Bildiğimiz gibi 10 Ocak 2026 tarihinde çok çeşitli siyasal örgütlenmelerden kadınlar,başta eşit ve güvenceli bir yaşam talebiyle birlikte İstanbul Sözleşmesinin yeniden yürürlüğe girmesi,6284 ‘e dokunulmaması ve istihdamda ve eğitimde eşitlik talepleriyle bir miting örgütlediler. Biz de kendi söylemlerimizle bu mitinge destek vermek için alandaydık.Çünkü yıllardır ilmek ilmek mücadele ile kazandığımız haklarımız tek bir adamın emriyle bir gecede elimizden alınmak isteniyor.Siyasi iktidar kadınlara “senin nasıl yaşayacağına ben karar veririm” diyor ve bunu kadınlara dayatıyor.
Sermaye düzeni ile kolkola yürüyen ataerkil tahakküm, en temel hak olan yaşam hakkını biz kadınların elinden almak istiyor.AKP döneminde kadın cinayetlerinin yüzde bin dörtyüz artmış olması bunun en temel göstergesidir.Neredeyse her gün bir kadın,genellikle yakın aile bireyleri tarafından katlediliyor. Yürürlükteki yasalar kadınları korumakta yetersiz kalıyor.Burjuva devlet mekanizması da ataerkiye yaslanarak,bu cinayetleri işleyen erkekleri koruyor. Kadın cinayetleri münferit olaylar değildir ve kadın cinayetleri alanda da haykırdığımız gibi politiktir.
Türkiye,2021 yılında yine tek adamın aldığı kararla bir gecede İstanbul Sözleşmesinden çekildi. Bu süreç cezasızlığa neden oldu ve kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini körükledi.
Erkek egemen sermaye düzeni ( kapitalist patriarka ) , her zaman ilk sırada kadınları hedef alıyor.Güvencesizleşme,yoksullaşma, zorunlu göç ve emperyalist savaşın en acı sonuçları en önce kadınları vuruyor.Bu duruma hem bölgesel çatışmalarda, hem de deprem gibi doğal afetler sonucunda ortaya çıkan süreçlerde tanık oluyoruz.
Birçok kadın sadece ücretsiz ev emekçisi ve tarım işçisi olarak değil,tüm diğer alanlarda da eşit işe eşit ücret ilkesi hiçe sayılarak,erkeklerden daha düşük ücretlerle güvencesiz çalışmak zorunda kalıyor. Kapitalizmin kriz dönemlerinde ise işten çıkarılarak kapı önüne konulan ilk önce hep kadınlar oluyor.( Bu süreçte kıdem tazminatının ödenmediğini ve çoğunlukla çalışma alanında sigortanın ödenmediğini ya da eksik ödendiğini belirtmeliyiz)
Başta eğitim hakkı olmak üzere tüm haklarımız elimizden alınıyor.Eşit eğitim hakkına kız çocukları ulaşamıyor çünkü açlık sınırının da altına olan asgari ücretle geçinmeye çalışan ailelerde ilk gözden çıkarılan kız çocukları oluyor.Bu çocuklar,aile bütçesine katkı için çok erken yaşlarda çalışmak zorunda kalıyor.
Bu genç kadınlar,genellikle tekstil ya da kozmetik sektörü gibi düşük ücretli alanlarda güvencesiz çalıştırılıyor ve iş güvenliği tedbirleri alınmadığı için tekstil atölyelerinde ya da parfüm üretim tesislerinde yanarak can veriyor.
Tüm bu yaşananlar sermaye düzeninin ataerkiyle nasıl bütünleşerek kadın katliamına dönüştüğünü gözler önüne seriyor.
Alana gittiğimizde göze çarpan en önemli nokta kadının yaşam hakkının savunusu ve emperyalist savaşa karşı geliştirilen taleplerdi. Ancak sınıfsallığa vurgu birkaç grup dışında gözardı edilmişti.Gerek kürsüden yapılan konuşmalar , gerekse de atılan sloganlar klasik kimlikçi feminist söylemleri aşamadı.
Türkiye’de ve Kürdistan’da kadın hareketi yıllardır bugünkü siyasal iktidarın meşruiyetini sorgulamakta, ancak toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sınıfsal mahiyetini gözardı ettiklerini görüyoruz..Evet ülkemizde kadın hareketinin yüklendiği sorumluluklar çok ağır : Çünkü sadece kıdem tazminatının kaldırılması,kiralık işçi bürolarının gündeme gelmesiyle taşeronlaşma ve güvencesizliğin temel istihdam biçimine dönüşmesi gibi burjuva gerici uygulamalarla değil,aynı zamanda ifadesini siyasal İslamda bulan iktidarın dinci-gerici tahakküm biçimleriyle de mücadele etmek zorundayız. Ancak siyasal iktidarın meşruiyetini toplumun ve kadınların nezdinde sorgulamak için kadın mücadelesinin de sınıf mücadelesinin bir bileşeni olduğunu kavramamız gerekiyor.Çünkü ataerki, ancak sınıflı toplum yapısına ve kapitalist sömürüye dayanarak işlerlik kazanıyor.
Bu noktada feminizm çok özcü bir noktada duruyor: Ya klasik aydınlanmacı bakışı aşamıyor ya da yukarıda da değindiğimiz gibi salt kimlik politikalarına hapsoluyor. Bugün ülkemizde kadın hareketi de sosyalist hareket ve işçi hareketi gibi küçük burjuva reformist ideolojik kuşatmanın altında. Siyasal İslamla mücadele bile Kemalist esintili aydınlanmacı sloganları aşamıyor.
Bu abluka dağıtılacak ….
Devrimci Marksizmin kadın mücadelesinde ana ekseni toplumdaki sınıfsal eşitsizlikler olmak zorundadır.
Feminizmin en önemli hatası işte tam da bu noktada sınıf körü olmasıdır.
Feminizm sınıfsal eşitsizlikleri gözardı ettiğinde nesnel çözümlemeleri eksik kalıyor ve biz kadınları patriarka gibi bir hayaletle mücadele etmeye çağırmış oluyor..Aynı eksik kavrayışı küresel iklim değişikliği ve ekolojik mücadelelerde de görüyoruz.Biz küresel ısınma ya da patriarka adlı bir hayaletle mücadele etmiyoruz. Bu iki öğe de ancak toplumsal üretim süreci üzerinde yükseliyor .Ancak sermayeyi aşılması gereken bir toplumsal ilişki biçimi olarak kavradığımızda kadının özgürleşmesine ve doğanın kurtuluşuna giden yolu açabiliriz.
.Feminizmin öngördüğü toplumdaki bütün kadınları birleştirmeye çağıran “kızkardeşlik” çağrısı belki kendilerini bile inandıramadıkları bir yanılsamadır.Böyle bir kızkardeşlik çağrısı, cumhurbaşkanının ve burjuva ideologlarının bizi inandırmaya çalıştığı ‘aynı gemideyiz”yalanıyla özdeştir. Burjuvaziyle, bilcümle muktedirle aynı gemide olmadığımızı, eğer aynı gemiye tıkılmışsak da onlar lüks kamaralarda gününü gün ederken bizim kazan dairesinde boğulduğumuzu bağıra bağıra söylemek zorundayız.
Çünkü toplumsal hayatta sınıfsal piramidin üst kısmında yeralan kadınlarla,anne –babası ücretli köle olarak çalışan ailelere doğan kız çocuklarının ezme-ezilme deneyimleri birbirinden farklıdır.
Ağzında altın kaşıkla dünyaya gelen mülk sahibi bir burjuva çocuğuyla gecekonduda güç bela bir geçinen bir aileye doğan bir kız çocuğunun hayat pratiği aynı değildir.
Kendine ait ayrı bir odası olan,düzenli beslenen,iyi yaşayan,düzenli spor yapma olanağı olan bir kız çocuğu ile geceleri salonda uyuyan,ekmek peynirle karnını doyuran,maddi sıkıntılardan başka bir şeye yoğunlaşamayan bir bireyin sorunlarını aynı kefeye koymak sınıfsal körlüktür. Her ikisinin fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı olma durumu ve sağlık hizmetlerine erişim süreci de aynı değildir.İkisinin arasında kızkardeşlik bağı kurmak gerçeklerin üzerine perde çekmektir
Biri aile geleneği gereği olarak yabancı dilden sanata,entelektüel uğraşlardan sosyal etkinliklere kadar pek çok ayrıcalığı hayatının sıradan bir parçası olarak görürken,bizim çocuklarımız devlet okullarında diğer arkadaşlarıyla birlikte üst üste yığıldığı tahta sıralarda oturmayı “eğitim”sanmaya mahkumdur.
Günlük kar marjı, 200 binden 100 bine inen bir işverenin çığlığıyla önceden de günübirlik işlerle geçinmeye çalışan ya da işsizliğin pençesinde ayakta kalmaya çalışanların umutsuz sessizliği bir tutulabilir mi? Birtakım ayrıcalıklarını kaybettiği için yas tutanlarla kaybedecek ayrıcalığı bile olmayanlar aynı gemide olabilir mi ?
Artık bırakın ay sonunu getirmeyi bugünü nasıl atlatacağını kaygıyla düşünen bir emekçi kadınla gelecek için yaptığı yatırımların elinde patladığına yanan bir burjuva işvereni biraraya getirmek için nasıl bir hukuk geliştireceksiniz?
Neden hiçbir şeye sahip olmayan, geleceği kavramsal manada bile düşünmekte zorlananlardan ziyade mülk sahibi olanlarla ortaklaşmak onların dertlerini anlayışla karşılamak zorundayız?
Toplumsal açıdan yok hükmünde addedilenler olarak kendimiz gibilerle, benzerlerimizle, yani işçi sınıfıyla bir araya gelemediğimiz, kendi sesimizin yankısını çoğaltamadığımız müddetçe alanlarda ne kadar bağırırsak bağıralım sessizce ölmeye mahkumuz.
Ancak yukarıdaki satırlarda kısaca dile getirdiğimiz eleştirilerimizin olması, feministlerle ve diğer siyasal anlayışlarla gündelik talepler çerçevesinde hiçbir zaman birlikte yürümeyeceğimiz anlamına gelmiyor.Ne yapalım dost acı söyler demişler…
Ve Bertolt Brecht’ten bir dizeyle bitirelim :
Başlayalım işe bir kez
Var gücümüzle savaşalım
Özgürlük fethedilir
Kendi kendine gelmez…….