Eskişehir’de Eti Gıda’da 100’ü aşkın işçinin “küçülme” gerekçesiyle işten atılması, yalnızca ekonomik bir karar değil; sendikal yetki süreci, bürokratik uzlaşma ve işçilerin bağımsız çıkarları arasındaki gerilimi de açığa çıkarıyor. Bu metin, sahadan aktarılan bilgiler ışığında hem haber niteliğinde olguları derliyor hem de analiz bölümlerinde sendikal çizgiye dair Marksist bir okuma sunuyor.
Eskişehir’deki Eti Gıda fabrikasında 100’ü aşkın işçi, patronun açıkladığı “küçülme” ve “maliyet azaltma” gerekçeleriyle işten çıkarıldı. İşçilerin aktardıklarına göre: zorunlu fazla mesailer yaygındı; işten atma sürecinde maaşlar, ihbar-kıdem tazminatları ve diğer haklar ödenmedi ya da eksik ödendi; yıllık izin ücretleri tazminatlardan düşüldü; fazla mesai ücretleri ise hâlâ tam ödenmiş değil. Fabrika içinde kısa molalar, yoğun üretim baskısı ve yönetimin disiplin uygulamaları işçiler tarafından onur kırıcı ve hak gaspına kapı aralayan uygulamalar olarak tarif edildi. En dikkat çekici iddia ise işten çıkarılacakların listesinin patron ile sendika arasında birlikte hazırlanması oldu. Bu, sendikal bürokrasinin işçilerin bağımsız çıkarlarına aykırı bir pozisyona sürüklendiği eleştirilerini güçlendirdi.
Bu toplu işten atma, salt bir “ekonomik optimizasyon” hamlesi değildir. Üretim rejiminin temposu, fazla mesainin sıradanlaştırılması ve hak arayan işçilerin hedefe konması; işyeri ölçeğinde örgütlenme gücünü kırma stratejisini akla getiriyor. Buradaki kritik düğüm, sendikanın örgütlenme sürecindeki militan yüzü ile yetki sonrası uzlaşmacı-bürokratik hattı arasındaki gerilimdir.
Tek Gıda-İş’in madalyonunun iki yüzü burada berrak biçimde ortaya çıkıyor. Mücadeleci yüzü, yetkiyi kazanma sürecinde kendini gösteriyor. Fabrika önlerinde örgütlenme ve direniş süreçlerinde kararlılık sergileyen sendika, uzun soluklu kampanyalar ve görünür eylemlerle işçilerin moralini yükseltiyor. Cargill ve Nestlé gibi deneyimler, sendikanın ısrarcı, görünür ve sebatkâr bir hat izleyebildiğini gösteriyor. Bu, işçilerin eylem kapasitesini açığa çıkarabiliyor ve sınıf bilincini yükseltebiliyor. Ancak bu enerji çoğunlukla yetki alınana kadar sürüyor.
Yetki sonrası tablo farklılaşıyor. Sendika, patronla uyumlu bir ilişki kuruyor; toplu sözleşme süreçlerinde işçilere danışılmadan zayıf sözleşmeler imzalanabiliyor. Bursa Aroma deneyiminde işçilere danışılmadan kötü sözleşmeler imzalanmış, itiraz edenler hedef alınmıştı. Eti’de dillendirilen en ağır iddia ise işten çıkarılacak listenin patronla beraber hazırlanmasıdır. Bu, sendikanın fiilen İnsan Kaynakları aracı gibi çalıştığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor. Yetki sonrası bürokratikleşme, sendikayı işçiden koparıyor; militan dış basıncın yerini kurumsal uyum alıyor. Bunun sonucu, hak kayıpları ve moral erozyonudur.
Sendikal mücadele iki evrelidir: (1) Yetkiyi kazanma mücadelesi, (2) Yetki sonrasında kazanımları koruma ve genişletme mücadelesi. Birincisindeki militanlık, ikincisinde bürokrasiye teslim olursa, toplam denge patron lehine döner. Bürokrasi, işçi kazanımlarının kalıcılaşmasının önündeki başlıca engeldir: Uzlaşma refleksi, kurumsal meşruiyet arayışı ve “sorunsuz işletme” ideolojisi, işçilerin bağımsız çıkarları ile çatışır. Buna karşılık sınıf sendikacılığı perspektifi; tabanın söz ve karar hakkını, şeffaf pazarlığı, temsilcilerin geri çağrılabilirliğini, işyeri komitelerinin sürekliliğini esas alır.
Buradan çıkarılacak somut dersler açıktır:
İşten atma, fazla mesai, vardiya düzeni ve TİS başlıklarında kalıcı işyeri komiteleri kurulmalı; bu komiteler sendika yönetiminden bağımsız olarak denetim yapmalıdır.
Yetki sonrası tüm müzakere notları, taslaklar ve geri bildirim döngüsü tabana açılmalı; online/yerinde oylamalar kural haline gelmelidir.
Temsilciler için belirli aralıklarla güven oylaması yapılmalı; gerektiğinde anında geri çağrılabilmelidir.
Ücret, tazminat, fazla mesai ve izin alacakları için bağımsız bir hukuk/destek masası oluşturulmalı; her dosya için somut zaman çizelgesi ve kamuya açık takip mekanizması kurulmalıdır.
Aynı sektördeki fabrikalarla eşzamanlı görünürlük ve eylem planları yapılmalı; dayanışma ağları genişletilmelidir.
Uzun soluklu mücadeleleri sürdürebilmek için taban denetiminde şeffaf bir direniş fonu kurulmalı ve düzenli raporlama yapılmalıdır.
Eti Gıda’da yaşananlar, tekil bir fabrika vakası olmaktan öte; Türkiye işçi sınıfının örgütlenme–bürokrasi düğümüne dair yakıcı bir uyarıdır. Tek Gıda-İş’in militan yüzü, yetki öncesi dönemde gerçek bir enerji yaratıyor; ancak yetki sonrası bürokratik hat, bu enerjiyi kurumsal uyuma tahvil ettiğinde işçiler yalnızlaşıyor. Çıkış, işçi sınıfının bağımsız, anti-bürokratik ve militan bir sendikal çizgiyi kurumsallaştırmasından geçiyor: taban komiteleri, şeffaf TİS, geri çağırma ve dayanışma ağları ile… Bu çizgi, hem kazanmayı mümkün kılar hem de kazanılanı korur.