ADALET TALEBİNİN SINIFSAL NİTELİĞİ
2025’in ilk aylarında İstanbul Kadıköy’de yaşanan trajik bir olay kamuoyunun dikkatini cezai adalet sistemine ve çocuk suçluluğuna yöneltti. Ahmet (Mattia) Minguzzi adlı 14 yaşındaki bir çocuk, yaşları 15 ve 16 olan iki çocuk tarafından bıçaklandı ve aldığı ağır yaralar sonucu hayatını kaybetti. Cinayetin ardından oluşan geniş toplumsal tepki, medyanın yoğun ilgisi, sanatçılardan siyasetçilere kadar uzanan destek zinciri; olayın sadece bireysel bir suç değil, aynı zamanda ideolojik bir kampanyaya dönüştüğünü gösterdi.
Bu cinayet karşısında ortaya çıkan “adalet” talebi, ilk bakışta meşru görünse de, daha yakından incelendiğinde sınıfsal, ulusal ve ideolojik ayrım çizgileri taşıyan bir içerik taşımaktadır. Cinayet mağdurunun orta-üst sınıf bir aileden gelmesi, babasının tanınmış bir İtalyan şef, annesinin ise sanat camiasından bir Türk olması; buna karşılık faillerin yoksul, Kürt kimliğine sahip olması, bu toplumsal tepkinin yönünü belirlemiştir. Sınıfsal ve ulusal eşitsizliklerin görünmez kılındığı, faillerin “çocuk” kimliklerinin reddedildiği ve cezalandırıcı adaletin mutlaklaştırıldığı bu kampanyalar, bir “temiz toplum” ideolojisinin ifadesi haline gelmiştir.
Bu makalede, Ahmet Minguzzi cinayeti etrafında örülen adalet söyleminin ideolojik içeriğini, bu söylemin hangi sınıfsal ve siyasal zeminde şekillendiğini ve ne tür tehlikeleri barındırdığını ele alacağız. Amacımız, bireysel bir suçun meşru adalet arayışını reddetmek değil; bu suçun sistemsel nedenlerini görünmez kılan, failleri yoksulluk, dışlanma ve ayrımcılık koşulları içinde değil de “doğuştan kötü” bireyler olarak tanımlayan yaklaşımı sorgulamaktır.
Çünkü çocukları katile dönüştüren koşullarla yüzleşmeden ne gerçek adaletten ne de toplumsal barıştan söz edilebilir.
KİMİN HAYATI KIYMETLİDİR?
Ahmet Minguzzi’nin öldürülmesi üzerine sosyal medyada yayılan en yaygın cümlelerden biri şuydu: “Hepimizin çocuğuydu.” Bu söz, ilk bakışta acıyı paylaşan insani bir dayanışma ifadesi gibi sunuldu. Oysa bu söylem, toplumun hangi çocukları “bizden” saydığını, hangi çocukların ölümüne ise sessiz kaldığını göstermesi açısından son derece ideolojik bir yük taşır. Türkiye’de bir çocuğun “hepimizin çocuğu” sayılabilmesi için, onun etnik kimliğinin, sınıfsal konumunun ve kültürel aidiyetinin sistemle uyumlu olması gerekir.
Ahmet Minguzzi’nin babası bir İtalyan şef, annesi sanat çevresinden bir Türk çellistti. Kadıköy’de yaşıyordu. Yaşam tarzı, fiziksel görünümü ve sosyal çevresiyle, beyaz Türk orta sınıfının “evlatlaştırabileceği” bir çocuktu. Onun ölümü toplumun geniş kesimlerinde bir temsil duygusu yarattı; “bizden biri” öldü. Bu yüzden sadece adalet çağrısı değil, adeta bir millî yas hali üretildi.
Peki ya Ceylan Önkol? 12 yaşındayken Diyarbakır’da bir havan mermisiyle paramparça edilen Kürt çocuğu. “Hepimizin çocuğu” muydu? Devlet onun bedenine günlerce yaklaşmadı. Uğur Kaymaz? 12 yaşında, Mardin’de 13 kurşunla öldürüldü. Yanında babasıyla birlikte. Polis ilk anda “çatışmada öldü” yalanını söyledi. “Hepimizin çocuğu” muydu?
Ya Adana’da istismar edilip sokakta yaşayan Suriyeli çocuklar, kaç tanesinin adı bile bilindi? Kaçı kayıplara karıştı, kaçı yanan çadırlarda öldü? Roman çocuklar, mevsimlik tarım işçisi çocuklar, çocuk yaşta iş cinayetinde ölenler, sokakta polis tarafından öldürülenler… Bunlar “hepimizin çocuğu” muydu?
Hayır. Bugün Ahmet için ayağa kalkan “duyarlı toplum”, o gün ya suskundu ya da failleri aklamaya çalışıyordu. Ceylan Önkol’a “terörist” diyenler, Uğur Kaymaz’ın ölümünü “önleyici müdahale” diye açıklayanlar; bugün çocuk cinayetlerine karşı saf tutmuş gibi görünüyorsa, bu iki yüzlülüğün değil midir?
“Hepimizin çocuğu” diyebilmek için önce “biz”in sınırlarını çizmek gerekir. Ve bu sınır, tam da ideolojiktir: beyazlık, Türklük, şehirli orta sınıf yaşam tarzı, sistemle çelişmemek. Bu sınırın dışında kalanların çocukları ise ya suçlu, ya potansiyel tehdit, ya da hiç görünmeyendir.
İşte bu yüzden Ahmet Minguzzi cinayeti etrafında oluşan tepki, eşit ve evrensel bir adalet talebi değil, bir sınıf refleksidir. Çünkü ölen çocuk, sisteme yakın bir hayata sahipti; fail çocuklar ise yoksuldu, Kürttü ve dışlanmıştı.
Adalet, yalnızca belli sınıftan, belli kimlikten gelen çocuklar için talep ediliyorsa; o artık adalet değildir. O, toplumun kendi içini sterilize etme arzusunun, “bizden olmayanı” cezalandırma arzusunun adıdır. Bu arzunun adı da tarihin her döneminde bellidir: faşizmdir.
“Suça Sürüklenen Çocuk” Değil, Suç Üreten Sistem
Bugün toplumun geniş kesimlerinde “suça sürüklenen çocuklar” ifadesi bile lanetle anılıyor. Oysa bu kavram, çocuk adalet sisteminde fail değil mağdur olan çocukları tanımlamak için kullanılmaktadır. “Suça sürüklenen çocuk” demek; korunamayan, sosyal hizmete ulaşamayan, yoksulluk ve ihmalle baş başa bırakılmış bir çocuk demektir. Ancak mevcut iktidar ve onun ideolojik aygıtı olan medya, bu kavramı ters yüz etmiş, çocukları “toplumsal güvenliğe tehdit” olarak resmetmiştir.
Ahmet Minguzzi cinayeti, elbette kabul edilemez bir olaydır. Ancak bu trajediyi yalnızca fail çocuklar üzerinden “şeytanlaştırma” biçiminde okumak, asıl suçu görünmez kılar. Bugün suça sürüklenen çocuklar; devlet korumasına alınmamış, sosyal hizmet desteği görmemiş, şiddetin ve ayrımcılığın içinde büyümüş çocuklardır. Onlar için okul yoktu, park yoktu, güvenli bir ev yoktu. O çocukların tek “kamusal temas” noktası polis copuydu, gözaltı hücresiydi, bazen de cezaevi koğuşlarıydı.
İşte tam da bu yüzden sistemin “çocuk adalet sistemi” değil, “çocuk kontrol sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Bugün kampanya yürütenlerin büyük bir kısmı, bu sistemin kurbanı olan Kürt, Suriyeli ya da yoksul çocuklar söz konusu olduğunda ya sessiz kalmakta ya da açıkça failin safında yer almaktadır.
Bu nedenle sormak gerekir: Sadece İtalyan-Türk beyaz yakalı bir ailenin çocuğu katledildiğinde mi çocuklar değerli olur? Yoksul bir Kürt,Roman, göçmen bir çocuk öldüğünde, istismara uğradığında, polis kurşunuyla can verdiğinde neden toplumsal infial oluşmaz? Suça sürüklenen çocukları doğuran koşulları ve sistematik adaletsizlikleri teşhir etmeden atılan her adım, sadece linç kültürünü besler ve faşizan temiz toplum ideolojisini yeniden üretir.
Temiz Toplum İdeolojisi: Sınıfsal ve Irkçı Bir Seferberlik
Bugün “çocuklarımız sokakta güvenle oynayamıyor” cümlesiyle dile gelen öfke, sadece bir güvenlik arayışı değildir. Bu öfke, sınıfsal ve ırksal bir düzleme oturur. Bu cümleyi kuranlar için “çocuk” genellikle orta sınıfın, beyaz Türk’ün, Batılı yaşam tarzına sahip ailelerin çocuğudur. Karşısındaki “tehdit” ise çoğu zaman Suriyeli, Roman, Kürt, yoksul, işsiz ya da kriminalize edilmiş çocuklardır. Kimi zaman bu çocuklar sadece varlıklarıyla bile “tehlike” olarak görülürler.
Türkiye’deki hâkim söylem, özellikle büyük şehirlerin merkezi semtlerinde yaşayan üst ve orta sınıfların dünyasında şekillenmektedir. Bu sınıflar, kendi steril mahalle yaşamlarını bozan her unsura karşı “temizlik” talep ederler: Uyuşturucu kullanan gençler, çalışmayan genç erkekler, gürültü yapan çocuklar, parkta topla oynayan göçmenler, gece sokakta yürüyen gençler… Bunlar, şehir yaşamının “istenmeyen özneleri” haline gelir.
Medya ve sosyal medya kampanyaları ise bu “rahatsızlıkları” organize bir kamu baskısına dönüştürür. Devletin kolluk güçleri, belediye zabıtaları ve “sivil” mahalleli işbirliğiyle bu çocuklara karşı bir abluka kurulur. İşte bu, “temiz toplum” ideolojisidir. Sokağın sınıfsal olarak arındırılması, kamusal alanın orta sınıfa tahsis edilmesi, “görünmez” ya da “dışlanmış” olanların uzaklaştırılması.
Bu tür kampanyalar, sadece suçu önlemeyi değil; aynı zamanda “istenmeyen sınıfın” kamusal yaşamdan dışlanmasını hedefler. Dolayısıyla buradaki mesele, suçu önlemek değil; belirli bir sınıfsal, kültürel ve etnik düzenin tahkim edilmesidir.
Bu ideoloji, tarihsel olarak da Türkiye’de 90’lardan beri artarak süregelen neoliberal dönüşümle paralel ilerlemiştir. Kent merkezlerinin “soylulaştırılması”, güvenlikli sitelerin yükselişi, AVM’lerin kamusal yaşamın yerini alması, sokaktaki yoksul çocukların “tehlike unsuru” haline gelmesini beraberinde getirmiştir.
Bugün “sokakları geri istiyoruz” diyenlerin çoğu, aslında “yoksulları, mültecileri, Romanları, Kürtleri bu sokaklardan uzak tutmak istiyoruz” demektedir.
Linç Kültürünün Yükselişi ve Sosyal Medyanın Rolü
“Çocuklarımız tehlikede” söylemiyle başlayan kampanyaların finali genellikle bir linç girişimiyle sonuçlanır. Mahalle halkı sokağa dökülür, “şüpheli” çocuklar kovalanır, darp edilir, gözaltına aldırılır. Sonra olay, ya sosyal medyada ya da ana akım medyada bir “temizlik başarısı” olarak sunulur. Sosyal medyada linç edilecek hedeflerin seçimi, medya gücüyle desteklenmiş bir yönlendirme operasyonudur. Kitlelerin adalet talebi yalnızca devletin kolluk güçleriyle değil, doğrudan infaz çağrılarıyla birleşir.
Bu tür linçlerin arka planında yatan, sadece bireysel öfke veya travma değildir. Toplumsal düzeyde derinleşen sınıfsal kutuplaşma, etnik ayrımcılık ve güvenlik fetişizmi, bu öfkenin hedefini belirler. Çocuklar arasında dahi sınıfsal ve ırksal bir hiyerarşi kurulur: “Kendi” çocukları korunmaya değerken, “ötekilerin” çocukları potansiyel suçlu ilan edilir.
Bir linç girişimi yaşandığında, sosyal medya ikiye bölünür: Bir taraf linççileri kahramanlaştırır, diğer tarafsa failleri eleştirir ancak çoğu zaman sessiz kalır. Bu sessizlik, linç ikliminin kurumsallaşmasına hizmet eder. Çünkü linç, bireylerin değil, toplumun kolektif öfkesinin dışavurumudur – ve bu öfke, siyasal olarak yönlendirilmiştir.
Bu süreçte sosyal medya, hem ajitasyonun hem de mobilizasyonun aracıdır. “Bu mahallede çocuklarımız parkta oynayamıyor!” gibi dramatik ve “suçlu”yı işaret eden paylaşımlar, dakikalar içinde yüzlerce kişinin organize tepkisini üretir. Bu kitleler çoğu zaman olayın gerçekliğini araştırmaz bile. Bir çocuğun suçlu olup olmadığını değil, hangi sınıftan, hangi etnik gruptan olduğuna bakar. Sosyal medya, hızlı yargılamaların ve infaz çağrılarının arenasına dönüşür.
Sosyal medyada linç çağrısı yapanlar neredeyse hiç ceza almazken, linç edileni savunanlar, “suçluyu övmek”, “terör destekçiliği” gibi suçlamalarla hedef alınır. Böylece sadece sokakta değil, dijital ortamda da bir “temizlik” siyaseti işler. Algı yönetimi, dezenformasyon ve ajitasyon; linçin meşruiyetini besleyen üç sacayağıdır.
Bu koşullar altında linç, sistematik hale gelir. Devlet, bu linçlerin çoğunu doğrudan desteklemez ama önlemeye de çalışmaz. Çünkü bu linçler, egemen düzenin sınırlarını korur: Sınıfsal ayrıcalıkları, kültürel normları, milliyetçi ideolojiyi ve otoriter devlet yapısını… Her linç kampanyasının merkezindeki ana talep devletin zor aygıtını daha etkin kulanmasıdır.
Sınıf, Ulus, Cinsiyet: Faili Yaratan Dinamikler
Adalet, yalnızca bir çocuğun ölümü karşısında tekil bir cezalandırma çağrısına indirgenemez. Mattia’nın öldürülmesi, sadece bireysel bir “kötülük” ya da “ahlaksızlık” meselesi değil, onu mümkün kılan yapısal eşitsizliklerin ve çürümüşlüğün ürünüdür. Faili yaratan; yoksulluğun, ulusal baskının ve erkek egemenliğin iç içe geçmiş tahakkümüdür. Bu dinamikleri yargılamadan, ne gerçek adaletten söz edilebilir ne de başka Mattia’ların ölümü önlenebilir.
Ezilenlerin Çocuklarının Kriminalizasyonu ve Ötekileştirilmesi
Türkiye’de Kürt çocuk olmak, sıradan bir çocukluk deneyimi yaşamak anlamına gelmiyor. 90’lardan bugüne devletin politikası, Kürt çocukları potansiyel “tehdit” olarak görmek, onları çocuk değil “şüpheli” saymak üzerine kurulu. Ceylan Önkol’un bedenini parçalayan devlet bombası, Uğur Kaymaz’ın ellerine silah tutuşturup katledilmesini meşrulaştıran emniyet ve yargı; Kürt çocuklara reva görülenin adıdır. Bugün Suriyeli ve Roman çocuklara yönelen ırkçı nefretin, linç çağrılarının, aşağılamaların altında da bu aynı ötekileştirici devlet ve medya aygıtı yatmaktadır. “Hepimizin çocuğu” denilen çocuklar ile sistematik olarak kriminalize edilen çocuklar arasında sınıfsal ve ulusal bir sınır vardır.
Sınıf: Yoksulluk, Güvencesizlik ve Suça Sürüklenme
Sınıfsal eşitsizlik sadece maddi bir yoksunluk değildir; aynı zamanda suçun toplumsallaştığı bir zemin yaratır. Devletin sosyal destek ağlarını tasfiye etmesi, güvencesizliği norm haline getirmesi, birçok çocuğu hayatta kalma mücadelesinde yasa dışı yollarla karşı karşıya bırakır. Hırsızlık, şiddet, çeteleşme… Bunlar bireysel tercihler değil, sistemin dayattığı sonuçlardır. Herkesin “çocuğu” olan orta sınıf beyaz Türk ailelerin çocukları sanat kurslarına, özel derslere gönderilirken; yoksul mahallelerdeki çocuklar yalnızca sokakta, baskı altında, çetelerin, suç örgütlerinin kıskacında dışlanmış bir yaşam içinde büyür. Mattia’nın faili de bu sınıfsal düzenin bir ürünüdür; onun ellerine suç potansiyelini veren, devletin ta kendisidir.
Cinsiyet: Erkeklik ve Şiddetin Normalleşmesi
Bu cinayetin faili bir erkek çocuktu. Bu, asla görmezden gelinmemelidir. Erkeklik biyolojik bir olgu değil sosyolojik ve politik bir olgudur. Erkeklik, bu toplumda küçük yaştan itibaren üstünlük, tahakküm, güç ve saldırganlıkla özdeşleştirilir. Bunları yerine getirdiği ölçüde erkekliğini kanıtlamış olur. Yoksullukla birleşen erkeklik, şiddeti hem bir ifade biçimi hem de bir “güç kazanma” yolu haline getirir. Patriyarka, bu çocukların içine doğduğu kültürel iklimdir. Şiddet bir “patoloji” değil, öğretilmiş bir toplumsal roldür. Mattia’nın ölümü, sadece yoksulluğun değil, erkekliğin de suç ortağı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle çocuk adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Fail Kim? Sistem!
Sistemin dışladığı, ezdiği, bastırdığı çocuklar bir gün patlar. Bu patlama, ya kendilerine zarar vermeyle ya da başkalarına şiddetle olur. Devletin suç karşısındaki refleksi sadece cezalandırmak; oysa fail, kendisi. Ulusal baskıyla, yoksullukla, cinsiyetle örülmüş bu toplumsal cehennemin içinde suç, yalnızca bireysel bir bozulma değil, sistemin en keskin ürünlerinden biridir. Fail sadece bıçak tutan el değil; o eli şekillendiren sınıf, ulus ve cinsiyet ilişkileridir. Bu dinamikler sorgulanmadan, ne adalet olur ne çözüm.
Devletin Rolü: Görünmeyen Fail
Bugün bir çocuğun suçla, şiddetle, ölümle anılması; sadece bireysel bir “ahlaki çöküşün” değil, toplumsal yapının çözülüşünün sonucudur. Ve bu yapının merkezinde, görünmeyen ama her yerde olan bir fail vardır: devlet.
Sosyal devletin tasfiyesi, çocukluğun kolluk kuvvetleriyle tanışma yaşıyla doğru orantılı bir şekilde çöktü. Bugün mahalleler devasa sosyal hizmet merkezleriyle değil, zırhlı araçlarla, bekçilerle, MOBESE kameralarıyla örülü. Çocukların ilk temas ettiği “otorite”, öğretmen ya da sosyal hizmet uzmanı değil; copuyla, kelepçesiyle, üst aramasıyla polis oluyor. Çocukluk artık pedagojiyle değil, teşhisle başlıyor.
Her geçen gün derinleşen ekonomik kriz, güvencesizlik, işsizlik, parçalanmış aile yapıları, devletin çocuklara sunduğu tek “çözüm” olarak cezaevlerini, çocuk ıslahevlerini, disiplin kurumlarını bırakıyor geriye. Halbuki çocukların sokakta çalışmaya zorlandığı, açlıkla tanıştığı, şiddeti bir dil olarak öğrendiği bir düzende; “suç” bireysel değil, sistematiktir. Ama devlet bu koşulları yaratmakta başroldeyken, sadece cezalandırıcı bir pozisyon alarak kendini aklamaya çalışıyor. Oysa çocukları suça iten zemini hazırlayan da, o zemini yeniden üretip olağanlaştıran da bizzat bu sistemin kendisidir.
Kürt, Roman, göçmen çocuklarının kriminalize edilmesi, yoksul mahallelerin çocuklarının potansiyel tehdit olarak damgalanması, Suriyeli mülteci çocukların yok sayılması, istismara uğrayan çocukların “aile içinde halledilen mesele” olarak üzerinin örtülmesi… Bunların tamamı devletin bilinçli tercihleridir. İlgisizlik değildir, organizasyondur.
Devlet, Mattia cinayetinde de olduğu gibi, her zaman görünmeyen faildir. Ortada bir çocuk cinayeti varsa, o cinayetin bir ucunda mutlaka sınıf vardır, ulus vardır, cinsiyet vardır — ve bu kategorileri yöneten, sürdüren, denetleyen bir devlet aygıtı vardır. Devletin kendi elleriyle yokluğa ittiği çocuklara, sonra da “neden böyle oldun?” diye sorması, alaycı değilse nedir?
Bu yüzden adalet, sadece bir çocuğun değil, bütün bir toplumun faille yüzleşmesini gerektirir. Devletle, yasasıyla, polisiyle, medyasıyla ve ekonomik yapısıyla. Suça sürüklenen çocukları tartışmak için önce onları oraya sürükleyen devleti sanık sandalyesine oturtmak gerekir.
Ne Yapmalı?
Mattia cinayetinin ardından gelişen linç kampanyası, yalnızca bir çocuğu değil, onun gibi binlerce yoksul, Kürt, Roman, göçmen, suça itilmiş çocuğu hedef alıyor. Bu adaletsizliğe karşı gerçek bir yanıt, failleri değil sistemi hedef alan, onarıcı ve sınıfsal bir adalet hattından geçer.
1. Onarıcı adalet ve rehabilitasyon esas alınmalıdır.
Çocuklar cezalandırılması gereken suç makineleri değil, toplumun sorumluluğunda olan bireylerdir. Suça itilen çocuklara yönelik tüm yaklaşımlar, cezalandırma ve izolasyon değil, onarma ve toplumsal olarak yeniden inşa etmeyi hedeflemelidir. Bu sadece bireysel düzeyde değil, sistemsel düzeyde bir onarım gerektirir.
2. Çocuk cezaevleri kapatılmalı, yaygın sosyal hizmet ağı kurulmalıdır.
Bugün Türkiye’de onlarca çocuk, ağır koşullarda cezaevlerinde tutulmakta, şiddete ve tecride maruz kalmaktadır. Oysa gerçek çözüm, çocukları mapushanelerde değil; pedagojik, psikolojik ve sosyal destek mekanizmalarında yeniden topluma kazandırmakla mümkündür. Suça sürüklenen çocuklarla ilgilenen uzmanlaşmış, kamusal ve yaygın sosyal hizmet kurumları inşa edilmelidir.
3. Sınıfsal ve ulusal baskılarla mücadele edilmeden çocuk adaleti mümkün değildir.
Bugün “suça sürüklenen çocuk” kategorisinin içinde ezici çoğunlukla Kürt çocukları, göçmen çocuklar, yoksul mahalle çocukları yer alıyor. Bu bir tesadüf değildir. Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, yaşama eşit erişimle, yani eğitimde, sağlıkta, barınmada, temsilde eşitlikle mümkündür. Çocukları suça sürükleyen sosyal eşitsizlikler ortadan kaldırılmadan adalet kurulamaz.
4. Medya linç değil, toplumsal sorumluluğu görünür kılmalıdır.
Bugün sermaye medyası, tık almak uğruna çocukları hedef gösteriyor, yargısız infazlara ortak oluyor. Çocuk adaletinde medyanın rolü, fail yaratmak değil, yapısal nedenleri teşhir etmek olmalıdır. Çocuğun haklarını merkeze koyan etik medya ilkeleri oluşturulmalı ve kamu denetimine tabi hale getirilmelidir.
5. Faili değil sistemi hedef alan bir adalet hareketi inşa edilmelidir.
Mattia’nın ölümüne dair yükselen öfke, bireysel faile sıkışmamalı; bu faili yetiştiren, suça iten, gözetim yerine cezalandırmayı tercih eden sistemi hedef almalıdır. Bu, enternasyonalist, sınıf eksenli, devrimci bir çocuk adaleti mücadelesiyle mümkündür. Tüm çocukların yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlıklı gelişim hakkı için mücadele eden bir hattın örülmesi bugünün en acil görevidir.
Sonuç: Adalet mi, İntikam mı?
Mattia’nın hayatını kaybetmesi trajik, sarsıcı ve önümüzde durması gereken derin bir toplumsal yaradır. Ancak bu acının hemen ardından patlak veren ve giderek büyüyen linç kampanyası, yalnızca bir toplumsal öfkenin değil, bu öfkenin nasıl yönlendirildiğinin de sorgulanmasını gerektiriyor. Ortada adalet talebiyle değil, cezalandırma ve intikam çağrısıyla örülmüş bir “tepki dalgası” var. Ve bu dalga, yalnızca bir çocuğu değil, binlerce yoksul çocuğu hedefe koyabilecek bir ideolojik hatta doğru ilerliyor.
Toplumun adalet duygusu, çoğu zaman burjuva düzenin ideolojik aygıtları tarafından çarpıtılır. Bugün sosyal medyada örgütlenen infazcı çağrılar, devletin ve medya aygıtlarının uzun yıllardır ördüğü cezalandırıcı “adalet” kültürünün bir yansımasıdır. Bu kültür, adaletin bireyleri rehabilite etmesini değil, “ibretlik cezalar”la toplumun en yoksul ve kırılgan kesimlerini kontrol altına almasını hedefler.
Kürt, yoksul, güvencesiz bir çocuk bir başka çocuğun ölümüne neden olduysa, bu başlı başına sistemsel bir çöküşün işaretidir. Ancak bugünkü kampanya bu sistemin değil, yalnızca bireysel failin yargılanmasını istiyor. Daha da kötüsü, bu çocuğun “çocuk” olduğu bile inkar ediliyor. Faşizan çağrılar, “çocuk değil canavar”, “asın, kesin” naralarıyla büyüyor. Oysa adalet, linçle değil, sınıfsal ve toplumsal gerçekliğin soğukkanlı analiziyle mümkündür.
Bir çocuğu suça iten koşulların yargılanmadığı, suçu doğuran yapılarla hesaplaşılmadığı yerde, adalet değil intikam arayışı başat hale gelir. Bu ise toplumun en kırılgan kesimlerine yönelik bir cezalandırma düzenini meşrulaştırır. Bugün cezaevlerinde on binlerce çocuk tutulurken, bu çocukların büyük çoğunluğu yoksul, etnik olarak ezilen gruplara mensup ve herhangi bir sosyal destek sisteminden yoksundur. Bu bir rastlantı değil, sistemin bilinçli sonucudur.
Devrimci bir adalet perspektifi, yalnızca “fail”i değil, failin ortaya çıkmasına neden olan koşulları, yapıları, sınıfsal eşitsizlikleri, devlet politikalarını ve ideolojik aygıtları da sorgular. Mattia’nın ölümü, bu sistemin her gün ürettiği trajedilerden yalnızca biri. Onu unutmamak için, onun adını gerçekten yaşatmak için, sadece bir bireyi değil, onu bu yola iten sistemi de mahkûm etmek gerekir.
Adalet sınıf mücadelesiyle gelir, linçle değil!
Çocukları suçlu değil, toplumun aynası olarak görün!
Yoksulluğu yargılamadan adalet olmaz!
Fail sistemdir, yargılanması gereken düzendir!
Suçun değil, sefaletin kökünü kazıyacağız!
Adalet sosyalizmle gelecek!
Çocuklar için ceza değil gelecek istiyoruz!
Ne linç kampanyası, ne cezaevi! Çocuklar için özgür ve eşit bir dünya!