İstanbul Başakşehir’de Moldova uyruklu işçi Nicolai Palamarciuc, işyeri sahibinin akrabaları tarafından elleri ve ayakları bağlı şekilde darp edilerek öldürüldü. Bu vahim olay, yalnızca bireysel bir cinayet değil; Türkiye’de göçmen işçilerin maruz kaldığı sistematik şiddet ve güvencesizliğin çarpıcı bir örneği. Benzer olaylar, göçmen işçilerin sadece işyerinde değil, toplumsal hayatta da sürekli tehdit altında olduğunu gösteriyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre 2024 yılında en az 94 göçmen işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2025’in Ocak ayında ise en az 11 göçmen işçi öldü. Göçmenler özellikle inşaat, tarım, orman işleri ve taşımacılık sektörlerinde en yüksek ölüm oranlarına sahip. Bu veriler, güvencesizliği ve sistematik sömürüyü gözler önüne seriyor. Türkiye’de göçmen işçilere yönelik şiddetin bir diğer boyutu ise ideolojik. Son yıllarda, göçmenler üzerindeki öfkeyi ve korkuyu körükleyen söylemler toplumda ciddi bir nefret zemini oluşturdu. Zafer Partisi gibi siyasi aktörler, tamamen göçmen karşıtlığı üzerinden politik bir alan inşa ediyor. Bu ideolojik atmosfer, işçi sınıfı içinde “yerli–göçmen” ayrımını derinleştiriyor ve patronların “böl ve yönet” stratejisini kolaylaştırıyor.
Ne yazık ki sendikalar ve işçi örgütleri göçmen işçilerin sorunlarını yeterince gündeme almıyor. Göçmen işçiler sendikalara üye olsa da dil engeli, statü belirsizliği ve ayrımcılık nedeniyle haklarını etkin biçimde savunamıyor. Bu durum, patronların göçmenleri daha kolay sömürmesine ve şiddete maruz bırakmasına olanak tanıyor. Göçmen işçiler ve öğrenciler toplumsal eylemlere katıldığında, devlet baskısı devreye giriyor: gözaltı, sınır dışı edilme veya geri gönderme merkezlerine konulma gibi uygulamalarla karşılaşıyorlar. Bu, onların hem işyerinde hem de toplumda savunmasız kalmasına yol açıyor ve örgütlenme ile hak mücadelesini ciddi biçimde sınırlıyor.

İşçi Sınıfının Bilinçli Kesimlerine Çağrı

İşçi sınıfının bilinçli kesimleri, göçmen işçilere yönelik şiddete karşı sınıfsal temelli ve enternasyonal bir dayanışma hattı geliştirmelidir.
1. Sınıf Dayanışması: Yerli ve göçmen işçiler arasındaki ayrımcılığa karşı birlik çağrısı yapılmalı; işçi örgütleri göçmenleri kapsayan ortak kampanyalar ve eylemler düzenlemeli.
2. Sendikal Örgütlenme ve Hak Savunusu: Göçmen işçiler sendikalara üye olmalı; sendikalar haklarını aktif şekilde savunmalı ve üyelik ile örgütlenme engelleri kaldırılmalı. İşyerlerinde eşit haklar ve güvenli çalışma koşulları sağlanmalıdır.

3. Toplumsal Farkındalık: Göçmen işçilerin yaşadığı şiddet ve iş cinayetleri medya ve sosyal ağlar aracılığıyla görünür hâle getirilmeli; toplumsal önyargılara ve ırkçılığa karşı farkındalık kampanyaları yürütülmelidir.
4. Hukuki ve Politik Mücadele: Şiddet ve ayrımcılık hukuki olarak takip edilmeli, kamuoyu oluşturulmalı ve yasalar yoluyla hakların korunması sağlanmalıdır.
5. Toplumsal Örgütlenme ve Güvenlik: Göçmen işçiler yerli işçilerle birlikte mahalle meclisleri, işçi konseyleri ve dayanışma ağları kurarak hem işyerinde hem de toplumsal alanda savunma ve koruma mekanizmaları oluşturmalıdır.
6. Enternasyonal ve Devrimci Perspektif: Kapitalist sistem, göçmen işçileri sömürerek ve ırkçılığı kullanarak kontrol altında tutuyor. Bilinçli işçiler, göçmen işçilerle birlikte sistematik sömürüye ve ayrımcılığa karşı birleşik ve enternasyonal bir mücadele hattı kurmalıdır. Uzun vadede hedef, güvenceli, eşit ve özgür bir toplumdur.
Nicolai Palamarciuc’un öldürülmesi ve benzeri olaylar, Türkiye’de göçmen işçilere yönelik şiddetin ve ayrımcılığın sistematik ve toplumsal bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. İşçi sınıfının bilinçli kesimleri, dayanışmayı güçlendirmeli, göçmenlerin haklarını savunmalı ve toplumsal ırkçılığa karşı birleşik bir mücadele hattı kurmalıdır. Aksi hâlde, bu tür trajediler devam edecek ve göçmen işçilerin yaşam hakkı sürekli tehdit altında kalacaktır.