Mihail Tal ⚔️ Andrey Tarkovski
Bu yazının bir sinema yazısı olduğunu düşündürten şeyler olacaktır size, kabul ediyorum. Bazılarınız ise bir satranç ustasının oyunlarının güzelliğiyle alakalı yazılmış bir yazı olduğunu düşünecektir. Bence ikisi de değil. Yazarken çok eğlendim, umarım okurken siz de eğlenirsiniz.
Geçenlerde Youtube üzerinden bir satranç maçının analizine denk geldim Selim Gürcan’ın eşsiz anlatımıyla. Bir yanda Mihail Tal, karşısında Neibult isimli hiç duymadığım bir oyuncu ama o da ne, Neibult isimli oyuncunun yerine Tarkovski’nin fotoğrafı konulmuş. Gülümsedim. Ne işi vardı Tarkovski’nin bir satranç tahtasında. Hoş daha önce bir başka Tall oyununda satranç tahtasına su aygırı bile düşmüştü. Neyse, konumuza dönelim. Şehven yapıldığını düşündüm çünkü kurgu aceleye gelmezdi. Bilerek yapılmış! Sezgisel bir seçimdi belki de bilemiyorum. Sonra Tal ve Tarkovksi üzerine düşünmeye başladım. Benzerlikleri nelerdi, farklılıkları neler? İkisi de sovyetlerde, aynı yıllarda dünyaya gelmiş, aynı yaşlarda, aynı yıllarda ölmüş. Sovyetlerin hamuruyla yoğruldukları her hallerinden belliydi. Biri satranç tahtasında bütün doğrulara karşı gelirken diğeri kameranın arkasında, sanatsal kalıpları adeta yok saymıştı.
Merak edip araştırdım, Tarkovski satranç oynuyormuş. Babasıyla satranç oynarken çekilmiş bir fotoğrafı bile var.
Tarkovski şöyle der: ‘‘İki tür sanatçı vardır, kendi dünyalarını şekillendirenler ve gerçekliği yeniden üretenler.’’ Kendisini birinci gruba dahil ediyor. Tal de şöyle der: ‘‘İki tür feda vardır, doğru olanlar ve benimkiler.’’
Tal’in satranç anlayışı, rakibi karmaşık kombinasyonlara maruz bırakan saldırgan bir oyun biçimidir. Materyala karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedir. Taşlar onun için korunacak varlıklar değil, sadece o anda geçici biçimlerden ibarettir. Bazıları ata fena halde benzer. Tahta, bir sinema filminin herhangi bir sahnesinin çekimi olsaydı defalarca kez tekrarlanmak zorunda kalırdı çünkü bu biçimiyle tamamlanması mümkün değildi. Oysa bu şuursuzluk düşüncenin yokluğundan değil, taşlara sahip olma fikrinin bilinçli bir şekilde askıya alınmasından gelir.
Klasik satranç, biçim itibariyle mülkiyet üzerine kuruludur. Herkesin eşit sayıda taşları vardır. Değiş tokuşlar üzerinden avantaj elde edilmeye çalışılır ve sonunda kimsenin kazanması da şart değildir. Tal bu düzeni bilir, tanır ama bir yönüyle sadık bir oyuncu değildir. Bütün taşlarını sırasıyla, kedinin fareyle oynadığı gibi yem edebilir. Bazı yemler, tuzaklar doğaldır, kurulur fakat bazıları sezgiseldir. O, bütün masayı ortadan kaldırabilir bir anda. Bu, bir anlık öfkenin ya da romantik bir coşkunun ürünü değildir. Bu, oyunu mülkten arındırma girişimidir. Tal kazancın değil, güzel oyunun tarafındadır.
Benzer tavrı Tarkovski’de de görmek mümkün. Onun bu benzer tavrı sinemasında yankılanır. Tarkovski için sinema izleyiciye satılan bir ürün, bir bilet değil; suda çözülüp dağılan bir buz gibidir. Onu özüne dokunmadan tüketemezsiniz. Ki zaten çoğu zaman tüketilecek bir şey de değildir. Tarkovski sinemasında mekanlar bir satranç tahtası gibidir. Kareler güven vermez. Yol vardır ama gidilmez. Aşk vardır, sevilmez. Kamera hareket etmeye devam eder ama zaman durmuştur. Bir at fedasının ardında bıraktığı o tuhaf yarık gibi. İkisinin de ham maddesi aynı: Zaman.
Tal bir taşı feda ettiğinde sadece tahtanın dengesini bozmaz. Maddi denge de bozulur iklimler de. Mantık aramaya kalkarsan tik taklar seni boğmaya başlar, bilirsin, farkındasındır. Sezgilere karşı bilimi kullanmak gayet mantıklı gelse de kulağa, hepimiz bir deli gördüğümüzde yolumuzu değiştirir; caddenin karşısına geçeriz. Tarkovski’nin uzun planları gibi, anlatı geriye çekildikçe izleyicinin düşüncesi öne çıkar ve bunu tahtada görürüz. Uzun çekimler bizi sahneye hapseder ve zamanın akışını ya da duruşunu iliklerine kadar hissettirir. Tal’e oyunlarını kazandıran his de budur.
Tahtada başka ne görürüz. Toprak görürüz. Toprak kokar Tarkovski. Taşlar bu engebeli arazide dik bir şekilde ve bir arada durmaz. Anlam bir sistir yayılır. Belirsizlik kurgusaldır ve her kurgusal olan yapay değildir. Tal’in oyunlarındaki belirsizlikler gibi. Rakip ne zaman kaybettiğini çoğu zaman anlayamaz bile.
Solaris’te gezegen, insan bilincini maddi biçimlere dönüştürerek mülkiyet fikrini sonuna kadar zorlar. Hatıralar, fiziksel formlarıyla geri gelir. Ama tam da bu noktada film şunu gösterir: En kişisel olan bile elde tutulamaz. Tal’in fedaları da aynı gerçeği satrançta açığa çıkarır. Taşlar, gücün temsili olmaktan çıkar; geçici düşünce biçimlerine dönüşür.
Bu yüzden Tal’in fedaları sık sık “yanlış”tır. Fakat dedik ya, Tal için güzel oyun verimli oyundan önce gelir. Kazanmak önemlidir, ama yeterli değildir. Tahta, sonuçtan önce bir deneyim alanıdır ve çoğu zaman Tal mantığı yok sayar.
Tarkovski’nin sineması da üretim ve verimlilik mantığını reddeder. Nostalghia’daki mum sahnesi, anlatının durduğu yerdir. Sahi anlatı durursa ne olur? Mum söndüğünde hikâye ilerlemez; ama film derinleşir. Mum, korunacak bir nesne değil, taşınacak bir kırılganlıktır. Tal’in fedalarında da kaybedilen taş, eksilme değil; oyunun yönünü değiştiren bir kırılmadır.
Tal ve Tarkovski, evet her ikisi de sezgiyi yüceltirler fakat bu iki kişiyi ortak bir estetik hatta buluşturan şey, yaptıkları işlerde mülkiyetle kurdukları mesafedir bence. İkisi de değeri elde tutmakla değil, riske atmakla ilişkilendirir. Bu nedenle işleri konforlu değildir. Rakip ve seyirci, alıştıkları güvenli zemini kaybeder. Ama işte bu kayıp da düşüncenin ve sezginin önünü açar.
Bu estetik, dolaylı ama kararlı biçimde politiktir. Tal ve Tarkovski, açık bir ideolojik söylem kurmazlar; fakat değerin nasıl üretildiğini, nasıl korunduğunu ve kimler tarafından sahiplenildiğini sessizce sorgularlar. Kazanmanın, biriktirmenin ve saklamanın merkezde olduğu bir dünyada, harcamayı ve vazgeçmeyi önerirler.
Satranç tahtasıyla sinema perdesi burada ortak bir yüzeye dönüşür: Taşların ve sahnelerin kimseye ait olmadığı, zamanın yavaşladığı, sonucun belirsizleştiği bir yüzey. Bir şeyin değerinin, ne kadar kaldığıyla değil, nasıl gittiğiyle ölçüldüğü bir yüzey.
Ve belki de bu yüzden Tal’in oyunları hâlâ izlenir, Tarkovski’nin filmleri yeniden yeniden düşünülür. Çünkü ikisi de bize şunu hatırlatır: Bazı oyunlar kazanmak için değildir.
Bu bahsettiğim oyunun ve su aygırı hikayesinin linklerini de okumak ve izlemek isteyenler için buraya bırakıyorum:
https://www.youtube.com/watch?v=IAQWQ0xAens https://www.satrancokulu.com/satranc-dersleri/satranc-calis/feda-mi-yoksa-su-aygirini-batakliktan-cikarmak-mi-zor/https://www.youtube.com/watch?v=IAQWQ0xAens