Beş aydır süren oyalama, hak gaspları ve sefalet dayatmasına karşı 23 bin belediye işçisi sonunda grev silahını kuşandı. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZELMAN, İZENERJİ ve Egeşehir şirketlerinde çalışan işçiler, sabrın değil mücadelenin zaferi getireceğini haykırarak grev kararını uygulamaya koydu. Sefalet ücretine karşı atılan her slogan, işçi sınıfının insanca yaşam talebinin yankısıdır. İzmir’in merkezinde Kültürpark’a taşınan grev iradesi, işçilerin yalnızca ekmek kavgasını değil, aynı zamanda adalet, eşitlik ve insan onurunu savunduğu bir mücadeleye dönüşmüş durumda. DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası’nın 1, 2, 3 ve 9 No’lu Şubelerinden binlerce işçi, belediyenin yüzde 29,16’lık zam teklifine “Yeter artık!” diyerek karşı çıktı. Bu teklifin anlamı açıktır: İşçiye açlık, belediye bürokratlarına refah; emeğe sadaka, patronlara kıyak!

“Aynı İşe Farklı Ücret” Adaletsizliği

İşçilerin isyanının bir ucu da aynı işi yapan işçilerin arasındaki ücret uçurumuna dayanıyor. Belediye işçisi, belediyenin başka bir şirketinde aynı işi yapan mesai arkadaşından 10 binlerce lira daha az maaş alıyor. “Eşit işe eşit ücret” talebi, bu sınıfsal adaletsizliğe karşı bir isyan çığlığıdır. Fakat belediye yönetimi ve SODEM-SEN bürokratları, bu çığlığı duymak bir yana, kazanılmış haklara bile göz dikmiş durumda.

Sosyal Demokrat Belediyecilik: Sol Maskeli Sermaye Rejimi

İzmir Büyükşehir Belediyesi, CHP’nin “toplumcu” iddialarını sıklıkla pazarlayan, “halkçı” görünmeyi alışkanlık haline getirmiş bir yerel yönetim. Ancak ne zaman işçinin hakkı söz konusu olsa, bu sahte solculuğun maskesi düşüyor. İşçilere yüzde 29,16 zam teklif etmek, asgari ücret bile açlık sınırının altındayken emekçiyi sefalete mahkûm etmektir.
“Kiraların 25-30 bin lira olduğu” bir şehirde 40 bin lira maaşla geçinemeyen, üç çocuğunu okula göndermekte zorlanan, aldığı maaşı taksitle alan işçiler, sosyal yardımlarını bile zamanında alamıyor. İşçilerle halkı karşı karşıya getirmeye çalışan belediye yönetimi, bir kez daha kimin yanında olduğunu gösteriyor: emekçinin değil, sermayenin.

Grev Çadırlarında Yoksulluk Değil Onur Var

Trafik denetiminden ilaçlamaya, park bahçelerden temizlik işlerine kadar şehrin tüm yükünü sırtlanan emekçiler, bugün “Bu iş yerinde grev vardır” pankartlarının arkasında yalnızca ücretlerini değil, insanca yaşam hakkını savunuyorlar. Grevdeki işçilerin maaşları neredeyse asgari geçim düzeyinin altında. Kimi üç çocuk okutuyor, kimi kimyasallarla çalıştığı halde zar zor geçiniyor. Belediye ise kendi başarısız bütçe yönetiminin faturasını işçiye kesmeye çalışıyor.
Ama işçiler bu sefalet düzenini kabul etmiyor. Gece yürüyüşlerinde yükselen sloganlar birikmiş öfkenin göstergesi:

“Sefalet ücreti istemiyoruz!”
“Şartel inecek, bu iş bitecek!”
“Zafer direnen emekçinin olacak!”

Bu sözler sadece İzmir’in değil, Türkiye’nin dört bir yanındaki kamu emekçilerinin, belediye işçilerinin, taşeronlaştırılan, güvencesizleştirilen tüm işçilerin ortak haykırışıdır.

Ne Yapmalı?

İzmir’deki belediye işçilerinin mücadelesi yalnızca yerel bir ücret kavgası değil, sosyal demokrat belediyeciliğin sınıf karakterini teşhir eden tarihsel bir andır. Bu grev, yalnızca belediye önünde değil; sendika bürokrasisinin içi boş “uyumculuk” politikalarına, “çözüm masada” diyen uzlaşmacı anlayışa da karşıdır. Bu mücadele büyütülmeli, diğer şehirlerdeki belediye işçileriyle ortak bir grev seferberliği sağlanmalıdır. SODEM-SEN’in temsil ettiği patron sendikacılığına karşı kamu emekçileri sınıf sendikacılığı çizgisiyle yeniden örgütlenmelidir.
İşçilerin denetiminde gerçek şeffaflık ve bütçe açıklığı talep edilmelidir.
Tüm belediye hizmetlerinin taşeronsuz, güvenceli ve kamu mülkiyetinde yeniden örgütlenmesi için mücadele edilmelidir. İzmir’de 23 bin işçinin direnişi, yalnızca ücret değil, sınıf gururu meselesidir. Bu gurur, sefalet tekliflerine eğilmeyecek kadar büyüktür. Kazanmak için örgütlü ve kararlı olmak gerekir.

Yaşasın İzmir belediye işçilerinin grevi!
Sefalet ücretine boyun eğmeyeceğiz!
İşçilerin birliği, sermayeyi yenecek!