engellemeler gündemine grevi sokmalıdır. Bu, İran’a ve diğer bölgelerdeki hedeflere yönelik saldırıları yavaşlatırken, kendi ülkelerindeki baskı ve sömürü mekanizmalarını da ifşa eder.
Bölgesel ve enternasyonal dayanışma: Avrupa işçi sınıfı, Orta Doğu ve Türkiye işçi sınıfları ile koordineli hareket ederek sınıfsal temelli enternasyonal bir cephe oluşturmalıdır. Ortak grevler, dayanışma kampanyaları ve bilgi paylaşımı, emperyalist saldırganlığa karşı etkili bir karşı koyuş yaratacaktır.
Siyasal teşhir ve propaganda: Hükümetlerin emperyalist politikalarını açığa çıkarmak ve NATO’nun, ABD-İsrail ittifakının rollerini teşhir etmek hayati önemdedir. İşçi sınıfına enternasyonal dayanışmayı, anti-emperyalist perspektifi ve devrimci bir bilinç kazandıracak kitlesel bilgilendirme ve propaganda eylemleri yürütülmelidir.
Gençlik ve öğrenci hareketlerinin seferberliği: Avrupa’daki öğrenci ve gençlik hareketleri, anti-emperyalist eylemler, semtlerde ve kampüslerde dayanışma etkinlikleri, gösteriler ve kampanyalar aracılığıyla devrimci sürece dahil edilmelidir. Bu, gençliğin üretim dışı güçlerini devrimci mücadeleye kazandırmak için kritik bir alan oluşturmaktadır.
Grev ve üretim gündemi perspektifi: Bugün grev koşulları her ülkede hemen uygulanabilir olmayabilir. Ancak işçi sınıfının stratejik sektörlerde grev perspektifi ve üretimden gelen gücünü kullanma bilinci gündeme sokulmalıdır. Bu perspektif, gelecekteki nesnel olanaklar belirdiğinde hızlı ve örgütlü bir müdahale olanağı sağlar.
Dayanışma kampanyaları ve enternasyonal basın: Avrupa işçi sınıfı, Orta Doğu’daki saldırıları ve emperyalist işbirlikçi hükümetlerin eylemlerini dünya işçi hareketine duyurmalı, uluslararası kamuoyunu bilgilendiren kampanyalar yürütmelidir.
Bu somut görevler, Avrupa işçi sınıfının yalnızca kendi ülkesi için değil, enternasyonal anti-emperyalist mücadele açısından da kritik bir sorumluluk taşıdığını göstermektedir. Avrupa işçi sınıfının böylesi bir seferberliği, Orta Doğu ve Türkiye işçi sınıflarının mücadelesini güçlendirecek, emperyalist saldırılara karşı enternasyonal dayanışmayı pekiştirecek ve işçi sınıfının devrimci iktidar perspektifini küresel ölçekte ilerletecektir.

Bugün ABD emperyalizmi, yalnızca Orta Doğu’da değil, aynı zamanda Latin Amerika’da da emperyalist saldırganlık ve işgal tehditlerini sürdürmektedir. Latin Amerika ülkeleri, Trump ve ABD emperyalizminin gözünde kendi arka bahçesi, kendi eyaleti olarak görülmekte ve bu bölgede ulusal egemenlik tehdit altındadır. Venezuela örneğinde görüldüğü gibi, emperyalist müdahaleler, işçi sınıfının ve ezilen halkların özgürlüğünü ve bağımsızlığını tehdit etmektedir. ABD’nin Latin Amerika’daki planları, emperyalist kontrol ve ekonomik sömürü hedefleri, bölge halkları için sürekli bir tehlike yaratmaktadır.
Bu koşullar altında Latin Amerika işçi sınıfının devrimci görevi açıktır: Emperyalist saldırganlığa karşı mücadele etmek, bölgesel dayanışmayı güçlendirmek ve ulusal egemenliği ancak kendi devrimci iktidarı altında savunmaktır. Latin Amerika ülkelerindeki reformist ve burjuva işçi önderliklerinin anti-emperyalist mücadelede sınırları olduğu açıktır; bu nedenle bölgesel bağımsızlık ve özgürlük yalnızca Latin Amerika İşçi Sovyetleri perspektifi ile hayata geçirilebilir. İşçi Sovyetleri, ABD emperyalizminin bölgedeki projelerini bozguna uğratabilecek tek somut ve devrimci güçtür.
Latin Amerika işçi sınıfı, üretimden gelen gücünü kullanarak emperyalist işbirlikçiliğe ve saldırganlığa karşı somut adımlar atmalıdır. Limanlarda, demiryollarında, enerji tesislerinde ve stratejik sektörlerde grevler, üretim durdurmalar ve lojistik engellemelerle ABD’nin bölgedeki işleyişine doğrudan darbe vurabilirler. Aynı zamanda yerel eylem programları, semtlerde ve şehirlerde anti-emperyalist gösteriler, öğrenci ve gençliğin seferberlikleri ile desteklenmelidir. Bu, hem işçi sınıfının kendi ülkesi üzerindeki baskı mekanizmelerini zayıflatır hem de enternasyonal dayanışmayı güçlendirir.
Trump’ın Monroe Doktrini’ne karşı Latin Amerika emekçileri, Latin Amerika İşçi Sovyetleri doktrini ile karşılık vermelidir. Bu perspektif, bölge halklarına bağımsızlık ve özgürlük için gerçek bir yol gösterirken, aynı zamanda ABD emperyalizminin saldırgan planlarını boşa çıkarma ve Latin Amerika işçi sınıfının devrimci iktidar perspektifini güçlendirme görevi taşımaktadır. Latin Amerika’da güçlü devrimci partiler ve örgütlü işçi güçleri olmadan bu hedeflere ulaşmak mümkün değildir.

ABD İşçi Sınıfının Devrimci Görevleri

ABD emperyalizminin Trump yönetiminde sergilediği agresif emperyalist saldırganlık politikası, yalnızca şahsî bir saldırganlıktan veya Trump’ın psikopat karakterinden kaynaklanmamaktadır. Bu durum, Amerikan burjuvazisinin kaybettiği eski ayrıcalıklarını yeniden kazanma, dünya sahnesinde tek belirleyici emperyalist güç olma ve yükselen Çin emperyalizmini durdurma stratejisinin bir sonucudur. Trump, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyada saldırgan bir emperyalist savaş yürütürken, aynı zamanda insanlığı üçüncü dünya savaşına doğru hızla sürüklemektedir. Bu emperyalist saldırganlık, yalnızca dış politikayla sınırlı kalmayıp, içeride de ABD işçi sınıfına, göçmenlere, siyahlara, kadınlara ve genel olarak ezilenlere karşı kapsamlı bir savaşı kapsamaktadır.
Amerikan burjuvazisi, Trump’ın militarist politikaları üzerinden rekor harcamalar yapmakta ve bunun maliyetini doğrudan emekçilere ve yoksullara ödetmektedir. Aynı zamanda aşırı sağcılığı, dinci fanatizmi ve ırkçı ideolojileri yükselterek göçmenlere karşı pogromlar uygulamakta, kadınların kazanılmış haklarını ortadan kaldırmaktadır. Bu süreçte ataerkil ve gerici fikirler tavan yapmakta, kadınların kürtaj hakkı da dahil olmak üzere kazanılmış hakları hedef alınmaktadır. Özetle, Trump’ın emperyalist saldırganlığı dışarıda geniş bir savaş cephesi açarken, içeride de ABD emekçilerine ve ezilenlere karşı çok yönlü bir baskı hattı oluşturmakta, hem ekonomik hem sosyal hem de politik hakları tehdit altına almaktadır.
Bu nedenle ABD işçi sınıfının ve ezilenlerin devrimci görevi açıktır: Trump’ın emperyalist saldırganlığını durdurmak, onun İran’da, Latin Amerika’da veya Ortadoğu’da elde etmeye çalıştığı zaferi bozguna uğratmak ve bu saldırganlığın içerideki emekçilere maliyetini azaltmak. Amerikan işçi sınıfı, göçmenler, siyahlar, kadınlar ve tüm ezilenler, bu görev kapsamında kendi bağımsız sınıf perspektifleriyle hareket etmek zorundadır. Bunun yegâne yolu, Demokrat Parti’nin etkisinden ve Amerikan burjuvazisinin iki kanadından bağımsızlaşmaktır. Demokrat Parti’ye bağlı kalmak, mücadeleyi sınırlayacak ve toplumsal muhalefeti reformist bir kanal üzerinden burjuva partinin çıkarına yönlendirecektir.
Amerikan işçi sınıfı ve ezilenler, sınıf bağımsızlığını sağlamak ve kendi kitlesel devrimci partisinin inşası için harekete geçmek zorundadır. Bu yalnızca seçim döneminde değil, barışta, savaşta, ekonomik krizlerde ve toplumsal seferberliklerde de geçerlidir. Savaşın maliyeti, üretimden gelen güçle, grevler, liman ve tren işçileri üzerinden uygulanacak eylemlerle, göçmen ve kadın hareketleriyle karşılanmalıdır. Amerikan işçi sınıfı ve ezilenler bu seferberliği gerçekleştirdiğinde, Trump’ın emperyalist saldırganlığı bozguna uğrayacak, ABD’nin iç ve dış politikada yürüttüğü baskı politikaları zayıflatılacak ve uluslararası işçi hareketi ile enternasyonal devrimci hedefler açısından kritik bir kazanım sağlanacaktır.
Kısaca özetlemek gerekirse: Amerikan işçi sınıfının ve ezilenlerin devrimci görevi, Trump’ın emperyalist saldırganlığını durdurmak, onu bozguna uğratmak ve ABD içindeki otoriter, aşırı sağcı ve gerici politikaları kırmaktır. Bu görev, Demokrat Parti’ye teslimiyetle değil, kendi bağımsız sınıf perspektifi ve devrimci parti inşasıyla yerine getirilebilir. Bu, Amerikan işçisinin, göçmenlerin, siyahların, kadınların ve genel olarak ezilenlerin hayatta kalması, özgürlüklerinin ve kazanımlarının korunması için yaşamsal bir zorunluluktur.

Enternasyonal Komünizmin Kızıl Sancağı Altına

Emperyalizm insanlığı yeni bir dünya savaşının eşiğine sürüklüyor. Ortadoğu’da bombalar patlıyor, Latin Amerika’ya tehditler savruluyor, Avrupa yeniden silahlanıyor, Amerika’da ise militarizm ve gericilik tırmanıyor.
Bugün dünya kapitalizmi yalnızca yoksulluk, eşitsizlik ve baskı, ekolojik yıkım üretmekle kalmıyor; aynı zamanda insanlığı yeni bir küresel felaketin eşiğine sürüklüyor. Emperyalist güçler kendi krizlerini çözebilmek için dünyayı yeniden paylaşmaya hazırlanıyor. Bu paylaşımın bedelini ise işçiler, yoksullar, göçmenler, kadınlar ve ezilen halklar ödemek zorunda bırakılıyor.
Ancak tarih bize bir gerçeği defalarca göstermiştir:
Emperyalist savaşları durdurabilecek tek güç dünya proletaryasıdır.
Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren Rus Devrimi’ydi.
Savaşların ve diktatörlüklerin karşısında insanlığın en büyük umudu her zaman işçi sınıfının devrimci seferberliği oldu.
Bugün de durum farklı değildir. Emperyalist savaşlara karşı gerçek barışın yolu diplomasi salonlarından değil, işçi sınıfının devrimci mücadelesinden geçer.
Ama dünya proletaryasının bu tarihsel görevi yerine getirebilmesi için bir araca ihtiyacı vardır:
Enternasyonal devrimci bir partiye.
Bugün Orta Doğu’da, Avrupa’da, Latin Amerika’da, Türkiye’de ve Amerika’da ortaya koyduğumuz tüm devrimci görevler tek bir noktada birleşmektedir:
Yeni bir Komünist Enternasyonal’in inşası.
Dünya işçi sınıfının birleşik devrimci önderliği olmadan emperyalizme karşı mücadele parçalı ve yalıtık kalacaktır. Ulusal sınırlar içinde sıkışmış mücadeleler, küresel bir sistem olan kapitalizmi yıkamaz.
Bu nedenle bugünün en acil görevi açıktır:
Dünya proletaryasının genel kurmayı olacak Enternasyonal Komünist İşçi Partisi’ni inşa etmek.
Bu enternasyonal;
Emperyalist savaşlara karşı dünya çapında işçi seferberliğini örgütleyecek,
İşçi konseylerinin ve devrimci kitle hareketlerinin önünü açacak,
Kapitalist barbarlığa karşı sosyalist bir dünya perspektifini hayata geçirmenin somut bir güçü haline getirecektir.
Bugün insanlık iki yol ayrımındadır:
Ya emperyalist savaşlar, barbarlık ve yıkım…
Ya da Sosyalist Dünya Devrimi