Giriş
“Mutlak butlan” tartışması bir hukuk tartışması değildir. Mesele, CHP delegelerinin iradesinin özgürce tecelli edip etmemesi de değildir. Tartışmanın özü, Türkiye’de siyasal alanın bizzat devlet aygıtı eliyle yeniden dizayn edilmesidir. Erdoğan rejimi, yargıyı, YSK’yi, bürokrasiyi ve devletin bütün zor aygıtlarını kullanarak yalnızca rakiplerini geriletmeye değil; doğrudan doğruya muhalefeti işlevsizleştirmeye yönelmektedir. Bugün yaşanan şey bir parti içi kriz değil, “muhalefetsiz Türkiye” inşasının yeni bir aşamasıdır.
31 Mart seçimlerinde ağır bir darbe alan rejim, büyükşehirleri kaybetmiş, uzun yılların ardından ilk kez ikinci parti konumuna düşmüştür. Fakat ortaya çıkan tablo, iktidarın geri çekilmesine değil, daha saldırgan bir hatta yönelmesine yol açmıştır. Kayyumlar, tutuklamalar, belediye operasyonları, yargı müdahaleleri, parti dizaynları ve açık tehditler birbirini izlemiştir. Çünkü Erdoğan için mesele artık seçim kazanmak değil, seçimlerin yaratabileceği riskleri ortadan kaldırmaktır. “Göstermelik muhalefete evet, gerçek muhalefete hayır” yeni rejimin temel yönetim ilkesine dönüşmektedir.
Bu yönelim Türkiye’ye özgü bir sapma değildir. Dünya kapitalizminin derinleşen tarihsel krizi, egemen sınıfları her yerde daha otoriter, daha militarist ve daha Bonapartist yönetim biçimlerine itmektedir. Trumplar, Putinler, Orbanlar, Erdoğanlar aynı tarihsel çürümenin farklı yüzleridir. Burjuvazi artık kendi demokratik normlarını bile sürdürememektedir. Çünkü kapitalizmin krizini eski parlamenter dengelerle yönetebilme kapasitesi giderek tükenmektedir. Burjuva demokrasisinin kabuğu çatlamakta, devlet aygıtları çıplak zor mekanizmaları olarak yeniden yapılandırılmaktadır.
Bu nedenle sorun yalnızca Erdoğan’ın “hukuksuzluğu” değildir. Sorun, kapitalist düzenin bizzat kendisinin tarihsel bir yönetememe krizine girmiş olmasıdır. Bugün hâlâ “güçlendirilmiş parlamenter sistem”, “bağımsız yargı” ya da “eski demokratik normlara dönüş” hayalleri pazarlayanlar, tarihsel gerçekliğin gerisinde kalmaktadır. Burjuvazi, kendi düzenini sürdürebilmek için demokratik kabuğunu parçalamaktadır. Dolayısıyla mesele, çürüyen parlamenter düzenin restorasyonu değil; onun hangi toplumsal güç tarafından aşılacağıdır.
Tam da bu nedenle Erdoğan’ı gönderme sorunu, yalnızca bir hükümet değişikliği sorunu değildir. Sorun, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını yaratıp yaratamayacağı; emekçilerin, gençlerin, kadınların, ezilen halkların ve toplumun tüm gayrımemnunlarının düzen dışı bir mücadele ekseninde birleşip birleşemeyeceği sorunudur. Çünkü bu abluka sandık manevralarıyla değil, örgütlü sınıf mücadelesiyle parçalanabilir. Gerçek demokrasi, çürüyen burjuva parlamentolarında değil; işçilerin kendi öz örgütlenmelerinde, komitelerinde, konseylerinde ve devrimci seferberliğinde hayat bulacaktır.
İçinden geçtiğimiz dönem, reform hayalleriyle oyalanma dönemi değil; tarihsel saflaşma dönemidir. Ya kapitalizmin krizinden beslenen otoriterlik derinleşecek, ya da işçi sınıfı kendi bağımsız devrimci hattını kurarak insanlığın geleceğine el koyacaktır. Bunun ara bir formülü yoktur.
1 — Mutlak Butlan Bir Hukuk Tartışması Değil, Rejim Operasyonudur
“Mutlak butlan” kavramı hukuki anlamda bir işlemin baştan itibaren hükümsüz sayılması anlamına gelir. Bugün CHP kurultayına dönük tartışmada kullanılan çerçeve de budur: Delegelerin iradesinin çeşitli usulsüzlüklerle “sakatlandığı”, dolayısıyla kurultayın yok hükmünde kabul edilmesi gerektiği iddia edilmektedir. Fakat meselenin özü hukuk değildir. Burada asıl mesele, Erdoğan rejiminin yargıyı ve devlet aygıtını kullanarak siyasal alanı doğrudan dizayn etmeye yönelmesidir.
Çünkü Türkiye’de mahkemeler, YSK ve devlet bürokrasisi uzun süredir “tarafsız kurumlar” olmaktan çıkmış, Erdoğan rejiminin siyasal müdahale araçlarına dönüşmüştür. Kayyum politikaları, muhalif belediyelere dönük operasyonlar, siyasi yasak girişimleri, gazetecilere ve sosyalistlere yönelik baskılar, Kürt siyasi hareketine dönük sistematik tasfiye saldırıları ve şimdi de CHP’ye yönelik dizayn hamleleri aynı sürecin parçalarıdır. Rejim artık yalnızca iktidarda kalmak istememekte; siyasal alanın tamamını kendi ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır.
Buradaki temel mesele, Erdoğan’ın CHP’den “rahatsız” olması değildir. CHP’nin kendisi zaten düzen içi bir burjuva muhalefet partisidir ve tarihsel olarak devletle organik bağlarını hiçbir zaman koparmamıştır. Fakat mevcut kriz koşullarında Erdoğan rejimi, kendi silik kopyası olan bir muhalefetin varlığına bile tahammül edemeyecek ölçüde saldırganlaşmıştır. Çünkü ekonomik kriz derinleşmekte, toplumsal öfke büyümekte ve rejimin toplumsal meşruiyeti aşınmaktadır. Bu nedenle Erdoğan rejimi, seçim rekabetini yönetmek yerine doğrudan seçim riskini ortadan kaldırmaya yönelmektedir.
Mutlak butlan tartışması tam da bu bağlamda okunmalıdır. Mesele CHP delegelerinin iradesini korumak değil; Erdoğan’ın ihtiyaç duyduğu türden bir muhalefet yaratmaktır. Rejim, gerektiğinde ana muhalefet partisini parçalamaktan, kayyumlarla etkisizleştirmekten ya da seçimleri bütünüyle göstermelik bir formaliteye dönüştürmekten çekinmeyeceğini göstermektedir. Çünkü bugün sermaye oligarşisinin temel ihtiyacı demokratik meşruiyet değil, kriz koşullarında düzenin sürekliliğini garanti altına alacak merkezi ve denetlenebilir bir siyasal yapıdır.
Bu nedenle “mutlak butlan” meselesi, CHP içi bir iktidar kavgasından ibaret değildir. Bu süreç, Türkiye’de burjuva siyasal rejimin yeni bir evreye geçtiğinin işaretidir. Erdoğan rejimi artık yalnızca rakiplerini yenmek istememekte; gerçek anlamda muhalefetin ortaya çıkabileceği bütün siyasal kanalları kapatmaya yönelmektedir. “Muhalefetsiz Türkiye” hedefi tam da burada somutlaşmaktadır.
2 — Yargı, YSK ve Devlet Aygıtı Siyasal Alanın Doğrudan Düzenleyicisine Dönüşmüştür
Türkiye’de devlet kurumları uzun zamandır burjuva demokrasisinin “tarafsız hakemleri” gibi davranmamaktadır. Mahkemeler, YSK, valilikler, emniyet aygıtı ve bürokrasinin temel mekanizmaları giderek daha açık biçimde Erdoğan rejiminin siyasal operasyon araçları haline gelmiştir. Bugün yaşanan süreçte hukuk, siyasal mücadeleyi düzenleyen nötr bir alan değil; doğrudan iktidarın muhalefeti dizayn etmek için kullandığı bir savaş aygıtıdır.
Aslında bu dönüşüm bir anda gerçekleşmedi. Özellikle son on yıl boyunca rejim, devletin bütün kurumlarını adım adım merkezileştirdi ve yürütmenin doğrudan denetimi altına soktu. Kayyum uygulamalarıyla belediyeler fiilen işlevsizleştirildi; siyasi davalarla muhalif gazeteciler, sosyalistler, sendikacılar ve Kürt siyasi hareketi sürekli baskı altına alındı; anayasal haklar olağanüstü yönetim teknikleriyle askıya alındı. Bugün CHP’ye dönük müdahaleler de bu uzun otoriterleşme sürecinin yeni halkasıdır.
YSK’nin geçmişte aldığı kararları yok sayarak pozisyon değiştirmesi, mahkemelerin siyasal ihtiyaçlara göre peş peşe kararlar üretmesi ya da belediye başkanlarının soruşturmalar ve tehditlerle saf değiştirmeye zorlanması tesadüf değildir. Bunlar, devlet aygıtının artık yalnızca “iktidarın yanında duran” değil, bizzat siyasal alanı yeniden şekillendiren aktif bir güç haline geldiğini göstermektedir. Rejim açısından hukuk, bağlayıcı normlar bütünü değil; ihtiyaç duyulduğunda esnetilen, askıya alınan ve yeniden yorumlanan bir tahakküm aracıdır.
Bu durum aynı zamanda burjuva demokrasisinin tarihsel krizini de açığa çıkarmaktadır. Çünkü klasik parlamenter düzende devlet kurumlarının görevi, farklı sermaye klikleri arasındaki dengeyi yönetmek ve siyasal sistemi meşru gösterecek asgari kuralları korumaktı. Fakat kriz derinleştikçe egemen sınıflar bu “denge” mekanizmalarını taşımakta zorlanmaktadır. Devlet aygıtı giderek daha çıplak, daha merkezileşmiş ve daha keyfi bir karakter kazanmaktadır. Erdoğan rejiminin bugün yaptığı şey tam olarak budur: Siyasal alanı hukuk üzerinden değil, doğrudan devlet zoruyla yeniden biçimlendirmek.
Bu nedenle mesele yalnızca “hukukun üstünlüğünün zedelenmesi” değildir. Sorun çok daha derindir. Türkiye’de devlet aygıtı artık seçim rekabetinin hakemi değil, doğrudan tarafıdır. Muhalefetin sınırlarını belirleyen, hangi partinin yaşayacağına, hangisinin parçalanacağına, hangi belediyenin çalışabileceğine ya da hangi siyasal aktörün tasfiye edileceğine fiilen karar veren bir merkez haline gelmiştir. Bu tablo, rejimin klasik parlamenter sınırların dışına taşmakta olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla bugün yargının siyasallaşmasından değil, siyasetin bütünüyle devletleştirilmesinden söz etmek gerekir. Erdoğan rejimi, toplumsal rızayı giderek daha az üretebildiği ölçüde, devlet aygıtını doğrudan bir siyasal yönetim mekanizmasına dönüştürmektedir. Bu da Türkiye’yi yalnızca otoriterliğe değil, kurumsallaşmış bir otokratik rejimine doğru sürüklemektedir.
3 — CHP’ye Yönelik Müdahaleler Tesadüfi Değil, Muhalefetsizleştirme Stratejisinin Parçasıdır
CHP’ye dönük operasyonlar, yalnızca iktidar ile ana muhalefet arasındaki olağan bir gerilim olarak okunamaz. Bugün yaşanan süreç, rejimin siyasal alanı bütünüyle yeniden düzenleme stratejisinin parçasıdır. Erdoğan iktidarı artık muhalefeti yenmeye değil; onu denetlenebilir, etkisiz ve rejimin sınırları içine hapsedilmiş bir forma sokmaya çalışmaktadır. “Mutlak butlan” tartışmaları da bu büyük dizayn operasyonunun yeni aşamasıdır.
31 Mart seçimleri sonrasında ortaya çıkan tablo, rejim açısından ciddi bir alarm anlamına gelmiştir. AKP uzun yıllar sonra ilk kez ikinci parti konumuna düşmüş, büyükşehirlerin önemli bölümünü kaybetmiş ve ekonomik krizle birleşen toplumsal hoşnutsuzluk daha görünür hale gelmiştir. Fakat bu tablo, burjuva muhalefetin iktidara yürüyüşünden çok, rejimin kendi krizini daha sert yöntemlerle yönetmeye yönelmesine neden olmuştur. Çünkü Erdoğan açısından mesele artık normal siyasal rekabet değildir; devlet iktidarının sürekliliğidir.
Bu nedenle seçimlerin hemen ardından kayyum saldırıları hız kazanmış, belediyeler kuşatma altına alınmış, CHP’li belediye başkanlarına yönelik baskılar artmış, çeşitli soruşturmalar ve tehditlerle saf değiştirme operasyonları devreye sokulmuştur. CHP İstanbul İl Yönetimi’ne dönük kayyum hamlesi ve şimdi gündeme gelen mutlak butlan tartışmaları, birbirinden bağımsız gelişmeler değil; aynı siyasal yönelimin parçalarıdır. Rejim, yalnızca mevcut muhalefeti baskılamak istememekte; gelecekte ortaya çıkabilecek toplumsal ve siyasal alternatiflerin de önünü kesmeye çalışmaktadır.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: CHP düzen dışı, devrimci ya da anti-kapitalist bir parti değildir. Tam tersine, tarihsel olarak devlet geleneğiyle iç içe geçmiş, düzenin sınırlarını aşmayan bir burjuva muhalefet partisidir. CHP her koşulda kitleleri düzen sınırları içinde tutmaya çalışan, gelişecek kitlesel seferberlikleri daha baştan kontrol altında tutmak için üst düzey çaba harcamaktadır. 31 Mart seçim zaferinden sonra bile ilk yaptığı şey Erdoğan’la normaleşme arayışı içine girmek olmuştur. Buna rağmen Erdoğan rejiminin CHP’ye dönük saldırganlığı giderek artmaktadır. Çünkü kriz koşullarında rejim, kendi silik kopyası olan bir muhalefeti bile risk olarak görmektedir. Çünkü CHP Erdoğan rejiminin değişmesini isteyen kitlelerin merkez üstü konumundadır. CHP’nin niyetinden bağımsız olarak bu haliyle varlığını sürdürmesi Erdoğan rejiminin değişmesini umudunun bir şekilde yeniden üretilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu durum, iktidarın siyasal meşruiyet krizinin ne kadar derinleştiğini göstermektedir. Teltel dökülen toplumsal rıza üretme yetisini kaybeden Erdoğan rejimi varlığını çıplak bir devlet baskısıyla sürdürmeye çalışmaktadır.
Muhalefetsizleştirme stratejisinin özü tam da burada yatmaktadır. Rejim, kontrollü ve etkisiz bir muhalefete izin verebilir; fakat toplumsal öfkenin siyasal bir kanala dönüşmesine tahammül edemez. Bu nedenle seçim süreçleri giderek daha fazla devlet müdahalesine açılmakta, muhalefet partileri doğrudan dizayn edilmekte ve siyasal alan güvenlikçi yöntemlerle yeniden yapılandırılmaktadır. Amaç yalnızca bugünkü rakipleri zayıflatmak değil; gelecekte rejimi tehdit edebilecek her türlü siyasal dinamiği daha ortaya çıkmadan bastırmaktır.
Bugün Türkiye’de yaşanan süreç, klasik anlamda bir “otoriterleşme” tartışmasının ötesine geçmiştir. Artık mesele, seçimlerin biçimsel olarak sürdüğü ama gerçek siyasal rekabetin giderek tasfiye edildiği bir rejim inşasıdır. Putin Rusyası, Aliyev Azerbaycanı ya da benzeri seçimli otoriter rejimlerde görülen tabloya doğru bir yönelim söz konusudur. Sandık tamamen ortadan kaldırılmamakta; fakat sandığın yaratabileceği riskler sistematik biçimde etkisizleştirilmektedir.
Bu nedenle CHP’ye dönük saldırılar yalnızca CHP’nin sorunu değildir. Mesele, Türkiye’de siyasal alanın bütünüyle devlet kontrolüne alınmasıdır. Rejim, yalnızca bugünün muhalefetini değil, geleceğin olası toplumsal hareketlerini de boğabilecek bir siyasal yapı inşa etmeye çalışmaktadır. “Muhalefetsiz Türkiye” yönelimi tam olarak budur.
4 — Erdoğan Rejimi Artık Seçim Kazanmak Değil, Seçim Riskini Ortadan Kaldırmak İstemektedir
Türkiye’de rejimin yönelimi artık klasik anlamda seçim kazanma stratejisiyle açıklanamaz. Özellikle son seçim döngüleri, iktidarın yalnızca oy çoğunluğunu koruma değil, seçim mekanizmasının yaratabileceği siyasal riskleri minimize etme ve denetim altına alma yönelimine girdiğini göstermektedir. Bu dönüşüm, burjuva demokrasisinin içinden geçtiği tarihsel krizle doğrudan bağlantılıdır.
Uzun yıllar boyunca AKP iktidarı, seçimleri belirli bir toplumsal tabana dayanarak, muhalefeti parçalayarak ve devlet kaynaklarını kullanarak kazanmayı başardı. Ancak ekonomik krizin derinleşmesi, sınıfsal gerilimlerin keskinleşmesi ve kent merkezlerinde ortaya çıkan siyasal kayma, bu modelin sınırlarına gelindiğini göstermektedir. 31 Mart seçimleri bu sınırın açık bir ifadesidir: rejim ilk kez geniş ölçekli bir yerel iktidar kaybı yaşamış ve toplumsal desteğinde yapısal bir erozyonla karşılaşmıştır. Eriyen toplumsal desteğini toparlayamamakta, bu haliyle bir seçimden zaferle çıkma şanşı mucizelere kalmış durumdadır.
Bu noktadan sonra rejimin yönelimi değişmiştir. Artık mesele seçim kazanmak değil, seçimlerin doğurabileceği olası siyasal sonuçları önceden kontrol altına almaktır. Bu nedenle seçim süreci giderek daha fazla yargısal müdahaleye, idari baskılara ve güvenlikçi düzenlemelere açılmaktadır. Kayyum mekanizmasının süreklileştirilmesi, belediyelere yönelik operasyonların artması ve muhalefet partilerinin iç işleyişine doğrudan müdahale edilmesi bu stratejinin parçalarıdır.
Mutlak butlan tartışması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Burada hedef yalnızca bir parti içi düzenleme değildir; hedef, siyasal rekabetin kendisinin yeniden tanımlanmasıdır. Rejim, seçimleri ortadan kaldırmamakta, fakat seçimlerin belirleyiciliğini azaltmakta ve sonuçlarını önceden yönetilebilir hale getirmeye çalışmaktadır. Bu, açık bir şekilde seçimli otoriterlikten kurumsallaşmış bir kontrol rejimine geçiş eğilimidir.
Bu yeni aşamada muhalefet, iktidar için bir alternatif olmaktan çıkmakta, yönetilmesi gereken bir alan haline gelmektedir. İktidar, rakiplerini yenmekten çok onları parçalamayı, iç krizlere sürüklemeyi ve gerektiğinde yeniden dizayn etmeyi hedeflemektedir. Böylece seçimler, siyasal iktidarın el değiştirdiği bir mekanizma olmaktan çok, mevcut güç dengesinin yeniden üretildiği bir ritüele dönüşmektedir.
Bu dönüşümün en kritik sonucu, burjuva demokrasisinin temel varsayımının aşınmasıdır: yani seçimlerin iktidar değişimi üretebilme kapasitesi. Bu kapasite zayıfladıkça, siyasal rejim giderek daha fazla zor aygıtlarına, idari mekanizmalara ve yargısal müdahalelere dayanmak zorunda kalmaktadır. Bu da rejimin doğasını daha açık biçimde otoriter, daha merkezi ve daha müdahaleci bir yapıya doğru itmektedir.
Dolayısıyla bugün Türkiye’de yaşanan şey, yalnızca seçimlerin “adaletsizleşmesi” değildir. Daha derinde, seçim mekanizmasının siyasal belirleyicilik gücünün sistematik olarak daraltılması söz konusudur. Rejim, seçimleri tamamen kaldırmadan, onları içi boşaltılmış bir form haline getirmektedir. Bu da “seçimle gelenin seçimle gitmesi” ilkesinin fiilen tasfiye edildiği yeni bir siyasal evreye işaret eder.
5- Türkiye’de siyasal rejimin geçirdiği dönüşüm, artık yalnızca “otoriterleşme” kavramıyla açıklanamayacak bir eşiğe ulaşmıştır. Burada mesele, seçimlerin varlığını sürdürüp sürdürmemesi değil; devletin toplumsal ilişkileri yönetme biçiminin kökten değişmesidir. Burjuva demokrasisinin biçimsel kurumları yerinde dururken, siyasal iktidarın ağırlık merkezi giderek daha açık biçimde zor aygıtlarına, idari baskı mekanizmalarına ve güvenlikçi yönetim tekniklerine kaymaktadır. Bu yönelim, seçimsel rejimden polis rejimine geçiş eğiliminin somut göstergesidir.
Polis rejimi, yalnızca sokaklarda artan güvenlik uygulamalarıyla ya da baskı aygıtlarının sertleşmesiyle sınırlı bir olgu değildir. Daha derinde, siyasal alanın tamamının güvenlik mantığıyla yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Bu durumda siyaset, farklı toplumsal çıkarların rekabet ettiği bir alan olmaktan çıkar; devletin tehdit algısı üzerinden sürekli yeniden tanımlanan bir kontrol mekanizmasına dönüşür. Muhalefet partileri, sendikalar, toplumsal hareketler ve hatta burjuva siyasal aktörler bile bu güvenlikçi çerçevenin içine yerleştirilir.
Türkiye’de son yıllarda yaşanan gelişmeler bu dönüşümün açık göstergeleridir. Kayyum uygulamaları, toplu gözaltı ve tutuklama pratikleri, gösteri ve grev hakkının fiilen sınırlandırılması, yargının sürekli bir siyasal baskı aracına dönüşmesi ve belediyelerin idari kararla işlevsizleştirilmesi, bu yeni rejim formunun parçalarıdır. Bu tablo, klasik anlamda “istisnai” bir durum değil; giderek kalıcılaşan bir yönetim tekniğidir.
Seçimlerin varlığı bu dönüşümü ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, seçimler giderek bu yeni rejim formunun bir parçası haline gelmektedir. Sandık mekanizması korunmakta, fakat siyasal sonuç üretme kapasitesi daraltılmaktadır. Böylece seçimler, iktidarın meşruiyetini üretmekten çok, önceden şekillendirilmiş bir siyasal düzenin periyodik olarak yeniden onaylandığı ritüellere dönüşmektedir.
Bu nedenle Türkiye’de yaşanan dönüşüm, basit bir “demokrasi-otoriterlik” ikiliği içinde ele alınamaz. Ortaya çıkan şey, burjuva demokrasisinin biçimsel unsurlarını koruyan ama içeriğini giderek boşaltan, güvenlikçi ve merkezileşmiş bir devlet formudur. Bu form, toplumsal muhalefeti bastırmanın ötesinde, onu sürekli bir denetim ve tehdit rejimi içinde yeniden üretmektedir.
Dolayısıyla seçimsel rejimden polis rejimine geçiş, yalnızca teknik bir yönetim değişikliği değil, burjuva devletin kriz koşullarında aldığı tarihsel bir yeniden yapılanma biçimidir. Bu yeniden yapılanma, siyasal alanı giderek daha dar, daha kontrollü ve daha zor temelli bir yapıya doğru itmektedir.
6- İçeride giderek sertleşen Erdoğan rejimi, dış politikada eşzamanlı olarak derinleşen bir militarizasyon eğilimiyle birlikte ilerlemektedir. Bu iki süreç birbirinden bağımsız değildir; aksine aynı tarihsel dönüşümün iki yüzünü oluşturur. Devlet, içeride toplumsal muhalefeti bastırırken, dışarıda da giderek daha saldırgan, güvenlik merkezli ve askeri kapasiteye dayalı bir siyasal hat izlemektedir.
Bu durum rastlantı değildir. Kapitalist kriz koşullarında devletler, hem içerde hem dışarda daha doğrudan zor mekanizmalarına yaslanma eğilimi gösterir. Türkiye’de de bu eğilim açık biçimde gözlemlenmektedir: savunma sanayiinin hızla büyümesi, askeri operasyonların dış politikanın merkezine yerleşmesi ve bölgesel güç projeksiyonunun sürekli genişletilmesi, devletin yeniden yapılanan karakterinin doğrudan sonucudur.
İçeride muhalefetin baskı altına alınması ile dışarıda militaristleşmenin yükselişi arasında yapısal bir paralellik vardır. Çünkü her iki süreç de aynı ihtiyaca yanıt verir: kriz derinleştiğinde egemen sınıf, toplumsal çelişkileri yönetmek için zor aygıtlarını merkezileştirir. İçeride polis gücü, yargı ve idari mekanizmalar devreye girerken; dışarıda ordu, güvenlik doktrinleri ve askeri ittifaklar daha belirleyici hale gelir.
Bu bağlamda Türkiye’de dış politikanın giderek daha güvenlikçi ve emperyalist iştahlarının kabardığı bir eksene kayması tesadüfi değildir. Sınır ötesi operasyonlar, bölgesel askeri varlık ve sürekli “beka” söylemi, iç politikadaki meşruiyet krizinin dış politik militarizm yoluyla telafi edilme girişimidir. Devlet, içeride zayıflayan toplumsal rızayı, dışarıda güç gösterisiyle dengelemeye çalışmaktadır.
Bu eğilim aynı zamanda devletin kendi ekonomik yapısıyla da doğrudan ilişkilidir. Savunma sanayiinin büyümesi, sadece bir güvenlik tercihi değil, aynı zamanda kapitalist birikim modelinin parçasıdır. Savaş teknolojileri, askeri üretim ve güvenlik sektörü, Türkiye kapitalizminin önemli birikim alanlarından biri haline gelmiştir. Bu durum, militarizmi yalnızca politik bir yönelim değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk haline getirmektedir.
Dolayısıyla içerde kaba devlet baskısı, dışarda militarizm ve ekonomik alanda savunma sanayinin yükselişi aynı yapısal dönüşümün farklı yüzleridir. Bu bütünlük, Türkiye’deki rejimin artık klasik burjuva demokratik çerçeve içinde değerlendirilemeyeceğini, daha bütünlüklü bir “güvenlik devleti” formuna doğru evrildiğini göstermektedir.
7— Bonapartizm: Kriz İçindeki Sınıflar Arasında Görece Özerk Devlet Eğilimi
Türkiye’de devletin giderek daha merkezi, daha müdahaleci ve daha zor temelli bir karakter kazanması, yalnızca bir “otoriter liderlik” meselesi olarak açıklanamaz. Burada daha derin bir tarihsel eğilim söz konusudur: Bonapartist devlet formunun kriz koşullarında yeniden ortaya çıkışı. Bonapartizm, sınıflar arasındaki dengenin bozulduğu, egemen sınıfın kendi iç bütünlüğünü koruyamadığı ve emekçi sınıfların henüz bağımsız bir iktidar alternatifi yaratamadığı tarihsel anlarda devletin görece özerkleşmesi anlamına gelir.
Bugün Türkiye’de yaşanan süreç tam da bu çelişkili yapıya işaret etmektedir. Bir yandan sermaye düzeni derin bir ekonomik ve siyasal kriz içindedir; diğer yandan işçi sınıfı ve ezilenler cephesi henüz bağımsız ve birleşik bir devrimci alternatif oluşturamamaktadır. Bu boşluk, devlet aygıtının görece özerkleşmesine ve siyasal alanı doğrudan yönetmesine zemin hazırlamaktadır. Erdoğan rejimi bu anlamda bireysel bir sapma değil, bu tarihsel dengenin ürünüdür.
Bonapartist eğilim, devletin farklı sınıf fraksiyonları arasındaki gerilimleri “üstten” bir müdahaleyle yönetmeye çalışmasıdır. Bu nedenle yürütme gücü giderek merkezileşir, parlamenter mekanizmalar zayıflar ve karar alma süreçleri dar bir siyasal merkezin elinde toplanır. Türkiye’de yürütmenin aşırı güçlenmesi, yargının siyasallaşması ve bürokrasinin doğrudan siyasal iktidarın uzantısına dönüşmesi bu sürecin göstergeleridir.
Bu bağlamda rejim, yalnızca bir sınıfın doğrudan diktatörlüğü olarak değil, kriz içindeki kapitalist düzenin kendisini yeniden üretme biçimi olarak işlev görmektedir. Devlet, farklı sermaye klikleri arasındaki çelişkileri düzenlerken aynı zamanda toplumsal muhalefeti bastıran bir üst mekanizma haline gelmiştir. Bu durum, devletin belirli ölçülerde “özerk” görünmesine yol açsa da bu özerklik sınıf ilişkilerinden bağımsız değildir; tam tersine bu ilişkilerin kriz içindeki ifadesidir.
Bonapartizm aynı zamanda siyasal temsil krizinin de bir sonucudur. Geleneksel burjuva partileri, toplumsal rızayı üretme kapasitesini kaybettikçe devlet, doğrudan yürütme gücü üzerinden siyasal alanı kontrol etmeye yönelir. Türkiye’de parlamenter mekanizmaların giderek işlevsizleşmesi, seçimlerin siyasal belirleyiciliğinin daralması ve karar alma süreçlerinin yürütme merkezinde yoğunlaşması bu eğilimin somut göstergeleridir.
Dolayısıyla Bonapartizm, ne yalnızca kişisel bir iktidar biçimi ne de geçici bir istisna durumudur. Aksine, kapitalist kriz koşullarında devletin sınıflar arasındaki çelişkileri yönetme biçimidir. Türkiye’deki rejim de bu tarihsel eğilimin yerel bir ifadesi olarak, siyasal alanı merkezileştirmekte, toplumsal muhalefeti bastırmakta ve burjuva demokrasisinin biçimsel sınırlarını giderek daha fazla aşmaktadır.
8— Küresel Kapitalist Kriz ve Otoriterleşmenin Yeni Norm Haline Gelmesi
Türkiye’de yaşanan rejim dönüşümü yalnızca yerel bir siyasal sapma olarak değerlendirilemez. Aksine bu süreç, küresel kapitalist sistemin içine girdiği yapısal krizin bir parçası olarak okunmalıdır. 2008 finans krizinden bu yana kapitalist sistem, istikrarlı bir büyüme ve meşruiyet üretme kapasitesini giderek daha fazla yitirmiştir. Bu kriz, yalnızca ekonomik bir daralma değil; aynı zamanda burjuva demokrasisinin siyasal ve ideolojik zeminini de aşındıran tarihsel bir çözülmedir.
Bu çözülmenin en önemli sonucu, liberal-demokratik rejimlerin giderek daha fazla istisna haline gelmesi, buna karşılık otoriter yönetim biçimlerinin ise “normal” siyasal form olarak yaygınlaşmasıdır. Dünyanın farklı bölgelerinde görülen gelişmeler—merkezileşmiş yürütme güçleri, zayıflatılmış parlamentolar, baskı aygıtlarının genişlemesi ve seçimlerin giderek formaliteye dönüşmesi—aynı küresel eğilimin farklı ifadeleridir. Türkiye bu eğilimin dışında değil, tam merkezinde yer almaktadır.
Bu bağlamda Erdoğan rejimi, istisnai bir sapma değil, kapitalizmin kriz koşullarında ürettiği siyasal tipolojilerden biridir. Trump, Orban, Modi, Bolsonaro ve benzeri figürlerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, burjuva demokrasisinin tarihsel olarak geri çekildiğini ve yerini daha sert, daha merkezi ve daha güvenlikçi rejim biçimlerine bıraktığını göstermektedir. Bu rejimler farklı coğrafyalarda farklı biçimler alsa da ortak bir yapısal mantığa sahiptir: toplumsal çelişkileri yönetmek için devlet zorunun merkezileştirilmesi.
Bu küresel eğilimin temelinde, sermayenin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar yatmaktadır. Düşen kâr oranları, artan eşitsizlik, borç krizleri, jeopolitik rekabetin keskinleşmesi ve emek gücünün küresel ölçekte baskı altına alınması, korumacılık, militarist yatırımlar, emperyalist güçler arasında vites yükselten rekabetler, egemen sınıfları daha doğrudan yönetim biçimlerine yöneltmektedir. Bu koşullarda burjuva demokrasisi, geniş katılımlı bir siyasal uzlaşma zemini olmaktan çıkarak, kriz yönetiminin ikincil bir aracına dönüşmektedir.
Türkiye’deki rejim dönüşümü bu küresel çerçevenin içinde anlam kazanır. Yargının siyasallaşması, seçimlerin içeriksizleşmesi, muhalefetin dizayn edilmesi ve devletin güvenlik aygıtlarının merkezileşmesi yalnızca iç dinamiklerin değil, aynı zamanda küresel kapitalist krizin dayattığı yapısal zorunlulukların sonucudur. Bu nedenle mesele bir “Türkiye istisnası” değil, dünya kapitalizminin genel eğilimidir.
Bu küresel bağlam aynı zamanda rejimlerin meşruiyet stratejilerini de dönüştürmektedir. Burjuva hukuk ve demokratik normlar giderek daha az referans noktası haline gelirken, güvenlik, istikrar ve jeopolitik rekabet gibi kavramlar siyasal meşruiyetin ana eksenine yerleşmektedir. Bu durum, otoriter rejimlerin yalnızca iç politikada değil, uluslararası alanda da daha fazla tolere edilmesine yol açmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan dönüşüm, küresel kapitalizmin krizine verilen yerel bir yanıt değil; bu krizin ürettiği genel siyasal formun bir parçasıdır. Bu form, burjuva demokrasisinin tarihsel sınırlarına ulaştığını ve kapitalizmin kendi krizini yönetmek için daha doğrudan zor mekanizmalarına yöneldiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
9— Emperyalist Merkezler ve Otoriter Rejimlerle “Yönetilebilir İstikrar” Arayışı
Türkiye’de rejimin giderek sertleşen yapısı, yalnızca iç sınıf dengeleriyle değil, emperyalist merkezlerin güncel ihtiyaçlarıyla da doğrudan ilişkilidir. Bugün uluslararası sistemde belirleyici olan eğilim, “demokratikleşme” değil, yönetilebilir istikrarın korunmasıdır. Bu da çoğu durumda, seçimli otoriter rejimlerle işbirliğini ve bu rejimlerin fiilen meşrulaştırılmasını beraberinde getirmektedir.
Emperyalist merkezler açısından temel öncelik, sermaye akışlarının sürekliliği, göç yönetimi, enerji güvenliği ve bölgesel istikrarın korunmasıdır. Bu öncelikler, liberal-demokratik normların geriye itilmesine ve otoriter rejimlerle daha pragmatik ilişkilerin geliştirilmesine yol açmaktadır. Türkiye gibi stratejik konumda bulunan ülkeler ise bu yeni denklemin merkezinde yer almaktadır.
Bu bağlamda Erdoğan rejimi, uluslararası sistem içinde “kriz yöneten otoriter ortak” olarak işlev görmektedir. NATO ilişkileri, göç anlaşmaları, bölgesel askeri operasyonlar ve enerji koridorları gibi alanlar, rejimin uluslararası sistem tarafından bütünüyle dışlanmasını engellemekte; aksine belirli alanlarda aktif olarak desteklenmesine zemin hazırlamaktadır. Bu durum, içerideki otoriterleşme eğilimini zayıflatmak yerine dolaylı olarak güçlendirmektedir.
Özellikle son yıllarda emperyalist merkezlerde gözlenen siyasal kayma, bu eğilimi daha da belirgin hale getirmiştir. Liberal demokrasi söylemi giderek zayıflarken, güvenlik, jeopolitik rekabet ve bloklaşma dinamikleri ön plana çıkmıştır. Bu koşullarda, demokratik normların ihlali çoğu zaman ikincil bir mesele haline gelmekte; rejimlerin “istikrar üretme kapasitesi” temel değerlendirme kriteri olmaktadır.
Bu durum, Türkiye’deki rejim açısından önemli bir dışsal meşruiyet alanı yaratmaktadır. İçeride baskı mekanizmalarının genişlemesi, dışarıda ise stratejik işbirliği ve toleransla karşılanabilmektedir. Böylece rejim, iç ve dış meşruiyet arasındaki çelişkiyi yöneterek varlığını sürdürebilmektedir.
Ancak bu denge aynı zamanda kırılgandır. Emperyalist merkezler arasındaki rekabetin keskinleşmesi, bölgesel savaşların yayılması ve ekonomik krizlerin derinleşmesi, bu “yönetilebilir otoriterlik” modelinin sınırlarını da zorlamaktadır. Türkiye gibi ülkelerde rejimler, bu küresel gerilimlerin hem ürünü hem de taşıyıcısı haline gelmektedir.
Bu rejim, emperyalist sistemin kriz yönetim mekanizmalarının bir parçası olarak işlev görmekte; içeride baskıyı artırırken dışarıda belirli ölçülerde tolerans görmektedir. Bu çelişkili yapı, otoriterleşmenin küresel düzeyde normalleşmesinin en açık göstergelerinden biridir.
10 — Burjuva Demokrasisinin Tarihsel Sınırı ve “Seçimle Gelen Seçimle Gitmez” Evresi
Günümüz kapitalist sisteminde burjuva demokrasisinin işlevi, tarihsel olarak yeni bir eşiğe dayanmıştır. Parlamenter mekanizmalar, seçim süreçleri ve hukuk devleti iddiası, uzun bir dönem boyunca sermaye egemenliğini rıza üretimi yoluyla stabilize eden araçlar olarak işlev görmüştür. Ancak kapitalist kriz derinleştikçe bu mekanizmaların toplumsal çelişkileri yönetme kapasitesi giderek zayıflamıştır.
Bu zayıflama, özellikle son yirmi yılda belirginleşmiş; ekonomik eşitsizliklerin büyümesi, orta sınıfların erimesi, emek piyasalarının güvencesizleşmesi ve küresel rekabetin sertleşmesi, burjuva demokrasisinin “uzlaşma üretme” kapasitesini aşındırmıştır. Sonuç olarak seçimler, siyasal iktidarın meşru değişim mekanizması olmaktan çıkarak, mevcut güç ilişkilerinin yeniden üretildiği bir formaliteye dönüşme eğilimi göstermektedir.
Bu dönüşümün en kritik sonucu, “seçimle gelenin seçimle gitmesi” ilkesinin fiili olarak aşınmasıdır. Birçok ülkede seçimler hâlâ yapılmakta, sandık mekanizması formel olarak korunmaktadır; ancak seçimlerin sonuç üretme kapasitesi giderek daha fazla devlet aygıtı, yargı, güvenlik bürokrasisi ve medya kontrolü üzerinden sınırlandırılmaktadır. Bu durum, seçimli otoriterlik olarak tanımlanan rejim biçimlerinin yaygınlaşmasına yol açmaktadır.
Türkiye bu eğilimin tipik örneklerinden biridir. Seçimler yapılmakta, ancak seçim sonuçları giderek daha fazla idari müdahale, yargısal kararlar, kayyum uygulamaları ve muhalefetin parçalanması üzerinden yeniden şekillendirilmektedir. Bu durum, seçim mekanizmasının ortadan kalktığı anlamına gelmez; fakat seçimlerin siyasal iktidarı belirleme gücünün sistematik olarak daraltıldığını gösterir.
Bu bağlamda burjuva demokrasisinin tarihsel sınırı, yalnızca Türkiye’ye özgü bir olgu değil, küresel kapitalizmin genel eğilimidir. Egemen sınıflar, toplumsal rızayı üretme kapasitesini kaybettikçe, siyasal iktidarın sürekliliğini seçim sonuçlarına değil, devlet aygıtının doğrudan müdahale kapasitesine dayandırmaya yönelmektedir. Bu da liberal demokratik modelin içsel çelişkilerini görünür kılmaktadır.
Dolayısıyla “seçimle gelenin seçimle gitmesi” ilkesi, burjuva demokrasisinin altın standardı olmaktan çıkmakta; yerini giderek daha esnek, daha müdahaleci ve daha güvenlik merkezli siyasal rejim biçimlerine bırakmaktadır. Bu yeni evrede seçimler tamamen ortadan kalkmaz, fakat siyasal belirleyiciliği önemli ölçüde kaybetmektedir. Bu da rejimlerin görünürde demokratik, özünde ise giderek daha otoriter bir karakter kazanmasına yol açar.
Bu çerçevede Türkiye’de yaşanan dönüşüm, istisnai bir sapma değil, kapitalist demokrasinin tarihsel sınırlarına ulaşmasının yerel bir ifadesidir. Burjuva demokrasisi, kriz koşullarında kendi iç mekanizmalarıyla çelişmekte ve giderek daha fazla zor aygıtlarına dayanan bir yönetim biçimine evrilmektedir.
CHP’den Kopmadan Erdoğan Rejimine Son Verilemez?
11- CHP Erdoğan’ın hasmı değil, rakibidir
CHP ile Erdoğan rejimi arasındaki ilişki, çoğu zaman sunulduğu gibi tarihsel bir rejim karşıtlığı değildir. Aralarındaki çatışma, kapitalist düzenin sınırlarını aşan iki farklı toplumsal proje arasında değil; aynı devlet formu içinde iktidarın nasıl yönetileceğine dair bir rekabet biçiminde şekillenmektedir. Bu nedenle CHP, rejimin dışına düşen bir siyasal kuvvet değil, düzen içi siyasal alanın temel bileşenlerinden biridir.
Bu durum yalnızca güncel politik tercihlerle açıklanamaz. CHP’nin sınıfsal ve tarihsel karakteri, onu burjuva devlet düzeninin devamlılığı ekseninde konumlandırmaktadır. CHP, sermaye düzenini, NATO üyeliğini, devlet aygıtının temel yapısını ve kapitalist mülkiyet ilişkilerini tartışma konusu yapmaz. Dolayısıyla Erdoğan rejimiyle yaşadığı gerilim, düzenin kendisiyle değil; düzenin yönetim biçimiyle ilgilidir.
Tam da bu nedenle CHP, toplumsal öfkenin düzen dışına taşmasını engelleyen temel tampon mekanizmalardan biri haline gelmektedir. Kitle hareketleri yükseldiğinde onları kontrollü bir seçim beklentisine yönlendirmekte; sokaktaki enerjiyi parlamenter kanallara akıtmaktadır. Böylece rejimin krizini derinleştirecek bağımsız sınıf dinamikleri frenlenmekte, mücadele güvenli sınırlar içine çekilmektedir.
CHP’nin temel işlevlerinden biri de budur: Sistemin meşruiyet krizini yönetmek. Erdoğan rejimi toplumsal destek kaybettiğinde, geniş emekçi kesimlerin düzen dışı bir kopuşa yönelmesini engelleyen başlıca siyasal kanal CHP olmaktadır. Böylece kitlelerin öfkesi, devletin temel yapısını hedef alan bir hatta değil; “daha iyi yönetim”, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”, “hukukun yeniden tesisi” gibi sistem içi restorasyon hedeflerine bağlanmaktadır.
Bu nedenle CHP’nin Erdoğan karşısındaki pozisyonu, devrimci bir karşıtlık değil; düzen içi bir alternatif üretme çabasıdır. Rejimin yöntemlerine itiraz eder, fakat sınıfsal temelini sorgulamaz. Devletin otoriterleşmesini eleştirir, fakat o devletin kapitalist karakterine dokunmaz. Krizi çözmek ister, fakat krizi üreten toplumsal ilişkileri hedef almaz.
Sonuç olarak CHP ile Erdoğan rejimi arasındaki mücadele, emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesiyle özdeşleştirilemez. Bu mücadele, aynı sistemin farklı yönetim biçimleri arasındaki çatışmadır. İşçi sınıfı açısından temel mesele, bu iki kutuptan birine yedeklenmek değil; kendi bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.
12- CHP’nin devlet partisi karakteri onu tarihsel sınırlarına mahkûm etmektedir
CHP’nin siyasal sınırları, yalnızca güncel yönetici kadroların tercihleriyle açıklanamaz. Bu sınırlar, partinin tarihsel oluşumunda ve devletle kurduğu organik ilişkide köklenmektedir. CHP, sıradan bir burjuva muhalefet partisi değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreciyle iç içe geçmiş, devlet aygıtının kurucu siyasal damarlarından biri olarak şekillenmiş bir partidir. Bu tarihsel karakter, onun bugünkü siyasal reflekslerini de belirlemektedir.
Bu nedenle CHP, kriz anlarında devlet aygıtıyla köklü bir kopuş hattı geliştiremez. Devleti karşısına alan değil, devleti yeniden “normalleştirmeye” çalışan bir çizgide hareket eder. Onun temel perspektifi, mevcut düzenin yıkılması değil; yeniden dengelenmesi ve restore edilmesidir. Bu yaklaşım, partinin tüm kritik siyasal eşiklerde aldığı tutumlarda açığa çıkmaktadır.
Erdoğan rejiminin otoriterleşme hamleleri karşısında CHP’nin sürekli olarak “kurumsal sınırlar” içinde kalması tesadüf değildir. Çünkü CHP açısından devlet aygıtının sürekliliği, toplumsal mücadelelerin radikalleşmesinden daha öncelikli bir meseledir. Bu yüzden sokak hareketlerinden çekinir, bağımsız sınıf hareketlerinden rahatsız olur ve kitlesel öfkenin kontrolsüz biçimde büyümesini tehlikeli bulur.
Tam da bu nedenle CHP, kitle mobilizasyonunu sürekli seçim süreçlerine tahvil etmeye çalışmaktadır. Mücadeleyi parlamenter zemin dışına taşıracak her dinamik, parti açısından risk olarak görülmektedir. Çünkü toplumsal hareketin radikalleşmesi, yalnızca mevcut iktidarı değil, devlet düzeninin bütününü tartışmaya açabilecek bir potansiyel taşır. CHP’nin tarihsel karakteri ise tam olarak bu eşiğin aşılmasını engellemeye yöneliktir.
Partinin devlet partisi karakteri, aynı zamanda sınıfsal pozisyonuyla da bağlantılıdır. CHP, emekçi sınıfların bağımsız çıkarlarını temsil eden bir yapı değil; sermaye düzeninin daha “rasyonel”, daha “istikrarlı” yönetilmesini savunan bir siyasal odaktır. Bu nedenle kapitalist mülkiyet ilişkilerini, sermaye egemenliğini ve emperyalist entegrasyon mekanizmalarını sorgulamaz. Eleştirisi, sistemin özüyle değil, yönetim tarzıyla sınırlı kalır.
Bu tarihsel sınır nedeniyle CHP’den rejimi aşacak bir kopuş beklemek siyasal bir yanılsamadır. CHP, devlet krizini devrimci bir hatta taşımak için değil, yeniden düzenlemek için vardır. Bu yüzden Erdoğan rejimiyle yaşadığı gerilim ne kadar sertleşirse sertleşsin, bu çatışma düzenin sınırları içinde kalmaya devam eder.
Dolayısıyla işçi sınıfı açısından temel sorun, CHP’nin “yeterince cesur” davranmaması değil; onun tarihsel ve sınıfsal karakteridir. Bu karakter değişmediği sürece CHP, düzen dışı bir mücadele hattının değil, düzenin yeniden üretiminin araçlarından biri olmaya devam edecektir.
13- Reformist teşkilatlar, işçi sınıfını parlamenter hayallere bağlayarak düzenin ömrünü uzatmaktadır
Türkiye’de reformist teşkilatların temel siyasal açmazı, işçi sınıfının bağımsız devrimci hattını inşa etmek yerine, onu burjuva muhalefetin kuyruğuna bağlayan bir rol üstlenmesidir. Bu yapıların büyük bölümü, yıllardır mücadeleyi düzen dışı bir kopuş ekseninde değil; seçimler, parlamento dengeleri ve burjuva muhalefetin başarı ihtimali üzerinden tarif etmektedir. Böylece işçi sınıfının tarihsel çıkarları, düzen içi siyasal hesaplara tabi hale getirilmektedir.
Reformist teşkilatlar açısından temel strateji, emekçi kitlelerin bağımsız siyasal özneleşmesini geliştirmek değil; onları “daha demokratik”, “daha ilerici” görülen burjuva blokların arkasında hizalamaktır. Bu yaklaşım, ilk bakışta “faşizme karşı geniş birlik”, “otoriterliğe karşı demokrasi cephesi” gibi kavramlarla meşrulaştırılır. Ancak sonuçta ortaya çıkan şey, işçi sınıfının kendi programından uzaklaştırılması ve parlamenter beklentilere mahkûm edilmesidir.
Bu çizgi, emekçi sınıfların mücadele kapasitesini büyütmek yerine onu seçim dönemlerine sıkıştırmaktadır. Sokakta biriken enerji seçim sandığına yönlendirilmekte; grev, direniş, özörgütlenme ve doğrudan sınıf mücadelesi geri plana itilmektedir. Böylece mücadele, sistemi zorlayan bir karakter kazanmadan kontrollü bir muhalefet alanı içine çekilmektedir.
Reformist teşkilatların en temel işlevlerinden biri de budur: düzen krizini devrimci bir kopuşa dönüştürmek yerine onu yönetilebilir sınırlar içinde tutmak. Çünkü bu yapıların büyük bölümü için temel siyasal ufuk, kapitalizmin aşılması değil; kapitalist düzen içinde daha “demokratik” bir yönetim biçiminin kurulmasıdır. Bu nedenle kriz derinleştiğinde, düzenin meşruiyetini sarsacak bağımsız sınıf hareketlerinden ürkerler ve onları denetim altına almaya çalışırlar.
Oysa bugün yaşanan kriz, basit bir hükümet sorunu değildir. Sorun, kapitalist sistemin bütünsel krizidir. Bu nedenle yalnızca iktidarın değişmesini hedefleyen stratejiler, sistemin yeniden üretimine hizmet eder. Reformist teşkilatlar ise tam da bu yeniden üretim mekanizmasının siyasal taşıyıcılarından biri haline gelmektedir.
İşçi sınıfının parlamenter hayallere bağlanması, mücadeleyi edilgenleştirmekte ve emekçi kitleleri kendi tarihsel güçlerinden uzaklaştırmaktadır. Seçim sonuçlarına endekslenen bir siyasal anlayış, kitlelerin doğrudan mücadele kapasitesini felç eder. Böylece işçi sınıfı, kendi kaderinin öznesi olmaktan çıkıp, düzen içi güç mücadelelerinin seyircisine dönüşür.
Bu nedenle reformizm yalnızca teorik bir yanlış değil, aynı zamanda düzenin ömrünü uzatan maddi bir siyasal pratiktir. İşçi sınıfının bağımsız devrimci hattı kurulmadığı sürece, reformist siyaset emekçi öfkesini sistem içinde soğutmaya devam edecek; kapitalist düzen ise her krizden yeniden yapılandırılarak çıkacaktır.
14— Kriz, Parçalanma ve İşçi Sınıfının Bağımsız Örgütlenme Sorunu
Kapitalist sistemin derinleşen krizi yalnızca devlet biçimlerini değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin yapısını da belirleyici biçimde etkilemektedir. Ekonomik istikrarsızlık, güvencesiz çalışma rejimleri, yoksullaşma ve toplumsal kutuplaşma, emekçi sınıflar içinde geniş bir hoşnutsuzluk üretirken; bu hoşnutsuzluk kendiliğinden bir siyasal bütünlüğe dönüşmemektedir. Aksine, mevcut siyasal çerçeve içinde parçalı, yönsüz ve çoğu zaman sistem içi kanallara sıkışmış bir karakter kazanmaktadır.
Bu parçalanmanın temel nedeni, işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenme gücünün zayıflığıdır. Emekçi kitlelerin öfkesi, çoğu durumda burjuva muhalefet partilerinin sınırları içinde temsil edilmeye çalışılmakta ya da sendikal bürokrasinin dar çerçevesine hapsedilmektedir. Bu durum, toplumsal enerjinin sistem dışı bir hatta kanalize olmasını engellemekte ve mevcut rejimin yeniden üretimini kolaylaştırmaktadır.
Özellikle Türkiye örneğinde, muhalefet hareketlerinin büyük bölümü seçim süreçlerine endekslenmiş durumdadır. Siyasal mücadele, sokak, grev, işgal ve özörgütlenme biçimleri yerine büyük ölçüde parlamenter rekabet alanına indirgenmiştir. Sokak hareketleride burjuva muhalefete daha mğcadeleci bir hatta yürümesi için çağrılar yapma perspektifini aşmamaktadır. Bu indirgeme, emekçi sınıfların siyasal öznelliğini zayıflatmakta ve onları düzen içi alternatiflere bağımlı hale getirmektedir. Böylece toplumsal muhalefet, sistemin sınırları içinde dolaşan ama onu aşamayan bir form kazanmaktadır.
Bu tablo, aynı zamanda burjuva demokrasisinin kriz koşullarında nasıl bir “kontrol mekanizması” olarak işlediğini de göstermektedir. Muhalefet, sistem dışı bir kopuş yönünde gelişmek yerine, sistem içi rekabetin bir parçasına dönüşmekte; böylece rejimin temel yapısı sorgulanmadan kalmaktadır. Bu durum, yalnızca siyasi partilerin değil, sendikaların ve sivil toplum yapılarının da genel eğilimini belirlemektedir.
Oysa kapitalist kriz derinleştikçe, toplumsal çelişkilerin çözümü giderek daha fazla doğrudan sınıf mücadelesi biçiminde ortaya çıkmaktadır. Ancak bu mücadelenin devrimci bir hatta dönüşebilmesi, işçi sınıfının bağımsız bir siyasal merkez etrafında örgütlenmesine bağlıdır. Aksi durumda, parçalı direnişler ve dönemsel öfke patlamaları, sistem tarafından kolaylıkla kontrol altına alınmakta ve etkisizleştirilmektedir.
Dolayısıyla mevcut aşamada temel sorun, yalnızca rejimin baskı kapasitesi değil, aynı zamanda emekçi sınıfların siyasal temsil krizidir. Bu kriz aşılmadan, toplumsal hoşnutsuzluk kalıcı bir siyasal güce dönüşemez. İşçi sınıfının bağımsız örgütlenme sorunu, bu nedenle yalnızca Türkiye’ye özgü değil, küresel kapitalist krizin doğrudan bir sonucudur ve aynı zamanda bu krizin aşılmasının da temel koşuludur.
15— Sendikal Bürokrasi, Reformizm ve Mücadelenin Sistem İçine Hapsedilmesi
Kapitalist kriz koşullarında işçi sınıfının potansiyel gücü artarken, bu gücün fiili bir siyasal kuvvete dönüşmesini engelleyen en önemli ara mekanizmalardan biri sendikal bürokrasidir. Sendikalar, tarihsel olarak işçi sınıfının kolektif savunma araçları olarak ortaya çıkmış olsa da, mevcut aşamada önemli bir kısmı düzen içi denge mekanizmalarına eklemlenmiş durumdadır. Bu eklemlenme, işçi hareketinin radikalleşmesini sınırlandıran temel unsurlardan biridir.
Türkiye’de sendikal yapıların büyük bölümü, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını güçlendirmekten ziyade, mevcut siyasal düzenin sınırları içinde “yönetilebilir talepler” üretme eğilimindedir. Grevlerin ertelenmesi, toplu sözleşme süreçlerinin bürokratikleşmesi ve işçi eylemlerinin çoğu zaman kurumsal sınırlar içinde tutulması, bu yapının somut sonuçlarıdır. Böylece sınıf mücadelesi, sistemle çatışan bir dinamik olmaktan çıkarak, sistem içinde kontrol edilebilir bir pazarlık alanına indirgenmektedir.
Bu durum, yalnızca sendikal yapının içsel bir sorunu değildir; aynı zamanda reformist siyasal çizginin genel etkisiyle de doğrudan ilişkilidir. Burjuva muhalefetle kurulan dolaylı ya da doğrudan ittifak ilişkileri, işçi hareketinin bağımsız bir sınıf hattı oluşturmasını engellemekte ve mücadeleyi seçim süreçlerine ya da parlamenter dengelere bağımlı hale getirmektedir. Bu bağımlılık, sınıfın kendi tarihsel çıkarlarını bağımsız biçimde ifade etmesini zorlaştırmaktadır.
Sonuç olarak sendikal bürokrasi, işçi sınıfının potansiyel enerjisini sistem içi kanallara yönlendiren bir tampon mekanizma işlevi görmektedir. Bu tampon mekanizma, toplumsal öfkenin doğrudan siyasal bir kırılmaya dönüşmesini engelleyerek rejimin istikrarını dolaylı biçimde desteklemektedir. Bu nedenle sendikal alan, yalnızca ekonomik mücadelelerin yürütüldüğü bir zemin değil, aynı zamanda siyasal mücadelenin yönünün belirlendiği kritik bir alan haline gelmiştir.
Kriz derinleştikçe işçi sınıfı içinde patlayan hoşnutsuzluklar da artmaktadır. Ancak bu hoşnutsuzlukların devrimci bir hatta yönelmesi, mevcut sendikal ve reformist yapıların sınırlarını aşacak bağımsız bir örgütlenme kapasitesine bağlıdır. Aksi halde, mücadele dalgaları sistem içinde soğurulmakta, parçalanmakta ve etkisizleştirilmektedir.
Bu nedenle sendikal bürokrasi sorunu, yalnızca örgütsel bir mesele değil; işçi sınıfının siyasal bağımsızlığı sorununun doğrudan bir parçasıdır. Bu yapı kırılmadan, sınıf mücadelesinin devrimci bir eksene oturması mümkün değildir.
16— Sosyalist Hareketin Krizi ve Burjuva Muhalefete Eklemlenme
Türkiye’de sosyalist hareketin önemli bir bölümü, kapitalist sistemin krizine karşı bağımsız bir sınıf hattı inşa etmek yerine, burjuva muhalefet alanının ek bir bileşeni haline gelmiştir. Türkiye sosyalist solu uzun yıllardır Erdoğan’ı gönderme görevini CHP’ye havale ederek, CHP’nin amigoluğu rolüne bürünmüştür.
Bu yönelim, özellikle seçim süreçlerinde daha görünür hale gelmektedir. Bugün CHP binaları önünde Kemal Kılıçdaroğlu’na lanet okuma merasimlerinin amigoluğunu yapan Sosyalist sol (Tip, Sol Parti, Sip_Tkp menşeyli partiler, EHP vs vs) 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Bay Piro Kemal’i Erdoğan’dan kurtulma umudu olarak emekçi sınıflara pazarlıyordu. Sosyalist partiler ve yapılar, kendi sınıf programlarını bağımsız bir hat olarak geliştirmek yerine, burjuva muhalefet partilerinin belirlediği siyasal gündemlere eklemlenmekte; böylece sınıf bağımsızlığı ilkesi fiilen geri plana itilmektedir. Bu eklemlenme, sosyalist hareketin toplumsal etkisini genişletiyor gibi görünse de, uzun vadede siyasal bağımsızlığını aşındıran bir sonuç üretmektedir.
Bu durumun temel sonucu, sosyalist hareketin devrimci bir odak olmaktan uzaklaşarak, sistem içi muhalefetin radikal bir varyantına dönüşmesine yol açmıştır. Burjuva muhalefetin sınırları içinde hareket eden bir sosyalist çizgi, kaçınılmaz olarak sistemin belirlediği çerçeveleri kabul etmek zorunda kalmaktadır.Günün sonunda CHP mitinglerinde bayrak sallama merasimlerinde boy göstermenin ötesine geçilmemektedir. Bu durumda burjuva düzenin bataklığına saplanmak olarak karşılık bulmaktadır.
Ayrıca sosyalist hareketin bu parçalı ve eklemlenmiş yapısı, işçi sınıfı içinde birleşik bir siyasal önderlik oluşturulmasını da engellemektedir. Farklı yapılar arasındaki stratejik dağınıklık, ortak bir sınıf programının oluşmasını zorlaştırmakta ve emekçi kitlelerin önünde net bir devrimci alternatifin belirmesini engellemektedir. Bu durum, rejimin ideolojik ve siyasal istikrarını dolaylı biçimde güçlendirmektedir.
Sosyalist hareketin krizinin bir diğer boyutu, teorik zayıflık ve programatik belirsizliktir. Kapitalizmin güncel kriz dinamikleri karşısında bütünlüklü bir analiz üretilememesi, hareketi güncel olaylara tepki veren ama yön belirleyemeyen bir konuma sürüklemektedir. Bu da siyasal pratiğin stratejik bir eksenden yoksun kalmasına yol açmaktadır.
Sonuç olarak sosyalist hareketin mevcut durumu, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattının oluşmasının önündeki en önemli engellerden biridir. Bu kriz aşılmadığı sürece, toplumsal hoşnutsuzlukların devrimci bir programa dönüşmesi mümkün değildir. Sosyalist hareketin yeniden inşası, yalnızca örgütsel değil, aynı zamanda stratejik ve ideolojik bir kopuşu zorunlu kılmaktadır.
17— Devrimci Önderlik Krizi ve Tarihsel Tıkanma Noktası
Kapitalist sistemin içine girdiği tarihsel kriz, yalnızca ekonomik ve siyasal yapıları değil, aynı zamanda toplumsal mücadelelerin yönünü de belirleyen temel bir çelişkiyi keskinleştirmiştir: devrimci önderlik krizi. Bugün dünya ölçeğinde emekçi sınıflar, artan yoksulluk, güvencesizlik, savaş ve baskı koşulları altında giderek büyüyen bir hoşnutsuzluk üretmektedir. Ancak bu hoşnutsuzluk, bağımsız ve birleşik bir devrimci hatta dönüşememektedir.
Bu durumun temel nedeni, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını bütünlüklü biçimde temsil edecek siyasal önderliklerin zayıflığıdır. Devrimci örgütlenmelerin parçalı yapısı, programatik belirsizlikler ve uzun süredir devam eden teorik gerileme, emekçi kitlelerin enerjisinin devrimci bir kanala akmasını engellemektedir. Böylece kriz derinleşmesine rağmen, sistem karşıtı bir alternatif siyasal güç merkezi oluşmamaktadır.
Bu boşluk, burjuva düzenin en önemli yeniden üretim mekanizmalarından biridir. Çünkü kapitalist sistem, yalnızca baskı ve zorla değil, aynı zamanda alternatifin yokluğu üzerinden de varlığını sürdürür. İşçi sınıfı ve ezilenler, mevcut düzeni aşacak bir siyasal önderlikten yoksun oldukları ölçüde, parçalı tepkiler ve sınırlı direniş biçimleri içinde kalmaya mahkûm edilirler. Bu da rejimin istikrarını geçici olarak değil, yapısal olarak güçlendirir.
Türkiye bağlamında bu kriz, daha somut bir biçimde kendini göstermektedir. Toplumsal hoşnutsuzluk genişlemekte, ekonomik kriz derinleşmekte ve siyasal kutuplaşma sertleşmektedir. Ancak bu süreç, devrimci bir merkez etrafında birleşememektedir. Bunun yerine, farklı siyasal kanallar arasında dağılmış, yönsüz ve çoğu zaman sistem içi mekanizmalara eklemlenmiş bir muhalefet yapısı ortaya çıkmaktadır.
Devrimci önderlik krizi, yalnızca örgütsel bir eksiklik değildir; aynı zamanda tarihsel bir tıkanma noktasına işaret eder. Kapitalizmin mevcut aşamasında sistem, kendi krizini yönetme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiştir. Buna rağmen alternatif bir toplumsal düzenin inşa edilememesi, bu krizin sürekli yeniden üretilmesine yol açmaktadır. Bu durum, tarihsel olarak geçiş dönemlerinin en karakteristik çelişkilerinden biridir.
Bu nedenle bugün temel mesele, yalnızca mevcut rejimlerin niteliği değil, aynı zamanda devrimci bir önderliğin yokluğunun yarattığı tarihsel boşluktur. Bu boşluk doldurulmadıkça, toplumsal mücadeleler ya sistem içinde sönümlenmekte ya da geçici patlamalar halinde etkisizleşmektedir. Devrimci önderlik krizi, bu anlamda yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda tüm siyasal sürecin belirleyici düğüm noktasıdır.
18— İşçi Sınıfı Demokrasisi: Burjuva Demokrasisinin Tarihsel Alternatifi
Burjuva demokrasisinin tarihsel sınırlarına ulaştığı, seçimlerin siyasal belirleyicilik gücünü kaybettiği ve devlet aygıtının giderek daha açık biçimde zor mekanizmalarına dayandığı bir evrede, ortaya çıkan temel soru şudur: Bunun alternatifi nedir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca mevcut rejimin eleştirisini değil, aynı zamanda tarihsel bir toplumsal dönüşüm perspektifini de içermek zorundadır. Bu noktada işçi sınıfı demokrasisi, burjuva demokrasisinin karşıtı değil, onun tarihsel olarak aşılması anlamına gelir.
Burjuva demokrasisi, biçimsel eşitlik ilkesine dayanmasına rağmen, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı toplumsal ilişkileri değiştirmez. Bu nedenle siyasal eşitlik ile ekonomik eşitsizlik arasındaki çelişki, sistemin yapısal bir özelliği olarak kalır. Devlet aygıtı, bu eşitsizliği yeniden üretmek ve meşrulaştırmak için işlev görür. Seçimler, parlamentolar ve hukuk sistemi bu yapının sınırları içinde anlam kazanır.
İşçi sınıfı demokrasisi ise bu çelişkinin ortadan kaldırılmasını hedefler. Temel üretim araçlarının toplumsallaştırılması, planlı ekonomi ve emekçi kitlelerin doğrudan siyasal karar süreçlerine katılımı, bu modelin temel unsurlarıdır. Burada demokrasi, yalnızca oy verme mekanizmasıyla sınırlı değildir; üretim, dağıtım ve siyasal yönetim süreçlerinin doğrudan emekçi sınıflar tarafından kolektif biçimde örgütlenmesini ifade eder.
Bu anlamda işçi sınıfı demokrasisi, parlamenter temsil sisteminin yerine geçen daha dar bir siyasal form değil; toplumsal yaşamın bütününü kapsayan farklı bir örgütlenme biçimidir. Konseyler, komiteler, işyeri meclisleri ve benzeri doğrudan demokratik yapılar, bu modelin temel bileşenleridir. Siyasal iktidar, profesyonel bir devlet bürokrasisinin elinden çıkarak, doğrudan emekçi kitlelerin denetimine geçer.
Bu perspektif aynı zamanda devlet aygıtının niteliğini de köklü biçimde değiştirir. Burjuva devlet, sınıf egemenliğinin yoğunlaşmış biçimi olarak var olurken, işçi sınıfı demokrasisi, bu egemenlik ilişkisini ortadan kaldırmayı hedefler. Bu nedenle mesele yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil, burjuva devletin yıkılıp işçi devletinin kurulmasıdır.
Bugün küresel ölçekte yaşanan kriz koşulları, burjuva demokrasisinin restorasyonunu değil, onun daha da derin bir aşınmasını üretmektedir. Bu koşullarda “daha iyi işleyen parlamenter sistem” talebi, yapısal olarak sınırlı kalmaya mahkûmdur. Çünkü sorun, sistemin işleyiş biçiminde değil, sistemin kendisindedir. Bu nedenle tarihsel çözüm, burjuva demokrasisinin iyileştirilmesi değil, onun yerine işçi sınıfı demokrasisinin inşa edilmesidir.
İşçi sınıfı demokrasisi, yalnızca teorik bir alternatif değil; aynı zamanda kapitalizmin krizine karşı gerçek tarihsel çıkış yoludur. Bu çıkış yolu, mevcut düzenin sınırları içinde değil, onun aşılmasıyla mümkündür. Bu nedenle işçi sınıfının siyasal mücadelesi, yalnızca reform talebi değil, aynı zamanda yeni bir toplumsal düzenin kurucu gücü olmak zorundadır.
19 — Stratejik Kırılma: Genel Grev, Öz-Örgütlenme ve İktidar Sorunu
Kapitalist kriz derinleştikçe toplumsal çelişkiler yalnızca görünür hale gelmez, aynı zamanda daha keskin ve doğrudan sınıf karşıtlıkları biçiminde yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma, tarihsel olarak belirli eşiklerde siyasal rejimlerin normal işleyişini askıya alır ve “stratejik kırılma” anlarını üretir. Bu anlar, yalnızca ekonomik taleplerin değil, doğrudan iktidar sorununun gündeme geldiği dönemlerdir.
Bu bağlamda genel grev, işçi sınıfının yalnızca ekonomik bir baskı aracı değil, aynı zamanda siyasal güç ilişkilerini doğrudan etkileyen bir toplumsal müdahale biçimidir. Üretimin durması, kapitalist düzenin sürekliliğini sağlayan temel mekanizmaların askıya alınması anlamına gelir. Bu nedenle genel grev, yalnızca bir protesto biçimi değil, potansiyel bir iktidar krizi yaratma kapasitesine sahip bir eylem biçimidir.
Ancak genel grev tek başına yeterli değildir. Bu tür tarihsel kırılma anlarının devrimci bir yöne evrilebilmesi, işçi sınıfının öz-örgütlenme kapasitesine bağlıdır. İşçi komiteleri, taban inisiyatifleri, fabrika meclisleri ve benzeri doğrudan demokratik yapılar, sınıfın yalnızca tepki veren bir özne olmaktan çıkıp, siyasal süreçleri yönlendiren bir aktöre dönüşmesini sağlar. Bu örgütlenmeler olmaksızın, kitlesel hareketler çoğu zaman ya dağılır ya da sistem içi kanallara geri çekilir.
Bu nedenle stratejik kırılma, yalnızca bir protesto yoğunlaşması değil, aynı zamanda yeni bir iktidar biçiminin embriyonik olarak ortaya çıkmasıdır. Mevcut devlet aygıtı kriz anlarında zayıflarken, alternatif bir siyasal organizasyonun inşası gündeme gelir. Bu aşamada mesele artık reform değil, iktidarın kim tarafından ve hangi sınıf adına kullanılacağı sorusudur.
İşçi sınıfının bu süreçte karşı karşıya olduğu temel görev, dağınık öfkeyi merkezi ve örgütlü bir siyasal güce dönüştürmektir. Aksi durumda kriz anları, ya burjuva düzen tarafından yeniden stabilize edilir ya da farklı egemen sınıf fraksiyonları tarafından kontrol altına alınır. Bu nedenle öz-örgütlenme, yalnızca bir taktik değil, devrimci sürecin zorunlu koşuludur.
Stratejik kırılma anlarında ortaya çıkan en önemli mesele, iktidarın alternatifinin hazır olup olmadığıdır. Eğer işçi sınıfı kendi bağımsız örgütlenmesini ve siyasal merkezini yaratamamışsa, kriz anları mevcut düzenin yeniden yapılanmasıyla sonuçlanır. Ancak bu örgütlenme mevcutsa, kriz anları devrimci dönüşümün kapısını aralayabilir.
Dolayısıyla genel grev ve öz-örgütlenme, yalnızca mücadele araçları değil; aynı zamanda tarihsel bir geçişin belirleyici momentleridir. Bu momentler, kapitalist düzenin sürekliliği ile onun aşılması arasındaki sınır çizgisini oluşturur. Bu nedenle stratejik kırılma, yalnızca bir olasılık değil, aynı zamanda tarihsel bir zorunluluk olarak ele alınmalıdır.
20— Devrimci Önderlik ve Enternasyonal Komünist Partinin Zorunluluğu
Kapitalist sistemin krizinin derinleşmesi, toplumsal çelişkileri keskinleştirirken aynı zamanda bu çelişkilerin çözümünü belirleyecek temel sorunu da görünür kılar: devrimci önderliğin yokluğu. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki, işçi sınıfının kendiliğinden öfke ve direniş dalgaları, örgütlü ve programatik bir siyasal merkezle birleşmediği sürece kalıcı bir dönüşüm yaratamaz. Bu nedenle devrimci süreçlerin belirleyici unsuru, yalnızca kitlesel hareketlilik değil, bu hareketliliği yönlendiren siyasal önderliktir.
Bu bağlamda enternasyonal komünist parti, yalnızca bir örgüt biçimi değil, aynı zamanda tarihsel bir zorunluluktur. Kapitalist üretim ilişkilerinin küresel ölçekte örgütlenmiş olması, bu ilişkilere karşı verilecek mücadelenin de aynı ölçekte örgütlenmesini gerektirir. Ulusal sınırlar içinde kalan örgütlenmeler, küresel sermaye karşısında yapısal olarak yetersiz kalır ve ya sistem içine eklemlenir ya da marjinalleşir.
Enternasyonal komünist parti, işçi sınıfının farklı ülkelerdeki mücadelelerini ortak bir program ve strateji etrafında birleştirme işlevi görür. Bu parti, yalnızca koordinasyon sağlayan bir yapı değil, aynı zamanda siyasal yön tayin eden ve devrimci süreci bütünsel olarak örgütleyen bir merkezdir. Bu yönüyle, dağınık mücadeleleri birleştiren ve onları tarihsel bir projeye dönüştüren temel araçtır.
Devrimci önderlik krizi, yalnızca Türkiye’ye özgü bir sorun değil, küresel ölçekte yaşanan bir tarihsel tıkanmanın ifadesidir. İşçi sınıfının genişleyen potansiyeli ile bu potansiyeli örgütleyecek siyasal yapıların zayıflığı arasındaki çelişki, kapitalist sistemin sürekliliğini sağlayan temel mekanizmalardan biridir. Bu çelişki aşılmadığı sürece, kriz koşulları yeniden üretilecek ve toplumsal enerji sistem içinde soğurulacaktır.
Bu nedenle enternasyonal komünist partinin inşası, bir tercih meselesi değil, tarihsel bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, yalnızca mevcut rejimlerin niteliğinden değil, kapitalizmin küresel yapısından kaynaklanmaktadır. Bu yapı karşısında parçalı, ulusal ya da geçici örgütlenmelerin kalıcı bir dönüşüm yaratma kapasitesi bulunmamaktadır.
Sonuç olarak devrimci önderlik, tarihsel sürecin belirleyici eksenidir. İşçi sınıfının potansiyel gücü, ancak bu önderlik aracılığıyla gerçek bir siyasal güce dönüşebilir. Aksi durumda, kriz derinleşse bile sistem kendi iç yeniden yapılanma mekanizmalarıyla varlığını sürdürmeye devam eder. Bu nedenle enternasyonal komünist parti, yalnızca bugünün değil, tarihsel geleceğin de zorunlu örgütsel formudur.
21— Sonuç: Tarihsel Kavşak, Sistemik Çöküş ve Devrimci Zorunluluk
Kapitalist sistem, içine girdiği çok boyutlu krizle birlikte yalnızca ekonomik bir tıkanma değil, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve ideolojik bir çözülme süreci yaşamaktadır. Bu çözülme, burjuva demokrasisinin formel mekanizmalarının aşınmasından devlet aygıtının giderek daha açık biçimde zor ve güvenlik mekanizmalarına dayanmasına kadar uzanan geniş bir dönüşümü ifade eder. Artık mesele, sistemin “iyi” ya da “kötü” yönetilmesi değil, sistemin kendisinin sürdürülebilir olup olmadığıdır.
Bu tarihsel kavşakta egemen sınıflar, krizin yükünü emekçi sınıflara ve ezilenlere transfer ederek kendi egemenliklerini yeniden üretmeye çalışmaktadır. Ancak bu yeniden üretim süreci giderek daha kırılgan hale gelmektedir. Çünkü toplumsal çelişkiler derinleştikçe, sistemin rıza üretme kapasitesi zayıflamakta ve zor aygıtlarına daha fazla bağımlı hale gelmektedir. Bu bağımlılık, kısa vadede istikrar üretse bile uzun vadede daha büyük siyasal krizlerin zeminini hazırlamaktadır.
Türkiye örneğinde görülen süreç, bu küresel eğilimin yerel bir yoğunlaşmasıdır. Seçim mekanizmasının işlev kaybı, muhalefetin yeniden dizayn edilmesi, devlet aygıtının merkezileşmesi ve toplumsal hareketlerin parçalanması, bu genel krizin farklı biçimleridir. Bu tablo, yalnızca bir rejim sorunu değil, kapitalist sistemin tarihsel sınırlarına ulaşmasının somut ifadesidir.
Bu koşullar altında reformist perspektiflerin ya da burjuva demokrasiye dönüş hayallerinin maddi bir karşılığı kalmamıştır. Çünkü kriz, sistemin işleyişindeki geçici bir bozulma değil, üretim ilişkilerinin ve siyasal yapının bütünsel bir tıkanmasıdır. Bu nedenle çözüm, sistemin restorasyonunda değil, onun devrimci yöntemlerle yıkılmasında yatmaktadır.
Bu aşılma süreci ise kendiliğinden gerçekleşmez. Kapitalist sistemin tarihsel olarak aşılması, yalnızca nesnel koşulların olgunlaşmasıyla değil, aynı zamanda öznel faktörün, yani devrimci önderliğin inşasıyla mümkündür. İşçi sınıfının dağınık enerjisi, örgütlü bir siyasal merkez olmaksızın tarihsel bir dönüşüm yaratamaz.
Dolayısıyla insanlığın içinde bulunduğu tarihsel aşama, bir seçenekler dönemi değil, bir zorunluluklar dönemidir. Ya kapitalist sistemin kriz yönetimi adı altında daha derin bir barbarlık ve yıkım süreci devam edecek ya da işçi sınıfı kendi bağımsız örgütlenmesiyle bu tarihsel yönelimi kıracaktır.
Bu bağlamda devrim, bir ihtimal değil, tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu zorunluluğun gerçekleşmesi, bilinçli bir örgütlenme ve enternasyonal bir devrimci önderlik olmaksızın mümkün değildir. İnsanlığın geleceği, bu tarihsel çelişkinin nasıl çözüleceğine bağlıdır: ya sistemin kriz içinde çürümesi derinleşecek ya da işçi sınıfı kendi tarihsel görevini üstlenerek yeni bir toplumsal düzenin kapısını açacaktır.
Ya Devrimci Çıkış Ya Reformist Çöplükte Çürüme
Kapitalizmin bugünkü kriz rejimi artık “yönetim hatası” ya da “geçici sapma” değildir. Bu, üretim ilişkilerinin, devlet biçimlerinin ve siyasal temsil mekanizmalarının aynı anda çözülmesidir. Burjuva demokrasisi bu çözülmeyi örtme kapasitesini yitirmiş, seçimler giderek bir meşruiyet üretme mekanizması olmaktan çıkıp, çıplak güç ilişkilerinin üzerini örten ritüellere dönüşmüştür.
Bu koşullarda tüm dünyada yükselen eğilim açıktır: daha fazla merkezileşme, daha fazla güvenlik devleti, daha fazla otoriter yönetim. Bu, kişisel iktidarların tercihi değil; sermaye egemenliğinin kriz koşullarında aldığı tarihsel biçimdir. Türkiye’de yaşananlar da bu küresel eğilimin dışında değil, onun yoğunlaşmış bir ifadesidir.
Bu noktada tüm reformist hayaller tarihsel olarak tükenmiştir. “Demokrasiyi geri kazanma”, “parlamentoyu restore etme”, “hukuku yeniden işletme” türü tüm stratejiler, sistemin kendi kriz dinamikleri tarafından geçersizleştirilmiştir. Çünkü sorun artık kurumların nasıl çalıştığı değil, hangi sınıfın çıkarına çalıştığıdır.
Bu nedenle tarihsel görev açıktır:
İşçi sınıfı, kendi bağımsız siyasal örgütünü yaratmak zorundadır.
Bu örgüt, ulusal sınırlarla sınırlı olamaz.
Bu örgüt, seçim süreçlerine indirgenemez.
Bu örgüt, mevcut düzenin içinde değil, onun karşısında inşa edilmek zorundadır.
Konseyler, komiteler, işyeri örgütlenmeleri ve taban inisiyatifleri; bunlar yalnızca araçlar değil, yeni bir toplumsal iktidarın embriyonlarıdır. Genel grev, yalnızca bir protesto değil, üretim ilişkilerine doğrudan müdahaledir. Enternasyonal komünist parti ise bu dağınık enerjinin tarihsel yönünü belirleyecek zorunlu siyasal merkezdir.
Bugün mesele artık “kim yönetecek?” sorusu değildir.
Mesele, bu sistemin devam edip etmeyeceğidir.
Ve bu sorunun yanıtı, parlamentolarda değil, fabrikalarda, sokaklarda, işyerlerinde ve örgütlü sınıf mücadelesinin her alanında verilecektir.
Tarih bir kez daha aynı eşiğe dayanmıştır:
Ya kapitalizmin kriz içinde çürümesi ve otoriter barbarlığın derinleşmesi
ya da işçi sınıfının devrimci müdahalesiyle yeni bir toplumsal düzenin açılması. Üçüncü yol yoktur.
“Tüm kavgaları kaybedebiliriz ama son kavgayı asla.”
Çünkü bizim kavgamız, gelip geçici hükümetlerin, seçimlerin ya da siyasal dönemlerin kavgası değildir. Bizim kavgamız, insanlığın sınıflara bölündüğü andan beri süren büyük tarihsel yarılmanın kavgasıdır. Efendilerle kölelerin, sömürenlerle sömürülenlerin, saraylarla yoksul mahallelerin kavgasıdır bu.
Burjuvazi bugün güçlü görünebilir. Devlet onların olabilir, mahkemeler onların olabilir, medya onların olabilir, ordular, polisler, sermaye ağları onların olabilir. Devrimleri boğabilir, grevleri yasaklayabilir, şehirleri susturabilirler. Evet — tüm kavgaları kaybedebiliriz. Kuşaklar boyunca geri çekilebilir, yenilebilir, dağıtılabiliriz. Ama onlar bütün zaferlerine rağmen tek bir şeyi yok edemezler: Sömürülenlerin yeniden ayağa kalkma zorunluluğunu.
Çünkü sınıflar var oldukça kavga yeniden başlayacaktır. Açlık oldukça öfke yeniden büyüyecektir. İnsan emeği sermayenin boyunduruğu altında kaldığı sürece, her fabrika yeni bir isyanın mayasını taşıyacaktır. Kapitalizm her gün kendi mezar kazıcılarını yeniden üretmektedir. İşçi sınıfı yalnızca sömürülen bir sınıf değil; hayatı üreten sınıftır. Ve hayat sürdüğü müddetçe mücadele de sürecektir.
Bu yüzden bizim tarihimiz, yalnızca yenilgilerin tarihi değildir. Bizim tarihimiz, her yenilgiden sonra yeniden ayağa kalkmanın tarihidir. Komünler düştü, devrimler yenildi, öncüler katledildi; ama dünya işçi sınıfı her defasında yeniden doğruldu. Çünkü proletaryanın hafızası, mezarlardan bile öğrenir. Her bastırılmış ayaklanma, geleceğin devrimlerine bırakılmış bir deneyimdir.
Ama bir gün son kavga verilecektir.
Ve o kavga, yalnızca bir iktidarın değil, bütün sınıflı toplumlar tarihinin son kavgası olacaktır. Burjuvazi tarihin çöplüğüne yalnızca siyasal olarak değil, toplumsal bir sınıf olarak gönderilecektir. İnsanlık ilk kez efendilerin olmadığı bir dünyayı kuracaktır. Üretim, kâr için değil yaşam için örgütlenecek; özgürlük bir azınlığın ayrıcalığı değil, bütün insanlığın ortak nefesi olacaktır.
İşte bu yüzden:
Tüm kavgaları kaybedebiliriz ama son kavgayı asla.
Çünkü son kavga, insanlığın özgürleşme kavgasıdır.
Ve insanlığın geleceği, sonunda mutlaka kazanacaktır.
Özgürlük savaşan işçilerle gelecek!
Komünist bir dünya kuracağız!