Bir insanın vücudundan memnun olmaması günümüzde sıkça karşılaştığımız bir durumdur. Sebepleri çok fazla olmakla birlikte kendi vücut disforim ve toplumun hiç de azımsanmayacak bir kısmının -hatta hemen hemen herkesin- yaşadığı bu durumun neden ve nasıl “görünür” olduğu ve görünürlüğünün ne olduğu bu araştırmanın başlıca konusudur.

Bir şeyin var olması için onun zıttının (başka bir deyişle “çelişkisinin”) var olması şarttır. Karanlık olmadan aydınlık var olamaz, zayıf olmadan güçlü olamaz. Bu, hayatın her yerinde var olmasından ötürü bu konuda da olmak zorundadır, aksi takdirde hayatın her yerinde var olmamış olur. O yüzden şunu diyebiliriz: iyi bir vücut olmadan kötü bir vücut olmaz; kötü bir vücut olmadan iyi bir vücut olmaz. Peki, iyi bir vücut nedir?

İyi ve kötü kavramları asl ü esas olarak ele alınamazlar, çünkü bu kavramlar keyfivari kavramlardır. Ancak şu barizdir ki şu an ele aldığımız iyi ve kötü, ilk bakışta estetik olarak görünürler. Bu nedenle subjektif ve yargılanamazlar, değil mi? Maalesef ki hayır. Vücut disforileri tek başlarına estetik bir konu olarak ele alınamaz. Tüm bunlar sosyolojik bir konudur ve her sosyolojik konuyu anlamak için toplumların (dolayısıyla medeniyetin) tarihine bakmak ve de hatırlatmak şarttır. Ama tarihe bakarken şimdiki insanın, şimdiki bilincini bir kenara koymak gerekir, bu yüzden şu ön bilgilendirmeyi yapmak zorundayım: bilincinizle elde ettiğiniz her şey son tahlilde içinde bulunduğunuz maddi dünyanın bir yansımasıdır.

Öncelikle, bir toplumun bir estetik anlayışı ve de yargısı geliştirmesi için arkasında bir nedenselliğin olması gerekir. Bir düşünce deneyiyle anlatırsak: tek başına yaşayan insan içgüdülerden gayrı bir estetik anlayışı geliştiremez, bu yüzden estetik anlayışı statik ve değişmez olur. Toplumun estetik anlayışı sürekli değişir, demek ki toplumun estetik anlayışı salt içgüdüsel değildir; bunun üzerine eklenen başka bir nedenselliği de vardır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: içgüdülerden gayrı olan estetiği toplum belirler.

Antik Yunan heykellerine ve Eflatun’un, Stoacıların yücelttiği vücut profiline bir bakın; küçük penisli, kaslı, saç-sakal birbirine karışmış bir erkek profilidir. Bu kesinlikle salt içgüdüsel biçimde açıklanamaz, çünkü öyle olsaydı Antik Yunandan gayrı medeniyetlerde de aynısı görülürdü. Fakat aynısı görülmedi. Antik Yunan’ın bu estetik anlayışı patriarşinin bir tezahürüydü. Basit bir açıklamasını yapmak gerekirse şunu söyleyebiliriz, bu dönemde kafa emeği ile kol emeği ayrılmıştı ve kafa emeğinin seyrekliği (büyük oranda aristokrasinin tekelinde olması) kafa emeği ile kol emeği arasında bir üst-alt ilişkisi yaratmıştı. Üst sınıflar kafa emeğine, hiç olmazsa o kabiliyete erişme hakkına sahiplerdi. Penis mevzusu tam da burada devreye girer çünkü büyük penis Antik Yunan’da aptallığı ve şehveti sembolize eder. Üst sınıfların heykellerinde bu yüzden küçük penis tercih edilir, şehvetten ve aptallıktan uzak olduklarını gösterir. Kas konusunu erkek konusuyla birlikte ele almalıyız çünkü Antik Yunan’da tıpkı diğer medeniyetlerde olduğu gibi mülkiyet erkeğin elindeydi. Çünkü köleye de toprağa da embriyo halindeki hanedanlar (savaşçılar, köleciler vb) ve hanedanlar sahiplerdi. Ve embriyo halindeki hanedan gücünü savaşçıdan; erkekten alır. Bu yüzden (%95 oranla desek yanlış olmaz) mülk sahibi erkektir ve mirası erkek bırakır. Bu maddi koşulların bilinçteki tezahürlerinden birisi ideal vücut profilinin küçük penisli, kaslı bir erkek olmasıdır.

Ne yazıktır ki günümüzde ideal vücut anlayışı kendisini heykellerle değil, sosyal zorbalıklarla ve kâr ile tezahür ettirmektedir. Ancak Antik Yunan’ın aksine, tek bir ideal vücut algısı yoktur. Yemek şirketleri ideal vücut olarak kilolu insan vücudunu gösterir, çünkü sattıkları şeyin “yan etkisi” kilo almaktır. Spor salonları, abonelerinin artması amacıyla yemek şirketlerinin yücelttiğinin tam tersi bir ideal vücut anlayışını gösterirler. Kadın haklarına ve Lubun haklarına karşı olan nefret ve de tepki kendisini maskülen vücudun ideal vücut olarak gösterilmesi olarak tezahür ettirmektedir çünkü patriarşi bunu gerektirir. Anlaşılan odur ki kapitalizmin çelişkileri ideal vücutta da kendisini gösteriyor. Ve ideal vücut, kapitalizm altında kendisini metalaştırma ve yabancılaştırma olarak gösterdiği için ideal vücut algısı kapitalizmin kaldırılmasıyla sonlanmaya yaklaşacaktır. Tüm ideal vücut algılarının arkasında ya metalaştırma ya yabancılaşma ya da üst sınıfları ve karakteristiklerini yüceltme güdüsü vardır. Sınıflı toplumun ve çelişkilerinin ortadan kalkması, kaçınılmaz olarak ideal vücut algısını da kaldıracaktır. Geriye ideal olarak kalan tek şey tek tek bireylerin ve köhnelikleri bırakmış yeni kültürlerin estetik anlayışı ve sağlık anlayışıdır.

Fakat günümüz toplumu henüz sınıflı toplumu yok etmekten uzak bir konumdadır, bu yüzden analizimizde estetiğin özgür olmadığını kabul etmek durumundayız. Estetiğin özgür olmaması, feodalvari geleneğin miras bıraktığı patriarşinin çelişkisi feminizm ve bunun sonucunda patriarşinin tarihte hiç olmadığı kadar maskülenliği yüceltmesi, üretim ve tüketimin (kapitalizm içerisinde) kullanım amaçlı değil tüketim amaçlı olmasından doğan meta fetişizmi, sanat ve müziğin piyasalaşmadan ötürü kalitesizleşmesi ve estetiğini kaybetmesi ve nicesi kapitalizmin kültürel anlamdaki çıkmazlarına örneklerdir. Bu çıkmazlardan belki de en trajik ve tezat olanı maskülenliğini fetişize eden erkeklerin hem homofobik hem de homoseksüel eğilimli olmalarıdır. Bu tarihte yeni bir şey de değildir! Roma ve Antik Yunan’da, askerler arasında görülmüştür. Fakat günümüzdeki fark bunun homofobik kişilerde beraber görülmesidir.

Maskülenliğin yüceltilmesinden devam edecek olursak, obez erkekler; obez kadınlar kadar olmasa da zorbalığa uğramaktadırlar. Bu zorbalığı yapan zorbaların argümanlarına baktığımızda sağlık birinci argüman, estetik ikinci argümandır. Ne şaşırtıcıdır ki bu obez erkek, benzetme doğru olacaksa “ayı” benzeri bir vücuda sahip olduğunda yani hem yağ hem kası sağladığında (sporcular buna Bulk/Dirty Bulk diyeceklerdir) zorbaların bunu övdüğünü görebiliriz. Oysaki bu da sağlıklı değildir, tıpkı Steroid gibi kimyasalları kullanmak gibi. Bu, onlara estetik gelebilir ama estetik değil, fetişizmdir. Bu kas konusu bir takıntı halini almış, herkes tek tip kaslı erkek profiline benzemeye çalışmış (bazı kadınlar da bunun etkisinde kalarak bu fetişizme katılırlar) olduğu için ne özgündür ne de çeşitlidir. Ve özgün ve çeşitli olmayan estetik, estetik değil fetişizmdir. Obezite elbette ki sağlıklı değildir, buna itiraz edemeyiz. Ama kapitalizm içerisinde bu kaslı erkek profili yüceltilirken bir yandan da bunun çelişkisi olan “normalleştirme” hareketi desteklenir; çünkü obezite gibi durumlar da kapitalizmin günahı diyebileceğimiz durumlardır. Bahsettiğimiz gibi, kapitalizm çok sağlıksız bir diyet sunar ve bunu gerek reklamları gerek malzemeleri ile yüceltip bağımlılık haline getirmeye çalışır. Elde edilen şey ise bir yandan obez insanlara söven Yunan heykelleri, bir yandan Yunan heykellerine söven obez insanlar olur.

Obez erkekleri bir kenara koyalım, çünkü daha büyük bir sorunumuz var: Obez kadınlar. Maskülenliğin en çok zorbalığa maruz bıraktığı kesim bu kesim olabilir. Öncelikle, neden bu kadınların Obez erkeklerden daha çok zorbalığa maruz kaldığını açıklayalım: Kadın, tarihte bir kuluçka makinesi gibi görülmüşken günümüzde hem bir meta hem de bir kuluçka makinesi gibi görülüyor. Cinselliğin de meta haline gelmesi, cinselliğe girmenin bu sebepten ötürü sosyal bir statü halini alması ideal kadın profilinde farklılık yaratıyor. Tarihte en doğurgan kadın en çekici kadın olarak görülürdü. Günümüzde ise bahsettiğimiz sebeplerin nedenselliği doğrultusunda en cinsel meta kadın en çekici kadın olarak görülüyor. Günümüzde cinsel metanın ne olduğu sürekli değiştiği için takibini ve detayını vermek zor olsa da şunu söyleyebiliriz: zaman geçtikçe erkekler arasında animasyon ürünü kadınların vücut profilleri bile gerçek dünyada aradıkları cinsel metalar halini almıştır. Bununla beraber o kadar çok cinsel meta profili vardır ki saymaya çalışsak elimizde mutlaka atladığımız, milyonlar tarafından sevilen cinsel meta profili olacaktır.

Peki tüm bu yüceltilen, fetişize edilen profillere uymayan insanlara ne oluyor? Cinsel olarak çekici bulunmamalarının yanı sıra o profile uymayı reddettikleri için de zorbalığa uğruyorlar. Bu onlara sürekli çirkin, değersiz, sağlıksız, istenmeyen sıfatlarını veriyor. Cinsel ilişkiye girmeyenler için ise durum daha kötüdür çünkü cinselliğe erişim (en çok erkekler arasında) bir statüdür. Bugün çokça “zargana” veya “obez” olarak nitelendirilmiş erkek duygularını açtıkları kadınlar tarafından reddedilince bu statüye erişemedikleri için spor salonlarına akın etmekte, maskülenliği yüceltmekte ve bazıları bu statüyü maskülenliği elde ettikten sonra gönüllü olarak reddedip kadın düşmanı kesilmektedir. Bazı erkekler ise reddedildikten sonra spor salonuna da gitmeyip tüm öfkelerini ve hayal kırıklıklarını kadın düşmanlığı olarak tezahür ettirmektedir. Argümanları da şudur: “Genlerimizden ötürü bakiriz”. Bu kişiler maalesef yaşadıkları bu durumlardan ötürü sağlıklı düşünemezler. Eğer bakirlik kalıtsal olsaydı, anne babalarından geldiği ve anne babaları bakir olmadığı için onlar da bakir olmazdı. Eğer konu bu değil de çirkinlik ise, çirkin diye niteledikleri insanlar evlenemezlerdi. Fakat çirkin diye niteledikleri insanlar da evlenir. Bu insanlar kalıtsal olarak zekâ geriliğine sahip değillerdir, bu insanlar tıpkı diğer insanların bilinci gibi yaşadıkları maddi koşulların kendilerine olan yansımasının reaksiyonunu üretir. Bunların arkasındaki nedensellik anlaşıldığında, neden böyle fikirler ürettiği bir kez kavrandığında argümanlarının hiçbir önemi kalmıyor; açıklama bile gereksiz kalıyor.

Bu yüceltilen profile uymayan kadınların hâli de vahimdir. Kilolu kadınların zorbalığa uğramasından ötürü kiloya karşı bir mental bozukluk/takıntı geliştiren bazı kadınlar ölene kadar aç kalırlar. Bunu yapmayan bir kesim ise zorbalıklara karşı kabalaşır, kırılganlaşır ve kendilerini savunmak adına yanlış söylemler ve eleştirilerde bulunabilirler. Bir kesim daha vardır ki o da ilk kesim kadar vahim bir durumdadır: intihar edenler. Bazıları ise maskülenliği çoğu heteroseksüel kadın gibi sever, sevmenin de ötesine gidip yüceltir ve yüceltmenin de ötesinde kendi vücudunda görmek ister. Bunlar Trans-Erkekler değillerdir, bunlar Maskülen kadınlardır. Kadın kimlikleriyle mutlu olan ama yüksek derecede Maskülen özellikler taşıyan kadınlardır. Elbette ki insanların kendilerine reva gördükleri şeye nareva görmek bizim haddimize değildir, ama unutmamak gerekir ki insanlar bu estetiği özgürce seçmiyorlar, seçtiklerini sanıyorlar. Bu yüzden onlarla aynı fikirde olmayan birçok erkek de kadın da çıkacaktır, çünkü Maskülen kadın görmek toplumun alışkın olduğu bir şey değildir ve bu yüzden “Erkek Fatma”, “Ayıboğan” gibi saçma lakaplar yakıştırılır. Fakat barizdir ki Maskülenliği yücelten, kadın düşmanı olmayan; yukarıda bahsettiğimiz erkek sporcu grubu bu tür kadınları seven en çok kişiyi barındıran kesimdir.

Kısacası kapitalizm içerisinde tüm toplum belirli fetişizmleri estetik sanıyor ve onun peşinden koşuyor. Bu, onları tektipleştiriyor; özgünlükten ve çeşitlilikten uzaklaştırıyor ve estetikten koparıyor. Bu fetişizme uymayan kişiler çirkin, ucube gibi sıfatlarla anılıyor ve toplumdan dışlanıyor. Tarih, hiç bu kadar aşağılamaya şahit olmamıştı.