Bayrampaşa’da yaşanan olay, yalnızca bir polis şiddeti vakası değil, Türk sermaye devletinin ezilen uluslara yönelik yapısal şiddetinin güncel bir örneğidir. 14 Temmuz günü İstanbul Bayrampaşa’da bir Kürt ailesi – Kaya ailesi – piknikten dönerken araçta Kürtçe müzik dinledikleri için sivil polisler tarafından durduruldu. Araçtan zorla indirildiler, darp edildiler, yerlerde sürüklendiler. Ailenin 7 aylık hamile ferdi Zeynep Yaman, polis tarafından karnına aldığı tekmeler sonucu hastaneye kaldırıldı. Bebek, doğumdan kısa bir süre sonra yaşamını yitirdi.
10 aile üyesi işkenceyle gözaltına alındı. Saldırıya uğrayan aileden videoya çekim yapanlar da darp edildi. Devlet, Kürtçe bir şarkıyı gerekçe göstererek bütün bir aileye topluca cezalandırma uyguladı. Bu ceza bir kişinin değil, doğmamış bir bebeğin yaşamına mal oldu.
Bayrampaşa’da yaşanan bu vahşet, “olağan” bir uygulamanın içinden doğdu: Çünkü Kürtçe bir şarkı dinlemek bu düzende hâlâ “provokasyon” sayılıyor.
Silahlar Sussa da Şovenizm Susturulamıyor
Bayrampaşa’daki işkence ve ölüm olayı, ezilen Kürt ulusuna yönelik baskının herhangi bir silahlı çatışmayla, herhangi bir örgütle veya siyasal taleple doğrudan ilişkili olmadığını bir kez daha gösterdi. Araçta ne bir siyasi bayrak vardı ne slogan atıldı. Sadece Kürtçe müzik vardı — ve bu, devletin şiddet aparatı için “yeterli” bir suçtu.
Bu olay, bir kez daha şu çıplak gerçeği ortaya koydu: Kürt halkı silahlı olmasa da, direniş göstermese de, sadece varlığıyla bile Türk sermaye devleti açısından tehdit olarak görülmektedir.
Devletin refleksi nettir: PKK silahlarınıda yaksa hatta kendini tamamen feshetse bile, Türk burjuvazisinin çıkarları gereği Kürt halkına yönelik baskılar sona ermeyecektir. Çünkü bu baskı, yalnızca “güvenlik” gerekçeleriyle değil, devletin sömürgeci karakteriyle ilgilidir. Bu karakter, Kürt halkını inkâr ederek, kültürünü bastırarak ve ulusal haklarını yok sayarak kendini yeniden üretmektedir. Kürtçe müzik dinlemenin kriminalize edilmesi, bu devletin “tek dil, tek millet” anlayışının 21. yüzyılda da dimdik ayakta olduğunu gösteriyor. Asimilasyon politikaları, şoven medya dili, eğitimdeki tekçilik ve kolluk kuvvetlerinin refleksleri bir bütün olarak bu yapının sonucudur. Sadece Kürtlerin değil, tüm ezilenlerin ve emekçilerin karşısında duran, organize bir sömürü ve bastırma makinesidir bu.
Ulusal Baskı, Sınıf Baskısının Bir Biçimidir
Kürt halkına yönelik şovenist baskı, yalnızca etnik bir nefretin değil, sınıfsal bir tahakküm biçiminin de ifadesidir. Türkiye’de Kürt halkı, yalnızca ulusal haklardan değil; aynı zamanda eğitim, barınma, sağlık gibi en temel yaşam haklarından da sistematik olarak mahrum bırakılmıştır. En yoksul işçi ve emekçi sınıflar içinde Kürtler, orantısız biçimde temsil edilmektedir. Kürt olmak, işsizlik demektir, düşük ücret demektir, ucuz işgücü olarak görülmek demektir. Bu nedenle Kürtlere yönelik baskı, aynı zamanda işçi sınıfının bir kesimine – en yoksul, en güvencesiz kesimine – yönelik sınıf baskısının özel bir biçimidir. Kapitalist sistem, hem Türk hem de Kürt işçileri sömürürken, ezilen ulusa ait olanları daha da ağır koşullara mahkûm eder. Kürtçe konuşmak, Kürtçe eğitim istemek ya da sadece kültürel varlık göstermek bile sermaye düzeni için “düzeni tehdit” olarak görülür.
Bayrampaşa’da yaşananlar da bu çarpık ilişkilerin ürünüdür. Kürtçe müzik dinleyen yoksul bir emekçi ailesine uygulanan şiddet, aslında hem ulusal hem sınıfsal bir mesajdır: “Sen bu düzende hem ikinci sınıf yurttaşsın hem de sermayenin kölesisin; bu gerçeği unutma.”
Ama asıl unutulmaması gereken, bu baskının her iki boyutuna da karşı verilecek mücadelenin birleşik ve devrimci bir karaktere sahip olması gerektiğidir. Sınıf mücadelesi, ezilen ulusların özgürlüğüyle birleşmediği sürece, ne gerçek bir eşitlik sağlar ne de sermaye diktatörlüğünü yıkabilir.
Sadece Barış Değil, Eşitlik ve Özgürlük İçin Devrim
Bayrampaşa’da yaşanan vahşet sonrası kimi çevrelerden “barış ve huzur” çağrıları yükseldi. Ancak biz biliyoruz ki, bu düzende barış çağrıları çoğu zaman adaletsizliğin üzerini örten boş temennilere dönüşür. Çünkü kapitalizm içinde barışın bir tek anlamı vardır: Savaşı kazananın, kendi şartlarını kaybedene zorla kabul ettirmesi. Kapitalist düzenin barışı, yeni savaşlar için verilen geçici bir aradan başka bir şey değildir. Bugün Türkiye’de egemen sınıf olan Türk burjuvazisi, devlet aygıtını ezen ulus şovenizmiyle harçlayarak kurmuştur. Türk sermaye devleti, varlığını Kürt halkının inkârı ve bastırılması üzerine inşa etmiştir. Bu nedenle bu devlet, asla barış getiremez. Getirdiği her “çözüm” paketi, her “normalleşme” adımı, daha fazla asimilasyon, daha fazla gözetim ve daha fazla teslimiyet talebidir. Bu düzende ne Kürt halkına özgürlük, ne işçi sınıfına eşitlik, ne de topluma adalet gelebilir. Barış, özgürlük ve eşitlik ancak Türk ve Kürt emekçilerinin devrimci seferberliğiyle, bu sömürgeci-faşist devletin yıkılmasıyla mümkündür.
Burjuva devlet yapısı yerinde durdukça; Kürt halkına saldırılar da sürecek, Türk işçisinin sırtına yeni vergiler ve krizler de binecek, kadınlar da öldürülmeye devam edecek. Çünkü bu devlet, egemen sınıfların – yani patronların, bankaların ve generallerin – çıkarlarını korumak için vardır. Ve bu çıkarlar, sömürüye, şiddete ve şovenizme dayanır.
Bu yüzden çözüm; yasada, reformda ya da “iyi niyetli” devlette değil; sınıf savaşında, halkların ortak devrimci cephesinde ve Enternasyonal Komünist bir programda yatmaktadır.
Bu Devlet Yapısıyla Adalet Mümkün Değil
Bayrampaşa’da Kürtçe müzik dinlediği için işkence gören, bebeği öldürülen bir ailenin yaşadıkları karşısında, sistemin yanıtı şimdiden bellidir: Fail polisler korunacak, olayın üzeri “orantısız güç” ya da “bireysel hata” diyerek örtülecek, Kürt halkının birikmiş acısı ise “provokasyonlara gelmeyin” çağrılarıyla bastırılmaya çalışılacaktır.
Fakat mesele ne bireysel bir polisin ne de lokal bir birimin “taşkınlığı”dır. Mesele, bu devletin hangi sınıfın, hangi ulusun çıkarına kurulduğudur. Bu devletin yapısıyla, bu sömürü ve inkâr düzeniyle adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü bu devlet, işkenceyi sistematik hale getiren OHAL rejimlerinin, Kürt şehirlerini yerle bir eden savaş politikalarının, anadilin suç sayıldığı mahkemelerin, gözaltında kayıpların, beyaz Torosların ve faili meçhullerin devamıdır. Sadece geçmişin değil, bugünün ve yarının da faili olmaya devam etmektedir. Üstelik bunu her zamanki gibi cezasızlıkla, koruma zırhıyla ve devlet şiddetini meşrulaştıran medya diliyle yapmaktadır.
Adalet, bu devletin mahkemelerinde, savcılarında ya da meclisinde aranamaz. Gerçek adalet, sadece ezilenlerin kendi elleriyle kuracakları yeni bir düzende; halkların kardeşliği ve sınıfların ortadan kaldırılması temelinde yükselecek bir işçi iktidarında mümkündür.
> Bebek katleden bir düzenden adalet beklenemez.
Kürt halkına özgürlük, Türk işçisine kurtuluş; ancak bu düzenin devrilmesiyle gelecektir.
Şovenizme, sömürgeciliğe ve emek düşmanlığına karşı tek çözüm proleter devrimdir.
Başkasını ezen ulusun işçisi özgür olamaz!Yaşasın Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı!
Kürtçe suç değildir, sömürgeci devlet yıkılmalıdır!
Adalet yoksa barış da yok!
Devlet öldürdü, adalet devrimle gelecek!
Şovenizme karşı sınıf kardeşliği!
Yaşasın Türk ve Kürt işçilerinin birleşik devrimci mücadelesi!
Sömürgeciliğe, şovenizme, sermayeye karşı: Enternasyonal Komünist işçi Partisi İnşasına odaklanalım!
Anadilde özgürlük, sınıfsız toplum, sömürüsüz dünya!