Eskişehir’de doğanın satılığa çıkarılması

Eskişehir’in Mihalgazi ve Tepebaşı ilçeleri arasındaki ormanlık alanlarda, Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır A.Ş. tarafından yürütülmek istenen “Alpagut-Atalan Altın-Gümüş Madeni Ocağı ve Cevher Zenginleştirme Tesisi” projesine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından “ÇED Olumlu” kararı verildi. Proje, 509 hektarlık bir alanda yürütülecek; bunun 361 hektarı doğrudan madencilik faaliyetlerine ayrılacak. Cengiz Holding, burada siyanürle liç yöntemiyle altın çıkaracak — yani, milyonlarca yıl boyunca oluşmuş ekosistemin kalbine tonlarca siyanür enjekte edilecek. Bu proje kapsamında 57 bin 534 ağacın kesileceği resmi belgelerde belirtiliyor. Bu sadece bir sayı değil; bu ülkenin akciğerleri, su döngüsünü düzenleyen ormanlar, kuşların, böceklerin, toprak canlılarının yaşam alanı. Her biri, bir sermaye bilançosundaki satır kalemi haline getiriliyor. Devletin “ÇED Olumlu” kararı, aslında doğanın sermayeye devri anlamına geliyor. Çünkü ÇED raporu artık çevreyi koruma aracı değil; sermaye yatırımlarını meşrulaştıran teknik bir formaliteye dönüşmüş durumda. Eskişehir’deki proje, bu gerçeğin son örneği.
Burada olan şey basit bir “çevre sorunu” değil. Bu, sermayenin kârı için doğanın kundaklanmasıdır. Her yıl Türkiye’nin dört bir yanında “tesadüfen” çıkan orman yangınları, madencilik ve inşaat faaliyetlerinin önünü açıyor. Yakılan her hektar orman, sermaye için yeni bir rant alanına, yeni bir “yatırım fırsatına” dönüşüyor. Eskişehir’deki maden projesi de bu sürecin bir parçası: ormanlar yakılıyor, ağaçlar kesiliyor, su kaynakları kurutuluyor, ekosistem “kalkınma” uğruna feda ediliyor. Bu projenin Cengiz Holding’e verilmiş olması da tesadüf değil. AKP döneminde yıldızı parlayan, “beşli çete” olarak anılan sermaye grubunun başında yer alan Cengiz, rejimin ekonomik ve politik omurgalarından biri. Kamu ihaleleri, maden ruhsatları, özelleştirmeler, enerji projeleri — hepsinin arkasında aynı isimler var. Ve bunlar sadece ekonomik aktörler değil; siyasal iktidarın yeniden üretim mekanizmaları. Cengiz’in patronu, “milletin a… koyacağız” diyerek halka, doğaya, emeğe bakışını özetlemişti. Bugün Eskişehir ormanlarının kaderi de o küfrün maddi biçimidir: bir avuç sermayedarın kârı için bir ilin doğası yok ediliyor, binlerce ağacın yerine siyanür göletleri bırakılıyor.
Doğanın yağması, artık devlet politikası haline gelmiştir. “Yatırım”, “kalkınma”, “istihdam” gibi kavramlar, bu yağmanın ideolojik kılıfıdır. Eskişehir’deki bu maden, sadece bir proje değil — bir sınıfın diğerine, bir sistemin doğaya karşı savaş ilanıdır.

Cengiz Holding ve AKP’nin Yeni Sermaye Bloğu

Türkiye kapitalizminin son yirmi yılı, sadece siyasal İslam’ın tahkimiyle değil, yeni bir burjuva fraksiyonun doğuşuyla da karakterize oldu. AKP, 2000’lerin başından itibaren klasik İstanbul merkezli tekelci burjuvazinin (Koç, Sabancı vb.) yanında, Anadolu sermayesinden türeyen, siyasal iktidarla organik bağlar kuran yeni bir sermaye blokunu yarattı. Bu blok, artık halk arasında “beşli çete” adıyla bilinen holdinglerde cisimleşti: Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon ve MNG.
Bu şirketler, AKP’nin iktidar stratejisinin hem ekonomik ayağı hem de siyasal dayanağı haline geldi. Devletin bütçesi, bu sermaye grubunun özel kasasına dönüştürüldü. Devlet eliyle finanse edilen otoyollar, havaalanları, barajlar, enerji santralleri, maden ruhsatları — hepsi bu beşli çetenin elinde toplandı. Kamusal kaynak, özel mülkiyete devredildi.

Cengiz Holding bu sürecin en simgesel aktörüdür.
Madencilik, enerji, inşaat, altyapı, turizm, finans gibi birçok sektörde faaliyet gösteren holding, neredeyse her stratejik ihalede “tesadüfen” kazanan konumundadır. 2000’lerin ortasından itibaren aldığı ihalelerin toplam değeri on milyarlarca doları aşmıştır. Bu büyümenin kaynağı, “piyasa başarısı” değil, siyasal sadakattir. AKP’nin ekonomik modelinde sadakat, üretimden daha kârlı bir sermaye biçimidir. Bu yeni burjuvazinin doğasında üretimci değil, yağmacı bir karakter vardır. Kapitalizmin “birikim” süreci, burada üretim üzerinden değil, doğal kaynakların ve kamusal alanların yağması üzerinden işler. Bu nedenle Cengiz Holding’in faaliyet alanlarına bakmak, rejimin karakterini anlamak için yeterlidir: maden, enerji, orman, altyapı… Yani her biri doğayı ve kamusal yaşamı metalaştıran sektörler. Cengiz ve diğerleri, birikimlerini işçi sınıfının emeğinden değil, doğanın tahribinden sağlar. Her proje, bir ormanın, bir derenin, bir köyün yıkımı anlamına gelir. Bu yağma süreci “kalkınma”, “yerli üretim”, “milli ekonomi” gibi ideolojik söylemlerle paketlenir. Böylece sermaye çıkarı, “vatan çıkarı” olarak sunulur. Ancak gerçek şu ki, bu şirketlerin kârı işçilerin sömürüsüyle, doğanın yok edilmesiyle ve kamusal kaynakların gasbıyla büyür. Cengiz Holding’in Eskişehir’deki siyanürlü maden projesi, bu modelin bütün öğelerini içinde barındırıyor: devlet onayı, doğa tahribatı, siyanürle “verimlilik”, sermaye kârı, halk tepkisinin bastırılması.
Bu tablo, AKP’nin yirmi yılı aşkın iktidarının özeti gibidir:
Devlet, sermayenin idari organına dönüşmüştür.
Doğa, sermayenin ham maddesi haline gelmiştir.
Halk, “kalkınma” söylemiyle kandırılmıştır.
Cengiz’in Eskişehir ormanlarına yönelttiği saldırı, bu sistemin doğal bir sonucudur — bir sapma değil, bizzat rejimin ekonomik mantığıdır. Çünkü AKP dönemi kapitalizmi, doğayı sömürmeden büyüyemeyen birikim modeline dayanır.

ÇED Süreci: Sermaye İçin Formalite, Halk İçin Yıkım

Eskişehir’deki madencilik projesinde Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci, doğayı koruma aracı olmaktan çıkmış, sermayeye alan açan bir formaliteye dönüşmüştür. Cengiz Holding’in başvurusuyla başlatılan süreç, resmî olarak “katılım” ve “bilgilendirme” mekanizmalarını içeriyor gibi görünse de, yerel halkın etkili bir müdahale şansı neredeyse yoktur. İlk ÇED başvurusu, eksiklikler nedeniyle iptal edilmiş olmasına rağmen, şirket kısa süre içinde yeniden başvurmuş ve bakanlık tarafından “ÇED Olumlu” kararı verilmiştir. Bu durum, sürecin halkın itirazlarını ciddiye almaktan uzak, sermaye lehine hızlandırılmış bir yapıda yürütüldüğünü göstermektedir.
Yerel halk ve çevre örgütleri, proje alanında yapılacak 57 bin ağaç kesimi ve siyanür kullanımı gibi kritik konularda tepki göstermiş, imza kampanyaları ve protestolar düzenlemişlerdir. Ancak, ÇED süreci boyunca halkın katılımı sınırlı tutulmuş, raporlar ve teknik veriler çoğunlukla uzmanlar ve şirket arasında kalmıştır. Bu durum, çevresel adaletin yok sayıldığını ortaya koymaktadır. ÇED raporunda, çevresel etkiler ve telafi önlemleri detaylı bir şekilde listelenmiş olsa da, bu önlemler çoğunlukla belirsiz ve uygulanabilirlikten uzaktır. Örneğin, kesilecek 57.534 ağacın yerine ne tür bir yenileme yapılacağı, siyanür havuzlarının güvenliği ve olası taşkınlara karşı alınacak önlemler belirsizdir. Bu tür boşluklar, projenin çevresel felakete açık bir şekilde yürütüleceğini gösteriyor. Özetle, Eskişehir’deki ÇED süreci şunu ortaya koymaktadır: Devlet, sermaye için bürokratik bir geçit sağlar; halkın katılımı ve çevresel hassasiyetler ise ikinci plandadır. Proje, formal bir onayla meşrulaştırılmış bir yıkım olarak sahneye çıkar. Bu süreç, AKP döneminde sermaye-devlet bütünleşmesinin ekolojik boyutunu gösteren tipik bir örnektir.

Ormanlar, Su Kaynakları, Tarım Alanları: Ekosistemin Çöküşü

Eskişehir’deki Cengiz Holding projesi, sadece birkaç hektarlık araziyi değil, bölgenin tüm ekosistemini tehdit eden bir operasyon olarak öne çıkıyor. Resmî verilere göre, 57.534 ağaç kesilecek ve yüzlerce hektarlık ormanlık alan maden sahasına dönüştürülecek. Bu kayıp, yalnızca karbon tutma kapasitesinin düşmesi anlamına gelmiyor; toprağın erozyona açık hale gelmesi, biyoçeşitliliğin yok olması ve mikroklima değişiklikleri gibi zincirleme ekolojik etkiler yaratıyor. Bölgede bulunan tarım alanları ve meralar, madencilik faaliyetleriyle doğrudan çatışacak. Siyanürle liç yöntemi, yer altı sularının ve yüzey akarsularının kirlenmesi riskini beraberinde getiriyor. Su kaynaklarının kirlenmesi, hem yerel halkın içme ve sulama suyunu hem de tarımsal üretimi tehdit ediyor. Bu durum, ekosistemi ve insan yaşamını doğrudan hedef alan bir saldırı olarak değerlendirilebilir. Ormanlar, su kaynakları ve tarım alanları arasındaki etkileşim, bölgenin ekolojik dengesini koruyan kritik bir ağ oluşturur. Ancak maden projesi, bu dengeyi yıkıcı bir biçimde bozuyor. Kesilen ağaçlar, kirlenen sular ve yok edilen meralar, yalnızca kısa vadeli ekonomik kazanç için feda ediliyor. Ekosistem maf oluyor; yani işlevlerini kaybediyor ve geri dönüşü zor bir çöküş sürecine giriyor.

Yerel halkın ve çevrecilerin uyarıları, bu projenin sadece çevresel değil, sosyal bir felaket doğuracağını gösteriyor. Orman kaybı ve su kirliliği, tarımsal geçim kaynaklarını yok edecek ve bölge halkını ekonomik ve ekolojik açıdan savunmasız bırakacak. Dolayısıyla proje, sadece kâr için doğanın yok edilmesi değil, toplumsal yaşamın da tahrip edilmesidir. Özetle, Eskişehir’deki madencilik projesi, ekosistemin bütüncül çöküşünü hızlandıran bir girişimdir. Her bir ağaç kesimi, her bir litre siyanür kullanımı, sermayenin doğayı metalaştırma ve yağmalama mantığının somut bir göstergesidir.

Beşli Çete: Kapitalist Devletin Ekolojik Aygıtı

Eskişehir’deki maden projesi, sadece bir yatırım faaliyeti değil; Cengiz Holding ve “beşli çete”nin AKP ile kurduğu ittifakın doğa üzerindeki somut tezahürüdür. Bu şirketler, devlet mekanizmalarını ekolojik talanı hızlandıran bir aygıt olarak kullanmaktadır. “Beşli çete” olarak adlandırılan Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon ve MNG, AKP döneminde kamu kaynakları ve doğal zenginlikler üzerinde özel ayrıcalıklar elde etmiştir. Kamu ihaleleri, maden ruhsatları, enerji projeleri ve altyapı yatırımları, bu şirketlerin kar elde etmek için doğayı ve toplumsal kaynakları sömürmelerine olanak sağlar. Eskişehir örneğinde görüldüğü gibi, ÇED süreci, kesilecek 57.534 ağacın ve kullanılacak 5.432 ton siyanürün hesabını resmî olarak onaylayan bir formaliteye dönüşmüştür. Halkın katılımı ve tepkisi ise sistem tarafından minimum düzeyde dikkate alınmıştır. Bu durum, devletin doğayı korumaktan çok, sermaye kârını garanti altına almak için çalıştığını gösterir. Beşli çete, yalnızca ekonomik bir aktör değil, aynı zamanda ekolojik bir sınıf gücüdür. Devletle birleşen bu sermaye grubu, doğal kaynakların yağmasını sistematik hale getirmiş, çevresel ve toplumsal maliyetleri göz ardı ederek kâr mantığını egemen kılmıştır. Doğanın tahribi, halkın yaşam alanlarının daralması ve ekosistemin çöküşü, bu ittifakın stratejik hedeflerinin bir parçasıdır. Dolayısıyla Eskişehir’deki maden projesi, sermaye-devlet bütünleşmesinin ekolojik boyutunu gözler önüne serer. Kâr için doğa yok edilirken, devlet mekanizmaları, bu yıkımı resmî ve hukuki çerçeveye oturtarak sermaye lehine işler. Beşli çete, kapitalist devletin ekolojik aygıtı olarak, doğayı ve toplumun kaynaklarını sistematik biçimde yağmalamaktadır.

Doğa Savunusundan Sınıf Mücadelesine: Devrimci Çıkış

Eskişehir’deki Cengiz Holding madeni, sermaye ve devletin doğa üzerindeki yıkıcı ittifakının bir simgesidir. Ancak bu tahribat sadece ekolojik bir felaket değil, aynı zamanda sınıfsal bir meseledir. Çünkü zarar görenler çoğunlukla yerel halk, işçiler ve emekçilerdir; kârı ise beşli çete ve devletle bütünleşmiş sermaye elde eder. Doğa savunusu ve sınıf mücadelesi artık ayrılamaz bir bütün oluşturur. Ağaçların kesilmesini, su kaynaklarının kirletilmesini ve tarım alanlarının yok edilmesini durdurmanın tek yolu, kapitalist yıkım mantığını hedefleyen örgütlü ve sınıf temelli bir mücadeledir. Tek tek protestolar ve imza kampanyaları sınırlı etki yaratabilir; ancak devrimci bir perspektifle birleşen toplumsal hareketler, sermayenin yıkıcı planlarını durdurabilir.
Çevre mücadelesi, işçi sınıfının politik çıkarlarıyla birleştirildiğinde gerçek gücüne ulaşır. Siyanürlü madencilik ve orman talanı, kapitalizmin kâr mantığının doğrudan bir sonucudur. Bu nedenle doğanın korunması, yalnızca ekolojik bir sorumluluk değil, sınıfsal bir zorunluluk haline gelir. Emekçiler, sadece üretim süreçlerinde değil, doğal kaynakların yönetiminde de söz sahibi olmalıdır. Eskişehir örneği açıkça gösteriyor: Kâr için doğa yok ediliyorsa, doğayı savunmanın yolu kapitalizme karşı mücadeleden geçer. Her ağaç kesimi, her litre siyanür, mücadele ile durdurulabilir. Yerel halkın tepkileri ve çevreci grupların eylemleri, işçi sınıfının örgütlü gücüyle birleştiğinde sermayenin yıkıcı planları geri püskürtülebilir.
Sonuç olarak, Cengiz Holding ve beşli çetenin projeleri yalnızca ekolojik bir felaket değil, aynı zamanda sınıfsal bir saldırıdır. Doğa savunusu, işçi sınıfının bağımsız ve devrimci mücadelesiyle birleşmediği sürece bu tür yıkımlar sistematik olarak devam edecektir. Sesimizi yükseltmekten başka çıkar yol yok; doğa ve halkın savunusu, sınıf mücadelesiyle el ele yürümelidir.