Ulaş Deniz Erdil
Bugün 1 Mayıs 2026. Dünya halklarıyla birlikte Türkiye halkları da 1 Mayıs’ı çok zor koşullar altında ve yasaklamalara karşı kutluyor. 1 Mayıs meydanını zorlayan binlerce kahraman direnişçiden şimdiye kadar 350’den fazlası alanda gözaltına alınmışken (ben yazıyı bitirene kadar 576 yoldaş tutsak alındı, yaşasın devrim ve sosyalizm) yüzlercesi de günler öncesinden ev baskınlarıyla sınıfından alıkonuldu. Sermaye sınıfının temsil rejimi, polis güçlerini kullanarak örgütlü örgütsüz binlerce direnişçiye saatler boyu işkence uyguladı. Tüm bunlar yaşanırken tabi diğer şehirlerin 1 Mayıs gündemleri doğal olarak gözden kaçırılabilir. Pekala bu gündemler de sınıf mücadelesi adına okunmaya değerdir.
Edirne 1 Mayıs’ı günler öncesinden bir ikileme maruz kaldı. Edirne Tabip Odasının kamu açıklamasına bakılırsa Türk-İş genel merkezi ve Edirne il yöneticileri “sınıf mücadelesini bölen tavırlarıyla…” DİSK-TMMOB-KESK-TTB Edirne temsilcilikleriyle hiçbir iletişim kurmayarak valilik ve emniyetle resmi yazışmalar başlatmış ve Edirne’nin 1 Mayıslarla özdeşleşen Saraçlar meydanını fırsatçılık yaparak gasp etmiştir. Bundan dolayı ismi geçen örgütler Lüleburgaz 1 Mayıs gösterilerine katılmayı tercih etmiş ve genel olarak Edirne sol hareketleri de onları takip ederek 1 Mayıs’ta Lüleburgaz’a katılmışlardır. Bu sene Edirne’deki 1 Mayıs Türk-İş tarafından düzenlendiği gibi, bu gösteri Türk-İş’in merkez 1 Mayıs’ı olarak taraflarınca belirlenmiştir.
Edirne 1 Mayıs’ı bu merkez olma rolünden dolayı da çevre illerden yapılan katılımla birlikte yereldeki emek güçlerince düzenlenen önceki 1 Mayıslardan katbekat kitlesel olmasının yanında nitelik olarak onlarınkilerin bile altında kalmıştır. Daha yürüyüşlerde sınıf mücadelesi sanki bir sansüre uğruyorumuşcasına, alışıldık şarkı ve marşlar yerine “Langıdılanlan samsak döveci, Gümbüdü gümbam Ebe gümeci” şarkısı -ve aynı ayarda başka şarkılar- sendikalar tarafından çalınması hiçbir beklentim olmamasına rağmen beni bile dumura uğratmıştır. Miting alanında ise sendikalar arasında slogan ve flama rekabeti yaşanmış, özellikle Harb-İş Türkiye’nin savaş sanaisini öne çıkararak daha milliyetçi bir tutum sahiplenmiştir.
Mitingde örgütlenmenin öneminden bahsedilmiş ve toplu iş sözleşmesi, kıdem tazminatı ve özellikle vergide adalet talebi çokça öne çıkarılmıştır. “Sınıf” ve “mücadele” kelimeleri boca edilse de genel olarak bu kavramlar “yerli ve milli” sermaye sınıfının mevcut düzeni içerisinde eritilmiş ve “işçilerin vatanı yoktur” söylemi yerini “biz bu ülkenin bacaları tütsün diye çarklarını döndürüyoruz… Hepimiz bu ülkeye hizmet ediyoruz… Biz bu ülkeyi kalkındırıyoruz…” gibi söylemlere bırakarak sınıfı sermaye düzeninin organik bir parçası haline daraltmıştır.
Miting, Türk-İş’in inisiyatifinde düzenlenmenin ötesinde, doğrudan Türk-İş genel merkezinin tek sözcü ve birleştirici olduğu bir atmosfer taşımıştır. Miting alanında sahneden gelen slogan direktifleri doğrudan Türk-İş’te örgütlenmeyi ve Türk-İş’in işçinin “sözde” ne kadar da yanında olduğunu işaret etmiştir. Özellikle Edirne’nin ne kadar önemli olduğunu kendi “milli” perspektiflerinden girip kentin eski bir ticari merkez olması ve özellikle Yunanistan gibi bir “dış mihraka” sınırı olmasından bahsedilerek milliyetçi popülizmle sınıf rejime kanalize edilmiştir. Edirne’nin Türk-İş ve faşist rejim tarafından neden bugünlerde bir merkez olarak düşünüldüğüne dair düşünceler yazının sonuç bölümünde aktarılacaktır. Üstünde durulması gereken bir diğer nokta da günümüzde maalesef CHP ile özdeşleşen “Kurtuluş yok…” sloganı da sahneden tayin edilmiştir. Bununla birlikte Murat Kurum’a daha önceleri teşekkürlerini de ileten, tarikat yurtlarına arsa tahsis eden CHP’li belediye başkanı Filiz Gencan Akın’ın sahnede bulunacak olması ve CHP il başkanı dahil il örgütünün mitingde boy göstermesi CHP-Türk-İş ilişkilerini ve Edirne’de DİSK’in önünü çektiği Emek Güçlerinin ağırlığını sorgulatmıştır.
Türk-İş genel başkanı Ergün Atalay -polisler onun genel başkan olduğunu bilmediği için engellemeler bittikten sonra- başta iyip genel başkanı Müsarat Dervişoğlu ve Edirne belediye başkanı Filiz Gencan Akın ile birlikte sahneye biraz gecikmeli de olsa çıkıp 25 dakika konuşmuştur. Genel başkan tarafından özellikle vergi adaleti tekrar ve tekrar vurgulansa da konuşma sınıf perspektifinden uzak, milli saikler peşinde, yabancı düşmanlığına sarılarak sınıfı devlet ve sendikaya kanalize etme peşindedir.
Sözde “işçi sınıfı öncüsü ve amiral gemisinin kaptanı” olarak kürsüye davet edilen Ergün Atalay; konuşmasına Edirne hakkında “Fatih Sultan Mehmet burda doğdu, Atatürk burada savaşı üretti, Mimar Sinan burada…” ve özellikle değinirim ki “burası ülkenin başkenti… sınır burada, bizle uğraşanlar yakınımızda. Onun için Trakya’dayız, Edirne’deyiz, başkentteyiz.” güzellemeleriyle başlamıştır. Edirne’nin tarihte sınıf mücadelesindeki yeri tartışmaya açık olmamasına rağmen sendika bunu görmezden gelmiş, milliyetçilik ve düşmanlaştırma ile sınıfı kendisine ve mevcut sermaye düzenine kanalize ederek enternasyonalizmden ve onsuz olmayacak sınıf mücadelesinden uzaklaştırmıştır. Bu selamlamanın ardından konuşma iş güvencesi, çalışma koşulları ve ekonomik sorunların dillendirilmesiyle devam etmiştir.
Ergün Atalay, konuşmasını bitirirken “Yunan siyasetçileri, askeri yetkilileri (…) açıklama yapıyorlar: Kıbrıs bizim. Diyorlar ki Fransa yanımızda, İsrail yanımızda, Amerika yanımızda. Bizim onlarla hiçbir sorunumuz yok. Aklınızı başınıza alın, biz dibinizdeyiz (…) Bayrağımıza göz dikmeyin, ülkemize göz dikmeyin. Sonra zararlı çıkarsınız, haberiniz olsun.” sözleriyle aynı politikayı gütmeye devam etmiş ve “Biz bu alanda silahsız askeriz, silahsız emekçiyiz, silahsız polisiz. Biz bu ülkede nerede sıkıntı varsa… Vatan yoksa parti yok, vatan yoksa sendika yok, vatan yoksa ailen yok. Birinci önceliğimiz güvenlik ve vatan. Türk-İş kurulduğu günden bugüne kadar hiç eksiltmeden bu söylemlerine devam ediyor. Ben devam ediyorum, benden sonrakiler devam edecekler.” diyerek sınıf siyasetini popülizmle sabanaltı yapmadaki yeteneğini sergilemiş, Türkiye işçi sınıfına hiçbir yararı olmayan, gerçek dışı emperyalist idealler sunmuştur. Hemen sonra “72 Taksim’ini kimler yaptıysa 12 Eylül’ü onlar yaptı. 12 Eylül’ü kim yaptıysa 15 Temmuz’u onlar yaptı.” cümleleriyle sözlerini bitirerek bir kurum olarak devleti temize çıkarmayı da ihmal etmemiştir. Ergün Atalay sonrası Dervişoğlu ve Gencan Akın, miting alanını selamlayarak kapanışı yapmıştır.
Hiçbir olay ve olgu, ait olduğu zaman ve mekandan ayrı değerlendirilemez. Taksim, tanık olduğu olay ve içinde bulunduğu zamanla birlikte “1 Mayıs Meydanı” niteliğini kazanmıştır. Türk-İş’in Edirne gibi nispeten 1 Mayıslarına çökmesi kolay olacak bir kenti, özellikle de İstanbul’a yakın sayılan bir kenti merkez olarak alması, hatta başkent ilan etmesi ve Edirne’nin önemini faşist saikler kullanarak yeniden kurgulaması, her kentten işçileri Edirne’ye taşıması ve İstanbul’u boşaltması da sermaye sınıfı ve temsilcileri tarafından Edirne’ye belki de “yeni bir nitelik” ve yeni bir görev kararlaştırıldığını gösterebilir.
Medyada hemen 1 Mayıs öncesi Edirne-İstanbul arası hızlı trenin artık test sürüşlerine başladığı yankı bulmuştur. Bu atmosferde sendika da merkez 1 Mayıs’ını Edirne’ye taşıyarak sınıf uzlaşmacı 1 Mayıslar adına İstanbul ve Taksim iradesinden uzak bir alan açmıştır. Bu alanın belki de korunup korunmayacağı, hızlı trenin bu uğurda üstleneceği rolü, hatta devrimciler adına Taksim’in alansal önemi gibi uzlaşmacılar adına da Edirne’ye yapay bir rol atanıp atanmadığını zaman gösterecektir. Yine de bunlar bugünden sorgulanmalıdır. Kesin olan tek şey varsa o da devrimcilerle uzlaşmacılar arasında safların giderek netleştiği; kimi işbirlikçi, kimi revizyonist, kimi de devrimci 1 Mayısların gelecekte de eşzamanlı olarak devam edeceğidir.