YANGIN MI, YIKIM MI?
Temmuz 2025’in son haftasında Türkiye, adeta aynı anda tutuşturulmuş bir yangın cehennemine döndü. Bursa, Karabük, Uşak, Lice, Maraş, Antalya ve Elazığ’da aynı gün içinde büyük orman yangınları çıktı. Bazı yerleşim yerleri tamamen tahliye edildi. Binlerce insan evlerinden, hayvanlar ormanlardan, ağaçlar ise köklerinden koparıldı. Havanın boğucu sıcaklığına kül ve öfke karıştı. Televizyon ekranlarından yine aynı cümleler yankılandı: “Olay kontrol altında, yangın doğal bir felaket.” Kontrol altına alınmış yangın şu anlama gelir yanacak yer kalmadı, yangın sönümlenmeye başladı.
Ama biz bu yangını yıllardır tanıyoruz. Çünkü bu, yalnızca bir doğa olayı değil; kapitalist kâr düzeninin sistematik ve örgütlü bir yıkımıdır.
Her yangında tekrarlanan “uçak nerede?”, “niye geç müdahale edildi?” soruları elbette yerindedir. Ancak yanıtı teknik eksikliklerde değil, sınıfsal tercihlerde aramalıyız. Devletin, doğayı ve ormanları kimin için yönettiğine bakmalıyız. Sahi, ormanlar neden yanıyor? Kim söndürmüyor?
Yangının asıl kaynağını anlamak için, yanan sadece ağaçlar değil, aynı zamanda bir rejimin yüzüdür: Erdoğan rejiminin ve sermayenin ateşe verdiği doğa, susturulmaya çalışılan bir çığlıktır.
Bu yangınlar tesadüf değil, kapitalizmin zorunlu sonucudur.
Yangına geç müdahale “yetersizlik” değil, devletin sınıfsal işleyişidir.
Ve bu düzenin çözümü, birkaç uçakla değil; devrimci bir kopuşla mümkündür.
KAPİTALİZMİN YAKTIĞI DOĞA: DOĞAL AFET Mİ, SİSTEMSEL KUNDAKLAMA MI?
Egemen ideoloji, orman yangınlarını “doğal afet” olarak sunar. Oysa bu “doğal” denen yangınlar, gerçekte kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan sonucudur. Doğa, kapitalizm altında ne kendisi olarak var olabilir, ne de korunabilir. Çünkü kapitalizm için doğa, yalnızca piyasaya sürülebilecek bir meta deposudur.
Orman yangınlarının ardında üç temel gerçek yatıyor:
1. Rant, İnşaat ve Madencilik İçin Bilinçli Yakmalar
Son 20 yılda binlerce hektar ormanlık alan yandıktan sonra imara açıldı. Oteller, siteler, AVM’ler, taş ocakları, maden sahaları yükseldi. Yasaya göre yanan ormanlık alanların statüsü değiştirilemez; ancak bu yasa, iktidar için kolaylıkla aşılabilir. Yangın sonrası devreye sokulan “kamu yararı” kararları ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile bu bölgeler hızla şirketlere peşkeş çekiliyor.
Yangınların çoğu “doğal” değil, rant için organize edilmiş kundaklamalardır. Kimi zaman bunu doğrudan devletin kendisi yapar, kimi zaman taşeron şirketler, kimi zaman mafyalaşmış inşaat sermayesi. Ama fail hep aynıdır: kapitalist sınıf ve onun devleti.
2 Sermaye Lehine Değişen Yasal Mevzuat: Ormanlar İçin Yasal Kundakçılık
Orman yangınları, yalnızca bir doğa olayı değil, doğrudan doğruya sermayenin ve onun devletinin ürünü olan yasal bir kundakçılığın sonucudur. Erdoğan rejimi ormanları bizzat yasalar eliyle sermayeye peşkeş çekmektedir. Ormanların yanmasına paralel biçimde, Meclis’ten geçen yasalar bu suçun doğrudan itirafıdır.
“İklim Yasası” Maskesiyle Emisyon Ticareti ve Yeşil Sermaye Paketleri
2025 Temmuz’unda Meclis’ten geçirilen sözde “İklim Yasası”, iklim krizine karşı bir önlem değil, sermaye için yeni bir piyasa alanı yaratma hamlesidir. Bu yasa ile Türkiye, Avrupa Birliği’nin Emisyon Ticaret Sistemi’ne entegre edilmektedir. Yani, en fazla karbon salımı yapan şirketlere “emisyon hakkı” tanınmakta ve kirletme hakları “alınıp satılabilir kârlı bir meta” haline getirilmektedir. Doğayı mahveden kapitalistlere ceza değil, “kirlilik kotası” verilmektedir.
Bu yasa ile Erdoğan rejimi, yeşil sermaye yatırımlarını teşvik ederken, doğayı koruma sorumluluğunu tamamen piyasanın inisiyatifine bırakmaktadır. Bu sahte “iklim koruma” yasasının çıktığı hafta Bursa’dan Karabük’e, Lice’den Elazığ’a memleketin dört bir yanının alev alması, rejimin sermayeye nasıl bir yeşil ışık yaktığını göstermektedir. Yangınlar doğaldır demekle yetinmeyen rejim, doğayı bilinçli biçimde piyasanın ateşine atmaktadır.
Zeytinliklerin Madenlere Açılması: Bir Katliamın Yasallaştırılması
Aynı şekilde, 2025 yazında geçirilen bir diğer düzenleme ile zeytinlik alanlar enerji ve madencilik yatırımlarına açılmıştır. Daha önce Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği düzenlemeler yeniden Meclis’ten geçirilerek, zeytinliklerin yok edilmesinin önü açılmıştır. Zeytin, hem kültürel hem ekolojik bir değer iken; artık bir “engelden” ibarettir. Bu yasa, sermaye için her ağacın potansiyel bir maden sahası olduğunu ilan etmektedir.
Ormanlar ve tarım alanları arasında sınır bırakmayan bu yasal değişiklikler, yangınların çıkış nedenlerinin yalnızca iklim değil, sınıf olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu yangınlar kendiliğinden değil, bizzat sermaye sınıfının çıkarı doğrultusunda düzenlenen yasa ve kararlarla çıkmakta, yayılmakta ve söndürülmemektedir.
3. Yangına Bilinçli Geç Müdahale
Yangınların bu kadar yayılmasının nedeni “ihmal” değildir. Bu, bir yönetim tercihidir.
Orman Genel Müdürlüğü’nün bütçesi yıllar içinde kısıldı. THK’nin yangın söndürme uçakları hurdaya çıkarıldı. Yangın söndürme işçileri taşeronlaştırıldı. Müdahale geciktirilir çünkü bu yangınların sonunda kâr vardır.Geç müdahale, bir yönetim zafiyeti değil; bir sermaye stratejisidir.
ŞİRKET GİBİ YÖNETİLEN DEVLETİN YANGINI: ORMAN GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN KÂR VE FAİZ POLİTİKASI
Erdoğan rejiminin en sık tekrarladığı cümlelerden biri şu olmuştur: “Devleti bir şirket gibi yöneteceğiz.” Bu cümle, sadece bir metafor değil, doğrudan uygulanan bir sınıf politikasıdır. Çünkü sermaye için devlet, kamusal hizmetlerin değil, kârın organizasyon merkezidir. Doğanın korunması değil, sermaye için rant üretmesi esastır.
Bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biri Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) bilançosudur. OGM, son 5 yılda 18,5 milyar TL kâr açıklarken, aynı dönemde 6,2 milyar TL faiz geliri elde etti. Yani ormanları korumakla görevli bir kamu kurumu, ormanların değil, banka hesaplarının yeşermesiyle ilgileniyor.
Yangın söndürme uçaklarının kiralanmasına ayrılan bütçe ise, bu devasa kârın yalnızca %6,75’i oranında. Uçak yok, gece görüş yok, helikopter rotaları engelli, yangınlara geç müdahale ediliyor. Ama OGM’nin mali bilançosu “başarıyla” artıda kalıyor. Çünkü bu yapı ormanı korumak için değil, sermaye için çalışıyor.
2025 yılı yangınlarında yine aynı manzara ile karşılaştık. Erdoğan’ın imzaladığı “tasarruf genelgesi” gerekçe gösterilerek uçak ve ekipman alımları ertelendi. Böylece tasarruf, doğadan; faiz geliri, patronlardan yana yapıldı. Bu tablo, sermaye lehine inşa edilen bir devlet aygıtının özetidir. Devlet, tüm toplum yararına kamusal hizmet üreten bir mekanizma değildir. Devlet tüm hücrelerine kadar tepeden tırnağa sermaye sınıfının emrine amadedir. O yüzden doğayı korumak yerine sermayeyi yangınlardan koruyan bir sigorta şirketi gibi çalışmaktadır.
Bu yangınlar, bir “yönetememe krizi” değil; son derece bilinçli bir sınıfsal tercihin ürünüdür: Orman yanar, devlet kâr eder.
TAŞERON İŞÇİLERİN KANINDA BİRİKEN ALEV
Orman yangınlarında sadece ağaçlar değil, işçi sınıfının canı da yanıyor. En alttakilerin, en güvencesizlerin, taşeronlaştırılmış ormancı işçilerin bedenlerinde birikiyor bu yangınların faturası.
Yangınlarla mücadelede görevli işçilerin ezici çoğunluğu mevsimlik ve taşeron çalışıyor. 3-6 aylık sözleşmelerle, asgari ücretin dahi altında, sigortasız, barınaksız, eğitim verilmeden sahaya sürülüyorlar. Yangına karşı canlarını ortaya koyan bu işçiler, ne iş güvenliği eğitimine, ne insanca bir ücret ve mesaiye, ne de ölümlerinden sonra hak ettikleri yasal statüye sahipler.
2023 yılında Muğla’da çıkan bir yangında yaşamını yitiren Ali Aksu hâlâ resmi olarak “yangın işçisi” sayılmadığı için ailesine tek kuruş tazminat ödenmedi. Aynı yıl Mersin’de, aşırı sıcak ve yangınla birlikte oluşan duman nedeniyle fenalaşarak yaşamını yitiren işçiler için açılan soruşturma ise “doğal ölüm” gerekçesiyle kapatıldı. Yangında ölmeyen işçi, bürokraside gömülüyor.
Bu durum, sadece birkaç münferit vaka değil, sistematik bir sınıf kırımıdır. İşçi sağlığı değil, yangın söndürme maliyeti esas alınıyor. Yani bu sistem açısından önemli olan ormanın yanmaması değil, devletin bütçesinin “yanmamasıdır”.
ORMAN YANGINLARI KADER DEĞİL, KAPİTALİZMİN SUÇUDUR
Televizyonlar her yaz aynı sahneyi gösteriyor: Alevler, dumanlar, helikopter bekleyen köylüler, yanan canlılar… Ardından her zamanki açıklamalar geliyor: “Rüzgâr çok kuvvetliydi”, “hava sıcaklığı rekor kırdı”, “iklim değişikliği artık bir gerçek.” Evet, doğru. Ama eksik. Çünkü eksik olan bu felaketin gerçek sorumlusudur: Kapitalizm.
Orman yangınları bir doğa olayı değil, sınıfsal bir suçtur. Doğal nedenlerle çıkan yangınların bile büyüyüp katliama dönüşmesinin ardında, önlem almayan, bütçe ayırmayan, uçak kaldırmayan, sorumluluk taşımayan bir sermaye devleti vardır.
Ama sadece ihmalkâr bir devlet değil bu. Aynı zamanda ormanları bilinçli biçimde kaderine terk eden, sonra da sermayeye satan bir mekanizmadır. Ormanlar birer ekosistem değil, yatırım rezervi olarak görülür. Kimi yerleri turizme açmak için “yanması beklenir”, kimi yerleri maden açmak için “zaten yandı” diye gösterilir. Orman yangınları, sermaye için bir arazi temizliği yöntemine dönüştürülmüştür.
Kapitalizm, doğayla uyumlu değildir. Kar hırsı, her yıl daha fazla beton, daha fazla enerji, daha fazla kaynak, daha fazla tüketim, daha fazla talan anlamına gelir. Doğa bu yıkımı kaldıramıyor. Orman yangınları da, seller de, kuraklık da birer uyarı değil; bir çöküş sürecinin parçası.
Bugün yaşadığımız yangınlar, sadece ormanların değil, geleceğimizin kül oluşudur.
Ama bu kader değil. Çünkü kapitalizm kader değildir.
Emperyalizm, Ekolojik Kriz ve Savaşın Yangını
Kapitalizm doğayı küresel ölçekte yok ediyor; savaş, rant ve yıkım politikalarıyla ekosistemleri ateşe veriyor.
Kapitalist üretim tarzı, sadece işçilerin ve emekçilerin sömürülmesiyle değil, doğanın acımasızca talan edilmesiyle de varlığını sürdürmektedir. Bugün yaşadığımız orman yangınları, kuraklık, çölleşme, hava kirliliği ve su kaynaklarının tükenişi gibi felaketler “doğal” değildir. Bunlar doğa yasalarının değil, kapitalizmin doğaya düşman karakterinin sonucudur.
Emperyalist ülkelerin başını çektiği enerji, maden, inşaat ve silah tekelleri dünyanın akciğerlerini yok etmektedir. Amazon ormanları, Afrika savanları, Akdeniz havzası, Anadolu’nun ormanları: hepsi ya madencilik ya da rant projeleriyle yok edilmekte. Türkiye’de sermaye devletinin maden ve enerji politikaları, kıyıları ve ormanları sistematik biçimde tahrip etmekte, “yanan değil yakılan” bir doğa gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Aynı zamanda emperyalist savaşlar da ekolojik yıkımın doğrudan kaynağıdır. İsrail’in Gazze’ye attığı fosfor bombaları, ABD’nin Irak’ta kullandığı uranyum mermileri, NATO’nun Yugoslavya ve Libya’yı bombalarken yarattığı radyasyon, sadece insanları değil doğayı da öldürdü. Savaş kapitalizmin organik bir parçasıdır ve doğaya karşı işlenmiş en büyük suçlardan biridir.
Kapitalist devletler “yeşil dönüşüm” yalanlarıyla kendilerini aklamaya çalışırken, dünya halkları yıkımın içinde yaşam mücadelesi veriyor. Artan yangınlara karşı köylüler, işçiler, motor kuryeler kendi olanaklarıyla söndürme faaliyetlerine katılıyor. Bursa’da motor kuryelerin kolektif olarak yangın söndürme seferberliğine katılması, işçi sınıfının doğaya karşı da örgütlenebileceğinin kanıtıdır.
Bu sistemin doğaya sunabileceği tek şey felakettir. Ekolojik yıkım reformlarla, yeşil vergilerle ya da sermayeye danışmanlık yapan çevreci STK’larla durdurulamaz. Yangınları durdurmanın tek yolu, bu yangını yakan sistemi yıkmaktır.
Reformist Çevrecilik: Sistemin Sınırları İçinde Sönmeye Mahkûm
Burjuva çevreciliği, yangınlara sadece dilekçeyle müdahale eder; ateşi yakan sisteme dokunmaz.
Kapitalist düzende çevrecilik, sermayeye zarar vermediği sürece tolere edilen bir vitrin süsüdür. Bu yüzden çevre bakanlıkları, çevreci STK’lar, “duyarlı” siyasetçiler doğa yıkımına karşı hiçbir gerçek engel oluşturmaz. Aksine, sermaye ile devlet arasında aracılık işlevi görerek halkın öfkesini yatıştırır, mücadeleleri ehlileştirir.
Yeşil partiler, liberal çevre kampanyaları, AB fonlu projeler… Hepsi kapitalist sömürüyü meşrulaştıran ve onun sınırları içinde kalan düzen içi çözümler sunar. Ne madencilik yasasına karşı işçi-köylü seferberliği örgütlerler, ne doğayı talan eden şirketleri kamulaştırmayı savunurlar. Onlar için doğa “pazarlanabilir bir değer”, mücadele ise “müzakere edilebilir bir taleptir.”
Oysa doğayı korumak, işçi sınıfının çıkarlarıyla doğrudan bağlıdır. Zira ekolojik yıkımın bedelini, havası kirlenen mahallelerde, suyu zehirlenen köylerde, ormanı yanan bölgelerde yaşayan emekçiler ödemektedir. Bu nedenle ekolojik mücadele, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Reformist çevrecilik, kapitalizmin sınırları içinde çözümler arayarak, yangını çıkaranlarla yangına su taşımanın aynı anda mümkün olduğunu varsayar. Oysa bu yanılgı, bizi her yıl daha fazla yangın, daha fazla ölüm ve daha fazla yıkımla baş başa bırakmaktadır.
Doğayı gerçekten savunmak için, onu yakan sermaye düzenine karşı devrimci sınıf mücadelesini örgütlemek gerekir. Gerçek çevrecilik, işçilerin ve köylülerin birleşik, militan ve örgütlü mücadelesiyle mümkündür. Reformlar değil devrim, kampanyalar değil seferberlik, lobi değil işçi konseyleri doğayı kurtaracaktır.
DEVRİMCİ ÇIKIŞ: DOĞAYI KURTARMAK İÇİN KAPİTALİZMİ YIKMAK
Orman yangınları karşısında devletin iflası, sermayenin doğayı talan etme politikası, emekçi sınıfların doğaya ve geleceğe sahip çıkma görevini daha da görünür kıldı. Bugün Türkiye’nin birçok bölgesinde, özellikle Bursa’da, köylüler kendi imkanlarıyla yangın söndürme seferberlikleri örgütlüyor. Aynı şekilde, şehirlerde emekçi halk, örneğin Bursa’da motor kuryeler, dayanışma ve mücadele ruhuyla topluca yangın söndürme çalışmalarına katılarak, devletsizliğin ve sermayenin ihmalinin yarattığı boşluğu dolduruyor.
Bu halk seferberliği, doğanın kurtarılması mücadelesinin sınıf mücadelesinden ayrılamayacağını gösteriyor. Çünkü doğayı yok edenler, doğayı sermayeye peşkeş çekenler burjuvazidir; doğayı kurtaracak olanlar ise doğrudan emekçi sınıflardır.
Ancak sadece seferberlikler ve dayanışmalar yeterli değildir. Doğanın gerçek anlamda korunabilmesi için kapitalist üretim ilişkilerinin, mülkiyet biçimlerinin kökten değiştirilmesi zorunludur. Doğal kaynaklar ve ormanlar, kamusal kaynak olmaktan çıkarılıp sermayeye teslim edildiği sürece, yangınlar, talanlar ve felaketler kaçınılmazdır.
Bunun için:
Ormanlar halkın kolektif mülkiyetine geçirilmelidir.
Orman Genel Müdürlüğü gibi kurumlar, sermaye ve bürokrasi yerine, işçilerin, bilim insanlarının ve yerel halkın denetimine geçmelidir.
Ormanların planlaması, kâr için değil, ekosistemlerin ve toplumun ihtiyaçları için yapılmalı; bu da ancak sosyalist bir planlama ile mümkündür.
Doğa krizini büyüten emperyalist savaşlar ve savaş politikalarına karşı, uluslararası işçi sınıfının enternasyonal dayanışması ve örgütlenmesi güçlendirilmelidir.
Doğa kurtarılacaksa, bu ancak kapitalizmin yıkımı ve sosyalist işçi demokrasisiyle mümkündür.
Bugün yangınlara karşı verilen mücadele, aynı zamanda sermayeye karşı verilen devrimci bir sınıf mücadelesidir. Bu mücadele, yalnızca ormanları değil, doğrudan insanın yaşam hakkını ve geleceğini savunmaktır.