Gezi’nin bastırılmak istenen hafızası
Gezi Direnişi’nin üzerinden 12 yıl geçti. Sermaye devleti bu 12 yılı, isyanın hafızasını bastırmak, çarpıtmak, suçlu ilan etmek ve unutturmak için kullandı. Erdoğan rejimi, Gezi’yi “darbe girişimi” olarak yaftalarken; yandaş medya, mahkemeler ve bürokrasi bu yalana dört elle sarıldı. Bugün Gezi Direnişi yargı eliyle kriminalize ediliyor, Kavala gibi sermaye yanlısı liberal figürler sembol olarak öne çıkarılıyor, ama esas mesaj emekçi halkadır: “Sokağa çıkarsan başına bu gelir.”
Bu nedenle Gezi’nin bastırılmak istenen hafızasıyla yüzleşmek, yalnızca tarihsel bir görev değil, bugünkü sınıf mücadelesinin temel bir parçasıdır. Bu hafızayı sahiplenmek, onu burjuva mahkeme salonlarında savunmakla değil, sokakta ve iş yerlerinde yeniden örgütlemekle mümkündür.
Gezi Neydi, Ne değildi?
Gezi, bir “çevreci hassasiyet” ya da “muhalif gençlik hareketi” olarak değil, milyonların biriken öfkesinin sokakta patladığı bir halk isyanıydı. Taksim’de bir parkı savunmakla başlayıp, kısa sürede kent yağmasına, polis şiddetine, otoriterliğe, gericiliğe, kadın düşmanlığına ve yaşam tarzı dayatmalarına karşı genişledi. Ne düzen muhalefetinin ne de liberallerin öncülüğünde şekillendi; tam tersine, onların yıllardır denetlediği çerçeveleri aştı, sokağın kolektif iradesi hâline geldi. Ancak Gezi bir devrim değildi. Çünkü örgütsüzdü, sınıf temelli bir önderliği yoktu, yönü belirsizdi. İşçi sınıfının örgütlü ve siyasal katılımı zayıftı. Bu yüzden reformistlerin pasifizmi, CHP’nin düzen içi yönelimi ve liberalizmin sınırları içinde sıkıştı. Egemenler isyanı bastırırken, muhalefet “sandıkta hesap sorarız” yalanını boca etti.
Bugünden Gezi’ye bakmak: Rejimin krizi ve sınıf öfkesinin büyümesi
Bugün Erdoğan rejimi, her anlamda çözülme içinde. Ekonomik kriz, enflasyon, işsizlik, sefalet, güvencesizlik… Tüm bunlar emekçi sınıfların yaşamını cehenneme çeviriyor. 2025’te asgari ücret daha işçinin cebine girmeden enflasyon karşısında eridi. Sağlık, barınma, eğitim, ulaşım… Tüm temel haklar paralı hâle geldi. Depremde çöken kentler, yanan ormanlar, tarumar edilen doğa, patronların ve yandaşların kasasına para olarak aktı. Erdoğan rejimi tüm bu yıkımı yönetirken zorbalığı, polis şiddetini, yargı sopasını, kadın düşmanlığını, Kürt düşmanlığını artırıyor. Ama bu düzen yalnızca Erdoğan’dan ibaret değil. Sermaye düzeni tüm klikleriyle birlikte çürümüş durumda. Bugün yaşananlar sadece bir “kötü yönetim” değil, bir sınıf rejiminin—burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden bir diktatörlüğün—doğal sonuçlarıdır. Gezi’nin ardından geçen 13 yıl, bu rejimin reformla değişmeyeceğini defalarca gösterdi. CHP, HDP-YSP çizgisi, her seçimde yeniden umut pompalarken, halkın öfkesi her defasında düzene yedekleniyor. Gezi’yi sadece bir anı olarak değil, devrimci bir başlangıç noktası olarak ele almak zorundayız.
Gezi’den Devrimci Sonuçlar Çıkarmak
Gezi bize çok şeyi öğretti: Bu ülkede halk direnebilir, sokağı sahiplenebilir, devleti korkutabilir. Ama aynı zamanda, örgütsüz bir öfke ne kadar haklı olursa olsun, ezilmekten kurtulamaz. Gezi’nin devrimci bir önderliği, işçi sınıfının siyasal gücü olsaydı, tarih başka yazılırdı.
Bugün bu eksiklik hâlâ güncelliğini koruyor. Devrimci bir sınıf hareketi, onun devrimci partisinin yokluğu, tüm toplumsal öfkenin geçici patlamalara sıkışmasına neden oluyor. Bu yüzden görevimiz, Gezi’nin ruhunu değil, pratiğini yaşatmaktır. Barikatları, forumları, sokakları yeniden kurmak, ama bu kez onları işçi konseyleriyle, mahalle meclisleriyle, devrimci örgütlülükle birleştirmek şarttır. Bugün Gezi’yi sahiplenmek, yalnızca bir yıldönümü açıklaması yayınlamak değil; iş yerlerinde, kampüslerde, sokaklarda devrimci kopuşun mayasını çalmaktır. Bu görev, sadece sosyalistlerin değil, bu düzenden nefes alamayan herkesin görevidir.
Şimdi Devrimci Kopuşun Zamanı!
Gezi’nin üzerinden geçen 12 yılda çok şey değişti — ama değişmeyen şey, bu düzenin bizlere reva gördüğü sömürü, baskı ve sefalet. Bugün artık daha açık: Bu rejim çürümüş bir ceset, bu sistem iflas etmiş bir sömürü düzenidir. Erdoğan’ın şahsında vücut bulan bu rejim; patronların, savaş baronlarının, gericilerin, mafyanın ve rantçıların çıkarlarını temsil eden bir burjuva zorbalıktan ibarettir. Onlar saltanatlarını sürdürebilsin diye biz açlık sınırında yaşamaya mahkûmuz. Barınmak bir lüks, sağlıklı yaşamak bir piyango, çocuk büyütmek bir imkânsızlık. Bir avuç patronun kârı için işçiler ölüyor, doğa talan ediliyor, kadınlar katlediliyor, Kürt halkı bombalanıyor.
Gezi’de biriken öfke hâlâ dipdiri. Ama bu kez onu örgütlemek, yön vermek ve sınıf temelli bir devrimci hatta taşımak zorundayız. Ne burjuva seçim oyunlarına, ne “demokratik restorasyon” yalanlarına, ne de düzen solunun pasifist hayallerine sığınacak yerimiz kalmadı. Bu düzen reformla düzelmez, yıkılmak zorundadır!
Artık tarihsel görev nettir: Gezi’nin yarım bıraktığını tamamlamak!
Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya için ayağa kalkmak!
Bu kez örgütlü, bu kez devrimci, bu kez zaferi hedefleyerek!
Bugün görevimiz, bu çürümüş düzenden devrimci bir kopuş yaratmaktır
Patronların ve gericilerin devleti değil, işçilerin iktidarı!
İşçi konseylerinde örgütlenmiş bir sınıf seferberliği!
Tüm fabrikalar, madenler, hastaneler, okullar işçi denetiminde kamulaştırılsın!
Halkın kendi kendini yönettiği mahalle meclisleri, sovyetler kurulsun!
Enternasyonal komünist bir devrimci önderlik için birleşelim!
Gezi bir başlangıçtı. Şimdi tamamlama zamanı. Devrim, örgütlenerek kazanılır!
Şimdi değilse ne zaman? Biz değilsek kim?