Türkiye bir süredir sessiz bir cenaze törenine dönüşmüş gibi. Aynı hikâyeler, aynı acılar, aynı ihmal zinciri… Yalnızca şehir adları değişiyor: Uşak, Diyarbakır, Konya, Kilis, Kütahya, Manisa…
Ama ölen hep çocuk işçiler.
Ve devlet her defasında aynı cümleyi kuruyor: “Gereği yapılacaktır.”
O “gereğin” ne olduğunu hepimiz biliyoruz artık:
Bir dosya açılır, bir bilirkişi raporu yazılır, birkaç açıklama yapılır…
Sonra hayat, hiçbir şey olmamış gibi devam eder.
Ama çocukların hayatı devam etmez; devam eden yalnızca bu düzenin yıkıcı işleyişidir. Geriye, kapitalist vahşetin yıkıcı sonuçlarını taşıyan küçük mezar taşları kalır.
Arda Tonbul’un hikâyesi bu çürümenin karanlık aynasıydı.
Arda’nın hayatı baştan yara doluydu. Daha yedi aylıkken annesini kaybetmişti. Ama hayata tutundu, babasıyla İstanbul’a geldi. Babası onun gözlerine baktığında hem gurur hem korku hissediyordu. Arda her çocuk gibi hayal kurabilen bir çocuktu; futbolu severdi, büyümek isterdi.
“Ben senden daha büyük adam olacağım baba,” derdi.
Ama 14 yaşındayken bir metal fabrikasında, başını sac büküm makinesine kaptırarak öldü.
Daha kalemi tam tutamayan bir çocuğa matkap verildi. Daha çocukluğu başlamadan ona işçi kimliği biçildi. Devletin MESM diye süslediği programda “güvence altında” olduğu söylendi.
Peki kim gördü o güvenceyi? Biz görmedik. Arda görmedi. Babası, mezar taşını silerken görmedi. Ama sermaye sınıfı bu güvenceyi her gün görüyor. Ucuz hatta bedava iş gücü olarak bu güvenceyi görüyor.
Alperen Kocayavuz da aynı düzenin öğüttüğü çocuklardan biriydi.
Daha 17 bile olmadan inşaatlarda koşturuldu. MESME kapsamında “meslek” öğrenecekti ama bu ülkede çocuklara meslek değil, ölüm öğretiliyor. Sabah altıda başlayan, geceye kadar süren mesailer…
Her işe koşulan bir çocuk…
Doğalgaz tesisatı öğrenmeye gönderilmişti; karanlık bir asansör boşluğunda öldü. Üstelik emeğinin karşılığını bile alamadan. Ailesinin cebinden alınan ter, patronların kasasında kaldı. Çocuk öldükten sonra müteahhit utanmadan “Ne isterseniz vereyim” diye mesaj attı.
Ama Alperen’in annesi ve babası en doğru cevabı verdi: “Biz para istemiyoruz. Biz çocuğumuzu istiyoruz.”
Bir çocuğun nefesi parayla ölçülemez. Ama bu ülkede o nefes durmadan sönüyor.
Ulaş Dumlu, Ömer Çakar, Murat Can Eryılmaz, Erol Can Yavuz, Zekai Dikici…
Farklı şehirlerde, farklı işlerde ama aynı kaderde buluştular. Kader değil bu; bir düzen tercihi, bir politik sonuç.
Konya’da Ulaş, arıtma havuzuna düşerek öldü. Diyarbakır’da Ömer, klima montajında çatıdan düştü. Kilis’te Murat Can, inşaat boşluğuna düşüp 72 gün yaşam savaşı verdi. Kütahya’da Erol Can, devrilen suntaların altında can verdi.
Manisa’da Zekai, inşaattan düşerek öldü.
Hepsi çocuk.
Hepsi hayatta olmalıydı.
Hepsi, bu düzenin farklı çarklarında sıkışarak ezildi. Bu çocuklar bu ülkenin yüzüne çarpılan bir tokat aslında. “Büyüyün” denilen ama büyümelerine izin verilmeyen çocuklar… Yoksulluğun içine doğan, devletin korumadığı, patronların ucuz işgücü olarak gördüğü çocuklar…
Denetimsiz şantiyelerde, güvenliksiz atölyelerde, lojistik ambarlarında, karanlık fabrikalarda çalıştırılan çocuklar…
Ve sonra gazetelerde birkaç satır: “Bir çocuk öldü.” Sanki o çocuğun bir adı yokmuş gibi. Bir sesi, bir hayali, bir geleceği yokmuş gibi.
Çocuklar büyümeden ölüyor çünkü devlet sermaye sınıfını büyütmek için İşçi Sınıfının Çocuklarını Köleleştiriyor.
Bu ülkede bazı çocuklar hiç büyümüyor. Çünkü onların büyümesine izin verilmiyor.
Bu ölümler “kaza” değil.
Bu ölümler “kader” değil.
Bu ölümler “talihsizlik” değil.
Bu ölümler siyasi bir sonuçtur.
Çünkü bu düzende sermayenin çıkarları kutsaldır; çocukların yaşamı değil.
Yoksulluğu normalleştiren, çocuk emeğini meşrulaştıran, MESEM’i ucuz işgücüne dönüştüren, denetimi göstermelik yapan bir düzenin kaçınılmaz sonucudur bu ölümler. Ve bu düzen, her öldürülen çocuğun ardından aynı soruyu bize bırakıyor: Bu devlet Kimin devleti? Patronların mı İşçilerin mi?
Cevabı hepimiz biliyoruz: Bu devlet patronu koruyor. Bu düzen sermayeyi koruyor. Çocukları ise toprağa emanet ediyor.
Artık çocukların mezar taşlarında yazıyor işçi sınıfının gerçeği.
Ve o gerçek şudur: Devlet tüm kurum ve kuruluşları ile sermaye sınıfının eli kanlı diktatörlüğüdür. Her gün işçi sınıfına saldırmaktadır. Bu yaşanan süreç keskin bir sınıf savaşından başka bir şey değildir. Bu devlet ve onu vareden sermaye sınıfı tarihin çöplüğüne gitmeden kurtuluş yoktur.
Bu yazı bir ağıt değil, kan emici sermaye sınıfı ve onun devletine karşı, işçi sınıfının devrimci cephesini büyütmek için bir çağrıdır:
Bu çocukların adı unutulmasın diye…
Bu düzen böyle devam etmesin diye…
Bir daha hiçbir mezar taşı bir çocuğun adını taşımak zorunda kalmasın diye…
Trackbacks/Pingbacks