Denizli’deki İş Cinayeti: Yolda Bulduğunu Söyleyen Patron

Denizli’de 22 yaşındaki Suriyeli işçi Yasin Bedevi Mafeş’in elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetmesi, sıradan bir “iş kazası” değil, kapitalist sömürü düzeninin göçmen emeği üzerinden yürüttüğü kanlı işleyişin çıplak bir örneğidir. Patronun, işçiyi kendi fabrikasında çalıştırmasına rağmen cesedi fabrikadan alıp “yolda buldum” demesi, yalnızca bireysel bir ahlaksızlık değil; göçmen emeğine dair sistematik bir zihniyetin dışavurumudur. Patronun gözünde işçi, ne üretim sürecinde bir özne ne de ölümünde yas tutulacak bir insandır. İşçi yalnızca “maliyet unsuru”dur. Göçmen olması, bu değersizleştirmeyi iki kat derinleştirmektedir: hem ucuz çalıştırılan hem de öldüğünde kolayca üzeri örtülebilecek bir “fazlalık.”
Bu cinayet, kapitalizmin göçmen emeğini nasıl sıradanlaştırıp değersizleştirdiğini gösteriyor. Ölüm, patronun gözünde yalnızca bir “işgücü kaybı”dır ve toplumsal vicdanın sessizliği bu cinayeti meşrulaştırıyor. Göçmen işçinin ölümü, işçi sınıfının tüm kesimlerine yönelik bir uyarıdır: kapitalist sistem, en savunmasız olanı öldürmekte tereddüt etmez.

Münferit Değil, Sistematik: Daha Önce de Yaşandı

Denizli’deki bu vaka, münferit bir istisna değildir. Türkiye’nin farklı bölgelerinde, benzer biçimde göçmen işçilerin ölümleri örtülmeye, cesetleri gizlenmeye çalışıldı.

Zonguldak’ta Afgan işçi Vezir Mohammad Nourtani kaçak bir madende çalışırken fenalaştı. İşveren ve yanındakiler onu hastaneye götürmek yerine darp ederek öldürdüler; ardından cesedini ormanda benzinle yakarak yok etmeye çalıştılar. Daha sonra organlarının kaybolduğu ortaya çıktı. Bu olay, göçmen işçinin yalnızca ucuz değil, aynı zamanda “harcanabilir” olduğunu çarpıcı biçimde gösterdi.

Adana’da, iş kazasında ölen Suriyeli işçi, battaniyeye sarılıp şehrin dışına bırakıldı. Patron için işçinin cesedi bile “baş belasıydı.”

Daha pek çok olayda Suriyeli ve Afgan işçilerin cesetleri gizlendi, ölümler “yokmuş” gibi kayıtlardan silinmek istendi.

Bu örnekler, göçmen işçilerin ölümlerinin bireysel vicdansızlık değil, sermaye sınıfının genel eğilimi olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim sürecinde, kayıtdışı ve sigortasız çalıştırılan göçmen işçiler, öldüklerinde bile sisteme “yük” olmamaları için sessizce yok edilmeye çalışılıyorlar.

Göçmen Emeğinin Konumu: İşçi Sınıfının En Dip Tabakası

Göçmen emeği, kapitalist sistemin en ucuz, en güvencesiz ve en korunmasız işgücünü oluşturur. Sigortasız çalıştırma, düşük ücretler, barınma sorunları, en ağır işlerin dayatılması bu tabakanın ortak kaderidir. Sermaye sınıfı, göçmenleri bilinçli olarak işçi sınıfının “en dip tabakası” haline getirir. Böylece hem onların emek gücünü en ucuz şekilde sömürür, hem de yerli işçiler üzerinde baskı kurar: “Bakın, onlar daha ucuza çalışıyor; sizin de haklarınızı düşürmemiz normaldir.”

Göçmen işçilerin bu koşullarda tutulması, yalnızca göçmenlerin değil, tüm işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının geriletilmesinin aracıdır. Kapitalizmde hiçbir işçi yalnızca kendisi olarak ezilmez; göçmen işçiye reva görülen sefalet, yerli işçiye dayatılacak sefaletin eşiğini belirler. Göçmen işçi kardeştir, patron düşmandır! Bu sistemde hepimiz aynı zincirin halkalarıyız; biri düştüğünde, zincir hepimizi sarsar.

Irkçılığın Ekonomik ve Siyasal İşlevi

Türkiye’de göçmen düşmanlığı, burjuvazi tarafından yıllardır sistematik biçimde körüklenmektedir. Suriyeli ve Afgan işçiler, “işsizliğin sebebi” ya da “toplumsal sorunların kaynağı” olarak damgalandı. Zafer Partisi gibi açıkça faşist bir parti, bütün varlığını göçmen karşıtlığı üzerine inşa etti. Burjuva muhalefet dahi seçim dönemlerinde tüm kampanyalarını “göçmenleri göndereceğiz” propagandasına dayandırdı.
Bu atmosfer, patronların işçiye karşı cüretini artırmaktadır. Çünkü göçmen emeğine yönelen her saldırı, toplumun önemli bir kesimi tarafından sessizlikle, hatta onayla karşılanmaktadır. Patron, işçiyi öldürüp cesedini gizlemeye kalktığında, bu cesareti yalnızca kendi kâr hırsından değil, göçmen düşmanlığının toplumsal meşruiyetinden almaktadır.
Irkçılık burada yalnızca ideolojik bir sapma değil, kapitalizmin bilinçli bir aracıdır. İşçi sınıfını böler, göçmeni yerli işçiye düşman eder, böylece burjuvazi sömürü çarkını rahatlıkla çevirir. Göçmen işçi ile yerli işçinin karşı karşıya gelmesi, patronun işine yarar; çünkü bölünmüş işçi sınıfı direnç gösteremez.

Devlet ve Yargının Rolü: Sessizlik ve Himaye

Denizli’de Suriyeli işçi Yasin Bedevi Mafeş’in ölümü, yalnızca patronun vicdansızlığının değil, burjuva devletin göçmen emeğine karşı sistematik tavrının da göstergesidir. Devlet, işçi cinayetlerini önleme görevini yerine getirmek bir yana, çoğu kez patronları koruyucu bir zırh işlevi görür.

İş cinayetlerinde resmi soruşturmalar genellikle göstermelik kalır; işçinin yaşamı ile patronun çıkarı arasında karar verilmiş bir öncelik vardır. Yargı, sermayenin cezasızlık kültürünü pekiştirir: göçmen işçinin ölümü çoğu zaman “iş kazası” olarak kayıtlara geçer, cezalar hafifletilir, sorumluluk dağıtılır.

Bu yaklaşım, patronların göçmen işçiyi öldürmeye veya ihmale maruz bırakmaya cüret etmesini kolaylaştırır. Devletin ve yargının sessizliği, kapitalist sömürü zincirinin halkalarını tamamlar. Göçmen işçinin ölümü yalnızca bir bireysel trajedi değil, sistemin işçi sınıfına yönelik açık saldırısıdır.
Sessizlik suça ortak olmaktır; işçi sınıfı bu sessizliği yıkmak zorundadır!

Sınıfsal Sonuçlar: Göçmenler İşçi Sınıfının En Savunmasız Kesimi

Göçmen işçilerin ölümü, sadece onların bireysel trajedisi değildir. İşçi sınıfının en güvencesiz kesimi olarak, bu ölümler tüm sınıfa karşı işlenmiş bir saldırıdır. Patronlar, göçmen işçileri ucuz işgücü olarak kullanır ve ölümünü “maliyet unsuru” olarak görür.

Yerli işçiler, göçmen işçilerin maruz kaldığı koşulları görerek ya sessiz kalır ya da milliyetçilik ile bölen bir psikolojiye maruz kalır.

Bu durum, kapitalist sistemin işçi sınıfını bölerek sömürüyü derinleştirme stratejisidir: göçmen işçinin ölümü, tüm işçilerin güvenliğini ve haklarını tehdit eder.
İşçi sınıfı bölünmüşse, her ölüm herkesi daha da savunmasız bırakır. Göçmen işçinin hakkı, hepimizin hakkıdır!

Devrimci Çıkış: Göçmenlerle Barış, Burjuva Devletle Savaş

Çözüm reformist yaklaşımlarda değil, işçi sınıfının birleşik mücadelesindedir. Sınıfın bu en savunmasız kesimi ile dayanışma kurmak, kapitalizmin yarattığı sömürü zincirini kırmanın temel yoludur:

İşçilerin milliyetçilik ve ırkçılığa karşı örgütlenmesi.
Göçmen ve yerli işçilerin ortak sendikalaşması ve işçi konseylerinin kurulması.
Üretim araçlarının işçi denetiminde kamulaştırılması.
Enternasyonal bir devrimci önderlikle sınıfın birleşik çıkarlarının savunulması.

Denizli’deki iş cinayeti, Zonguldak’ta Vezir Mohammad Nourtani ve diğer göçmen işçi ölümleri, bize kapitalizmin sadece ucuz işgücünü sömürmekle kalmadığını; aynı zamanda işçi sınıfını bölmek ve ölümlerini sıradanlaştırmak için sistematik olarak şiddeti kullandığını gösteriyor.İşçi sınıfı için tek çıkış yolu: Göçmenlerle barış, burjuva devletle savaş!