Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) 21 Ocak 2026 tarihli kararlarıyla Yeni Yaşam gazetesi, Mezopotamya Ajansı (MA), JinNews, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve çok sayıda gazetecinin X (Twitter) hesaplarına Türkiye’den erişim engeli getirildi. Karar, her zamanki gibi “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesine dayandırıldı. Aynı kapsamda gazeteciler Doğan Cihan, Amed Dicle, Akın Olgun gibi isimlerin hesapları da erişime kapatıldı.
Bu karar, tekil bir sansür uygulaması değil; Türkiye’de özgür basına, muhalif haberciliğe ve ezilenlerin sesine yönelik sistematik baskı politikasının yeni bir halkasıdır.

Sansürün Gerçek Nedeni: Rojava’dan Gelen Gerçekler

Erişim engellerinin zamanlaması ve hedef aldığı medya organları tesadüf değildir. Engellenen kurumların ortak özelliği, Rojava’da ve Suriye sahasında süren işgal, çatışma ve savaş suçları hakkında sahadan, doğrudan ve bağımsız haberler yapmalarıdır.
Türkiye devleti özellikle cihatçı HTŞ’nin işlediği savaş suçlarının deşifre edilmesinden rahatsızdır. Bunun iki temel nedeni vardır:
Birincisi, Türkiye devleti HTŞ’nin fiilî hamiliğine soyunmuş durumdadır. Ankara bu savaşın dolaylı bir gözlemcisi değil, politik, askerî ve lojistik düzeyde tarafıdır. Dolayısıyla HTŞ’nin saldırıları, sivillere yönelik suçları ve cihatçı şiddet, aynı zamanda Türkiye’nin bölge politikalarının teşhir edilmesi anlamına gelmektedir.
İkincisi ise Rojava’dan ve Suriye sahasından gelen gerçek bilgilerin, Türkiye içinde savaş karşıtı muhalefeti büyütme potansiyeli taşımasıdır. Sansür, bu nedenle yalnızca “güvenlik” gerekçesiyle açıklanabilecek bir uygulama değil; savaş politikalarının iç cephede sorgulanmasını engelleme hamlesidir.

“Milli Güvenlik” Kimin Güvenliği?

“Milli güvenlik” kavramı, Türkiye’de her anti-demokratik uygulamanın sihirli anahtarı haline gelmiştir. Medya sansürlerinde vardır, eylem ve toplantı yasaklarında vardır, grev yasaklarında vardır. Devlet, her baskı hamlesini bu kavramın arkasına gizler.
Ancak sorulması gereken temel soru şudur:
Milli güvenlik kimin güvenliğidir?

Enternasyonal Komünistler açıdan yanıt nettir. Bu ülkede “milli güvenlik”, emekçilerin değil; burjuvazinin ve onun devletinin güvenliğidir. Sermaye düzenine, savaş politikalarına, sömürüye ve baskıya yönelen her itiraz “tehdit” olarak kodlanır. İşçi sınıfının grevi, Kürt halkının özgürlük talebi, kadınların eşitlik mücadelesi ve bağımsız basının gerçeği yazması bir anda “milli güvenlik sorunu”na dönüştürülür.
Bir kavramın önünde “milli” ibaresi varsa, orada emekçilerin , ezilenlerin değil egemen sınıfın çıkarları vardır. Burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını tüm toplumun ortak çıkarı gibi sunmak için bu “millilik” perdesine sarılır.

Medya Sansürü: Sınıfsal Bir Saldırı

Medya sansürü, yalnızca gazetecilere ya da haber kurumlarına yönelik teknik bir müdahale değildir. Bu sansür, işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin söz ve eylem özgürlüğüne yönelmiş doğrudan bir sınıf saldırısıdır.
Gerçeğin dolaşımını kesmek, mücadelelerin birbirini görmesini engellemek anlamına gelir. Grevlerin, direnişlerin, savaş karşıtı seslerin, kadın ve Kürt hareketinin görünmez kılınması; ezilenlerin ortak bir siyasal güç haline gelmesinin önüne geçmeyi hedefler. Bu nedenle medya sansürü, burjuva devlet açısından hayati bir kontrol mekanizmasıdır.

Dijital Sansür Rejimi Kalıcılaşıyor

Türkiye’de son yıllarda erişim engelleri, URL yasakları ve sosyal medya hesaplarının bloke edilmesi olağan bir yönetim pratiği haline getirildi. Özellikle Kürt medyası ve muhalif sosyalist basın bu baskıdan sistematik biçimde etkileniyor. Bugün X hesapları engellenen kurumlar, dün web siteleri kapatılan, önceki yıllarda muhabirleri tutuklanan aynı özgür basın geleneğinin parçalarıdır.
Bu tablo, Türkiye’de basın özgürlüğünün istisna değil, kural olarak baskı altında tutulduğunu gösteriyor.

Sansür Gerçeği Susturamaz

Yeni Yaşam, Mezopotamya Ajansı, JinNews, ETHA ve gazetecilere yönelik erişim engelleri; “milli güvenlik” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, gerçekte savaş politikalarının, cihatçı güçlerle kurulan ilişkilerin ve sömürü düzeninin teşhir edilmesinden duyulan korkunun ürünüdür.
Medya sansürü, işçi sınıfının ve ezilenlerin söz ve eylem özgürlüğüne yönelmiş açık bir saldırıdır. Ancak tarih göstermiştir ki, gerçekler sansürle yok edilemez. Baskı arttıkça, hakikat başka yollar bulur; mücadele yeni biçimler kazanır.
Bugün susturulmak istenen özgür basın, yarın daha geniş bir toplumsal muhalefetin sesi olmaya devam edecektir.