Giriş

José “Pepe” Mujica’nın ölümü, yalnızca bir kişinin değil, bir politik kuşağın ve siyasal yönelimin de sonunu simgeliyor. Uruguay’ın eski devlet başkanı olarak dünya kamuoyunda “en yoksul başkan”, “halkçı lider” ve “dürüst siyasetçi” kimliğiyle idealize edilen Mujica, sol liberal çevrelerin gözünde bir umut, bir istisna, hatta bir model olarak anıldı. Gerilla hareketinden gelmiş, sistemin içine girmiş ama sisteme bulaşmamış bir figür olarak sunuldu. Oysa bu idealizasyonun ardında Latin Amerika solunun onlarca yıl boyunca yaşadığı stratejik kriz, teorik dağınıklık ve sınıfsal yönsüzlük yatmaktadır. Mujica’nın bu denli romantize edilmesi ideolojik bir tercihtir. Çünkü Mujica, burjuvazinin tarih sahnesinde görmek istediği türden bir “sosyalist”tir: uzlaşmacı, sistem içi, tehlikesiz ve “insani” bir yüz. Gerilladan gelmiş ama devrimcilikten vazgeçmiş, sosyalist söylemleri olan ama kapitalist devletin sınırlarına sadık kalan bir profil. Kısacası Mujica, burjuvazinin evcilleştirdiği en iyi sosyalist örneğidir. Onun kişisel sadeliği, sistem karşıtı değil sistemle uyumlu bir ahlaki vitrin olarak sunulmuştur. Mujica’nın ölümü vesilesiyle yazılan övgüler, esas olarak bir politik başarısızlığın, bir devrimci hattın reformizme evrilişinin üstünü örten duygusal bir sis perdesi işlevi görüyor. Küçük burjuva gerillacılığının sınıf dışı karakteri, devlet aygıtıyla kurduğu uzlaşmacı ilişkiler ve nihayetinde “milli çıkarlar” adına proleter devrimciliği terk etmesi, yalnızca Mujica’ya değil, bütün bir Latin Amerika soluna dair tarihsel dersler içeriyor. Bu yazı, Mujica’nın ardında kalan mirası kişisel bir yaşam hikâyesi olarak değil, devrimci teori ve pratik açısından değerlendirmeyi; Latin Amerika’daki küçük burjuva radikalizminin nasıl bir sistem içi reformizme dönüştüğünü açığa çıkarmayı amaçlıyor.

Küçük Burjuva Gerillacılığı: Sınıfsız Devrimcilik, Örgütsüz Militanlık

1960’lı ve 70’li yıllar Latin Amerika’sı, gerilla hareketlerinin adeta çoğaldığı bir dönemdi. Küba Devrimi’nin yarattığı heyecan, kıtanın birçok ülkesinde silahlı mücadeleyi biricik devrimci yol olarak gören hareketlerin doğmasına neden oldu. FARC (Kolombiya), MIR (Şili), Montoneros (Arjantin), ERP (Arjantin), Tupamarolar (Uruguay) ve daha niceleri, kıtanın çeşitli bölgelerinde şehir ya da kır gerillacılığı ekseninde silahlı mücadeleye yöneldi. Bu hareketler, çoğu zaman işçi sınıfı ile organik bir bağ kurmaksızın, onun yerine ikame edilen “militan azınlıklar” üzerinden devrimi örgütlemeye çalıştılar. Mujica’nın da içinde yer aldığı Tupamarolar, şehir gerillacılığının Uruguay’daki başlıca temsilcisiydi. Kentli aydınlar, öğrenciler, yoksul gecekondu gençleri gibi tabakalardan kadrolarını devşiren bu örgüt, bireysel eylemlerle rejimin zayıf noktalarına saldırmayı tercih etti. Ancak ne toplumsal bir sınıf mücadelesine dayanıyordu ne de işçi sınıfının devrimci öz-örgütlülüğüne bir perspektifi vardı. “Yukarıdan devrim” anlayışına dayanan bu çizgi, devrimci Marksizm’in özünü oluşturan sınıf mücadelesinin yerine kahramanlık eylemlerini koyuyordu.
Bu stratejinin teorik zemini, Marksist değil, küçük burjuva radikalizmine dayanıyordu. Lenin’in Narodniklere yönelik eleştirileri, bu bağlamda tarihsel bir ışık işlevi görür. Lenin şöyle yazıyordu:

> “Narodnikler, halkın içinde çalışmayı değil, onun adına eylemde bulunmayı tercih ederler. Sosyalizmi kitlelerin bilinçli eylemi değil, devrimci kahramanların fedakârlığı olarak kavrarlar.”
(Ne Yapmalı?)
Bu anlayışın devamı olarak bireysel terör, işçi sınıfının politik örgütlülüğünün ve demokratik denetiminin yerini alır. Troçki’nin Marksistler Bireysel Terörizme Neden Karşıdır? başlıklı metninde vurguladığı gibi:
> “Bireysel terörizm, burjuva devletin baskıcı yapısını yıkmaz, yalnızca onun güvenlik tedbirlerini artırmasına neden olur. Halkı pasifleştirir, örgütlenmenin yerine kurtarıcı miti koyar.”
(Troçki, 1911)

FARC gibi uzun süreli gerilla mücadeleleri de bu açmazın dışına çıkamamıştır. 1964’te kırsalda başlayan FARC hareketi, onlarca yıl boyunca silahlı mücadele yürütse de, işçi sınıfının bağımsız politik eylemini inşa edemedi. Nihayetinde Kolombiya devletiyle masaya oturarak siyasi bir aktöre dönüştü. Aynı şey Şili’deki MIR için de geçerlidir: Allende döneminde silahlı alternatif gibi görünse de, Pinochet darbesine karşı işçi sınıfını seferber edecek bir aygıt olmaktan uzaktı.
Bu bağlamda bir parantez açmak gerekir: Gerilla romantizmiyle örülen Küba Devrimi bile, son tahlilde küçük burjuva gerillacılığının sınırlarını aşamamıştır. Ancak yine de gerilla hareketinin askeri başarısı, 1959’daki zaferin tamamı değildir. Zira Havana’nın düşmesini kesinleştiren şey, Ocak 1959’da Küba işçi sınıfının gerçekleştirdiği genel grev olmuştur. Bu grev, Batista rejiminin son dayanaklarını da ortadan kaldırmış, kent merkezlerinde iktidarın el değiştirmesini hızlandırmıştır. Ne var ki daha sonra gelişen Foco teorisi, bu gerçekliği tümüyle göz ardı etmiş ve devrimin sınıfsal temelini yok sayan bir gerilla çizgisini ideolojik hale getirmiştir.
Sonuç olarak, devrimci Marksizm açısından bir devrimin ön koşulu, işçi sınıfının özörgütlenmeleriyle – sovyetler, konseyler, taban komiteleriyle – tarih sahnesine çıkmasıdır. Küçük burjuva gerillacılığı ise bu süreci sabırsızca “atlamaya” ve sınıfın yerine geçmeye çalışır. Böylece ne devrim olur, ne de örgüt ayakta kalır. Geriye yalnızca bastırılan bir hareket ve sisteme entegre olmuş bir kadro kalır. Emekçi sınıfları devrimci dönüşüm sürecinin asli öznesi olarak kodlamayan her hareket ne kadar radikal eylemlere sahip olsada dünyanın en gözü kara militanlarından oluşsada doğası gereği anti marksist olmaktan kurtulamaz. Anti marksist olan her hareket ister iktidara gelsin ister muhalefette kalmaya devam etsin günün sonunda kapitalizme entegre olması kaçınılmaz bir sondur.

Devletle Bütünleşme ve İdeolojik Çöküş

Latin Amerika’daki pek çok gerilla hareketinin tarihsel seyri, onların sınıfsal karakterleriyle doğrudan ilişkilidir. Başlangıçta anti-emperyalist, halkçı, kimi zaman sosyalist taleplerle yola çıkan bu yapılar, devrimci Marksist stratejiden uzak olmaları nedeniyle zamanla düzenle bütünleşmiş, parlamenter solun birer bileşenine dönüşmüştür. Bu süreç yalnızca pratik bir bozunumu değil, aynı zamanda ideolojik bir çöküşü ifade eder. Bu noktada küçük burjuvazinin sınıfsal karakterini ve siyasal sınırlarını analiz etmek, bu hareketlerin ideolojik evrimini anlamak açısından elzemdir.

Küçük Burjuvazinin Sınıfsal Karakteri ve Gerilla Hareketlerinin Tarihsel Entegrasyonu

1. Küçük Burjuvazinin Devrimci Sınıf Olamayışı

Marksist teori açısından küçük burjuvazi tarihsel olarak bir ara sınıftır. Ne üretim araçlarının sahibi olan burjuvazinin net bir parçasıdır, ne de emek gücünü satarak yaşayan proletaryaya aittir. Bu geçiş konumu, sınıfsal olarak istikrarsız, ideolojik olarak tutarsız, stratejik olarak da yönsüz bir siyasal refleks üretir. Marx’ın da vurguladığı gibi, küçük burjuvazi “her zaman sallanan bir sınıftır” — baskı altında ezilir ama ezilenlerle birleşemez; ayrıcalık talep eder ama egemen sınıfın perspektifini taşıyamaz. Küçük burjuvazinin tarihsel devrimci kapasitesi yoktur çünkü geleceği temsil etmez. Kendi sınıf varlığına dayanarak bir toplum projesi üretemez. Bu nedenle tarih boyunca ya burjuvazinin kuyruğuna takılır ya da devrimci işçi sınıfının ideolojik-politik hegemonyası altında hareket eder. Bağımsız bir sınıf hattı olu olu\u015turamaz. Kitle hareketlerinde ön plana çıktığı her durumda, kısa sürede düzenle uzlaşır ya da çöküş yaşar.
Troçki bu sınıfın devrimci tutarsızlığına şu ifadeyle işaret eder: “Küçük burjuvazi, büyük fikirlerin tutkulu taraftarıdır ama bu fikirler uğruna uzun süre mücadele edemez.”(Terörizm ve Komünizm)
Küçük burjuvazinin politik reflekslerini belirleyen bazı temel özellikler şunlardır:

Sabırsızlık ve strateji yoksunluğu: Tarihsel süreçleri kavrayamaz, her şeyin bir anda olup bitmesini ister. Bu yüzden taktikleri çoğu zaman duygusal, ani ve yalıtık olur.

Ulusalcı dar ufuk: Kapitalizmi aşan bir evrensel perspektif geliştiremez. Ulusal kurtuluş ya da bağımsızlık söylemleri etrafında döner, ama bunu sosyalist devrimle bağdaştıramaz.

Uzun vadeli örgütlenme yetersizliği: Kitleleri seferber edebilecek sabırlı, derinlikli örgütsel süreçleri küçümler. Genellikle “öncü eylem” fetişizmine saplanır.

İşte Latin Amerika’daki çoğu gerillacı hareket, bu sınıfsal zeminden neşet etmiş ve bu sınıfsal sınırlar içinde kalmıştır.

2. Latin Amerika Gerilla Hareketlerinin Tarihsel Entegrasyon Süreci

1950’li ve 60’lı yıllarda Latin Amerika’da ABD emperyalizminin desteklediği diktatörlüklere karşı, kırsal temelli, silahlı direniş hareketleri yükseldi. Küba Devrimi’nin 1959’daki başarısı, bu mücadelelerin biçimini ve stratejisini doğrudan etkiledi. Ancak çoğu zaman Küba örneği yanlış anlaŜıldı ya da idealize edildi. Küba Devrimi’nin kendisi bile, devrimci Marksistler açısından karmaşık bir örnektir. Gerçekten de gerillaların rolü belirleyiciydi, ancak devrimi tamamlayan ve kalıcılaştıran şey, 1959 sonrasında işçi sınıfının rol aldığı genel grevler ve bürokratikleşmiş olsa da kamulaştırmalardı. Gerillacı akımlar ise bu süreci çoğu zaman salt silahlı mücadeleye indirgedi. Küba’nın işçi sınıfının bu süreçte oynadığı rolden çoğu bilinçli şekilde bahsetmedi. 1960’lardan itibaren Latin Amerika’nın dört bir yanında yükselen gerilla hareketleri — FARC, ELN, MRTA, ERP, Tupamarolar, MIR, Montoneros — başlarda devrimci hedeflerle ortaya çıkmış olsalar da, sınıf temelli bir devrim stratejisi geliştiremedikleri için zamanla tükendiler. Örgütsel tasfiyeye uğramayanlar ise ideolojik olarak çözülerek sistemle bütünleşti.
FARC (Kolombiya): On yıllarca süren mücadeleden sonra 2016’da barış sürecine girdi. Bugün FARC, yasal siyasi parti olarak sistem içi muhalefete indirgenmiş durumda. Burjuva seçimlere katılıyor ve parlamenter sistemin parçası hâline geldi.
MIR (Şili): 1973’te Pinochet darbesine karşı silahlı direniş yürütse de, sonraki dönemde kadrolarının çoğu sosyal demokrasiye entegre oldu. MIR, toplumsal bir sınıf alternatifi yaratamadan dağıldı.
Montoneros (Arjantin): Katolik ve Peronist etkilerle şekillenen bu hareket, askeri darbelerle bastırıldıktan sonra politik olarak dağılmış, kadroları 1980 sonrası liberal-demokratik rejime uyum sağlamıştır.
Tupamarolar (Uruguay): En dikkat çekici örnek. 1970’lerde kent gerillası olarak sistem dışıydılar. Ancak zamanla sosyal demokrat bir çizgiye çekilip Frente Amplio koalisyonunda yer aldılar ve içlerinden çıkan Mujica cumhurbaşkanı oldu.
Bu dönüşüm süreci tesadüfi değil, sınıfsal karakterin doğal sonucudur. İşçi sınıfına dayanmayan her siyasal hareket, eninde sonunda burjuvazinin sınıf hegemonyasına boyun eğer.

Lenin’in Narodniklere yönelik eleştirisi bugün bu hareketlerin tamamı için geçerlidir:
“Köylü isyanlarını örgütlemek devrimi örgütlemek değildir. Proletaryayı harekete geçirmeden devrim yalnızca bir hayal olur.”(Narodnizmin Küçülüşü, 1894)

3. Mujica Örneği: Bir Devrimcinin Evrimi mi, Çözülüşü mü?

Gerilla geçmişinden liberal başkanlığa giden çizgi

José Mujica’nın gerilla geçmişi, küçük burjuva radikalizminin tarihsel bir örneğidir. Lenin, Narodnikler Üzerine adlı eserinde küçük burjuvaziyi şöyle tarif eder: > “Küçük burjuvazi ne burjuvazinin ne de proletaryanın safında kalıcı olarak durabilir; kısa vadeli çıkarlarının esiri olarak her an yön değiştirmeye açıktır.”
Troçki ise Marksistler ve Bireysel Terör adlı eserinde, bireysel terörün devrimci mücadelenin yerini alamayacağını şu şekilde vurgular:

> “Bireysel terör, proletarya mücadelesinin kitlesel ve örgütlü karakteriyle bağdaşmaz; devrimci hareket ancak kitlelerin bilinçli ve disiplinli örgütlenmesiyle gerçekleşebilir.”
Mujica’nın gerillalık dönemi, bu küçük burjuva spontane radikalizminin tipik bir yansımasıdır. Latin Amerika’nın gerilla hareketleri, uzun vadeli devrimci strateji üretmekten uzaktır; genellikle anlık, romantik ve bireysel kahramanlık üzerine kuruludur. Bu, proletaryanın tarihsel görevine ters düşer.

Anti-komünizm, liberalizm ve “milli burjuvazi” vurgusu

Mujica’nın liberal başkanlığa evrilişi ise küçük burjuva radikalizminin burjuva siyasetine yedeklenmesinin somut ifadesidir. Burada devrimcilik terk edilip, devletin milliyetçi ve neoliberal yüzü kabullenilir. Bu durum, küçük burjuvazinin karakteristik bir özelliğidir:
> “Uzun vadeli planları olmayan, sabırsız, kısa dönemli ufka sahip ve daima kendi sınıfsal çıkarlarını bile belirsiz tutan sınıf…” (Lenin)
Mujica’nın “akla yatkın” merkez siyasete geçişi, burjuvazinin liberal reformizm çizgisine teslimiyet anlamına gelir. Anti-komünizm ve “milli burjuvazi” söylemiyle, devrimci hegemonyadan koparılır ve sınıf mücadelesinin ana rotasından sapılır.

Sosyalizmden “akla yatkın”( burjuvazinin aklına yatkın) merkez siyasete geçişin politik anlamı

Troçki, Sürekli Devrim tezinde, devrimci bir hareketin ancak proletaryanın bilinçli, militan ve örgütlü önderliğiyle mümkün olduğunu belirtir:

> “Proletaryanın devrimci hareketi, küçük burjuvazinin spontane radikalizmine karşı durmalıdır; aksi halde burjuva restorasyonuna yol açar.”
Mujica örneğinde, küçük burjuva radikalizminin reformizme evrilmesi ve devletle bütünleşmesi bu tezi doğrular. Latin Amerika’daki pek çok gerilla liderinin benzer şekilde burjuva liberal siyasete teslim olması, küçük burjuvazinin sınıf karakterinin tarihsel tekrarından başka bir şey değildir.

4. Latin Amerika’da Reformizmin Sınırları

Latin Amerika’da “sol” olarak sunulan birçok yönetim, Bolivarcı ve halkçı söylemlerle destek bulsa da, özünde burjuva devlet aygıtının sınırları içinde hareket etmiş ve sınıf mücadelesinin gerçek dinamiklerini göz ardı etmiştir.

Venezuela deneyimi, Hugo Chávez’in popülist Bolivarcı politikalarıyla halk kitlelerini mobilize etmesine rağmen, devlet kurumları içinde burjuvazinin ekonomik çıkarları korunmuş ve emperyalizme karşı gerçek bir cephe oluşturulamamıştır. Petrol gelirlerine dayalı ekonomi, devrimci birikimin önünü tıkamış, halk hareketlerinin devrimci özerkliği geri çekilmiştir. Bu durum, Troçki’nin “Devlet kapitalist sınıfın baskı aracıdır ve bu aracın reformist ellerde bile devrimci bir güç olarak kalması mümkün değildir.” tespitiyle örtüşmektedir.
Bolivya’da Evo Morales’in yükselişi, yerli halkın ve küçük burjuvazinin umutlarını simgeledi. Ancak Morales, devlet aygıtını kapitalist ilişkilerin sınırları içinde kullanarak bir reformist yol izledi. Tarihsel olarak, küçük burjuvazinin tipik zaafı burada da görüldü: Bağımsız ve uzun vadeli devrim stratejileri geliştiremeyip, burjuvaziye ve emperyalizme uzlaşmayı tercih etti. Troçki’nin küçük burjuvaziyi eleştirdiği gibi, “küçük burjuvazi, gerçek devrimci sınıfın önderliği olmadan ne kendi bağımsız çizgisini sürdürebilir ne de devrimi zafere taşıyabilir.”

Arjantin’de, Peroncu gelenek ve ardından gelen reformist koalisyonlar işçi hareketinin bağımsız ve militan karakterini zayıflatmış, sınıf hareketinin önüne engeller koymuştur. Burada da işçi sınıfının devrimci örgütlenmesinin önemi bir kez daha ortaya çıkar. Çünkü işçi sınıfı bağımsız hareket etmeden, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin çıkarları doğrultusunda şekillenen devlet mekanizmasına mahkûm olur. Bu deneyimler, tarihsel olarak devletin “sol” yüzünün işçi sınıfının devrimci dinamiklerini boğduğunu ve reformizmin bir çıkmaz olduğunu göstermektedir. Biz enternasyonal komünist devrimciler açısından bu çıkmaz, ancak işçi sınıfının bağımsız siyasal önderlik ve demokrasisi ile aşılabilir. Troçki’nin ifadesiyle, “Sınıf mücadelesi, ancak işçi sınıfının kendi örgütleri ve kendi demokratik biçimleriyle yürütüldüğünde gerçek devrimci güce dönüşür.”
Türkiye sosyalist hareketi ise uzun yıllar boyunca Hugo Chávez, Evo Morales, Luiz Inácio Lula gibi reformist liderleri ve onların “21. Yüzyıl Sosyalizmi” söylemlerini adeta kutsal referanslar olarak benimsemiştir. Özellikle Venezuela’daki Bolivarcı devrim masalları, Türkiye solunda reformist iktidarların sınıf mücadelesini ilerleteceği yanılsamasını yaratmıştır. Oysa bu “21. Yüzyıl Sosyalizmi” söylemi, pratikte burjuva devlet aygıtı içinde kalmış; emperyalizme ve kapitalist sınıflara dokunmayan, işçi sınıfının bağımsız devrimci hareketini zayıflatan bir safsatadan ibarettir.

Türkiye’deki sosyalist hareketin ideolojik körlüğü, Latin Amerika’daki gerillacı hareketlerin ve reformist hükümetlerin gerçek sınıf karakterini anlamayı engellemiştir. Bu ideolojik körlüğün ana nedeni Türkiye sosyalist hareketinin yaslandığı sınıfsal tabanın küçük burjuvaziye ve işçi aristokrasisine dayanmasından kaynaklıdır. Bu körlük, militan işçi sınıfının devrimci önderliğini inşa etmek yerine, hareketçilik ve parlamenter reformizm tuzaklarına düşmeye yol açmıştır. Troçki’nin, “Her reformist hareket, sonunda devrimci hareketin önünde bir engel olarak ortaya çıkar.” tespiti burada tarihsel olarak doğrulanmaktadır.
Mujica’nın Kişisel Yaşamı: Reformizmin Büyüleyici Sis Perdesi

José Mujica’nın mütevazı yaşam tarzı ve lüksten kaçınmaya dair söylemleri, sosyalist hareketler ve kamuoyunda sıkça öne çıkarıldı. Bu durumun iki temel işlevi var. Birincisi, Mujica’nın reformist bir dönek olarak lanetlenmesini engelliyor; hem kendi ülkesinde hem Latin Amerika’da hem de dünya sosyalist hareketinde itibarlı, örnek bir figür olarak sunulmasına yol açıyor. İkincisi, Uruguaylı emekçiler arasında “Cumhurbaşkanımız bizim gibi yaşıyor, demek ki devlet bizim devletimizdir” bilincinin gelişmesine zemin hazırlıyor.

Bu bilinç, sınıf uzlaşmacılığının ideolojik hegemonyasının kurulmasını mümkün kılıyor. Proleter devrimci fikirlerin marjinalleştiği bu ortamda, devletin baskı aygıtlarına ihtiyaç duyulmadan toplumsal rıza üretme mekanizması etkili şekilde işlemiş oluyor. Böylece Uruguay burjuva devleti kendine demokratik bir vizyon kazandırıyor. Mujica’nın kişisel yaşamı, sınıf barışını sağlayan ve kapitalist düzenin devamını büyüleyici bir sis perdesiyle örten işlevi görüyor.
En fazla öne çıkartılan serkonize olmuş bir koro halinde dile getirilen şarkı Mujica’nın dünyanın en yoksul devlet başkanı olduğuydu. Ana akım medyada hatta sosyalist basında da sürekli olarak onun mütevazı yaşamını, paraya önem vermeyen duruşu anlatıldı. Devlet başkanlığına tahsis edilen konut yerine kulübede kaldığı, makam aracı yerine bisiklet kullandığı, 12 bin dolara tekabül eden maaşının %90’nı yoksullara bağışladığı, sürekli olarak anlatıldı.
İlk etapta bakıldığı zaman, iyi niyet göstergeleriyle dolu, örnek gösterilecek ideal devlet başkanı imajı çizmektedir. Lakin gözden kaçırmamamız gereken esas gerçek şudur: Devlet başkanının bireysel olarak lüksten kaçması, Uruguay burjuvazisinin lüksten kaçtığı anlamına gelmiyor. Maaşının yüzde 90’nı yoksullara bağışlaması, yoksulluğa sebep olan sömürücü kapitalist sınıfa bir darbe vurmuyor. Tam tersine, Uruguay devletinin sahibinin sermaye sınıfı olduğu ve dünyanın en yoksul devlet başkanının da o sınıfın temsilcisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hatta bu durum sisteme öfkeli Uruguay emekçilerinin düzenle barıştırmak için kullanılacak iyi bir argüman olarak dahi kullanılabilir: “Evet biz yoksuluz, fakat devlet başkanımız bizden daha fazla yoksul, o halde devlet yoksullardan yana.”
Devlet Başkanı ne kadar lüks yaşamdan kaçarsa kaçsın, iktidarda sermaye sınıfı olduğu sürece, küçük bir azınlık çoğunluğun yoksulluğu üzerinden büyüyecektir, zenginleşecektir. Tüm üretim araçları ve yönetim organları işçi sınıfının denetiminde olmadığı sürece, devlet başkanının mütevazı bir hayat sürdürmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece sınıfsal farklılıkların üstünün kapanması için bir örtü görevi görür.

5. Latin Amerika Solunun Çıkış Yolu: Militan İşçi Hareketi ve Devrimci Marksist Önderlik İhtiyacı

Latin Amerika’da 20. yüzyıl boyunca gelişen gerilla hareketlerinin ve 21. yüzyılda ortaya çıkan reformist iktidarların akıbeti, işçi sınıfının kendi devrimci önderliği olmadan hiçbir kalıcı ilerlemenin sağlanamayacağını bir kez daha kanıtladı. FARC, Sendero Luminoso, Tupamaros gibi silahlı hareketlerin önemli kesimi, kitlesel işçi sınıfı seferberliğiyle bağ kuramadan yalıtıldı; ya devletle uzlaşarak silahsızlandı ya da askeri aygıt tarafından ezildi. Bu süreçlerde devrimci işçi iktidarının inşasına yönelik net bir stratejik yönelim hiçbir zaman oluşmadı.
Reformist dalga da aynı akıbete uğradı. Chavez’in “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi kitlelerin umutlarını sömürerek burjuva devletin restore edilmesine hizmet etti. Morales, Lula, Mujica gibi figürler yoksullukla mücadele adı altında sermaye sınıfıyla uzlaşan, IMF politikalarıyla uyumlu “sol” yönetimler sundular. Venezuela’da halk meclisleri değil, ulusalcı bürokrasi palazlandı. Bolivya’da yerli halkın tarihsel bastırılmışlığı üzerinden milliyetçi bir söylemle iktidara gelen MAS, devlet aygıtını yerli emekçilerin değil, yeni bir yerli burjuvazinin çıkarlarına tahsis etti.

Bu örneklerin ortak noktası, işçi sınıfının bağımsız devrimci özne olarak değil, ulusalcı ve küçük burjuva ideolojilere yedeklenen edilgen bir kitle olarak konumlandırılmasıdır. Kitlelerin “devrim” özlemi, seçim sandığına, popülist retoriğe ve lider kültlerine hapsedildi.

Oysa tarihsel olarak gerçek kazanımlar, ancak işçi sınıfının kendi devrimci eylemiyle elde edilmiştir. 1917 Ekim Devrimi’nde olduğu gibi, işçilerin kendi sovyetlerini kurması, bürokrasiden arınmış doğrudan temsiliyete dayanan iktidar organlarını yaratması ve iktidarı kendi ellerine alması, tarihsel bir zorunluluktur. Bolşevik Parti’nin Lenin ve Troçki önderliğinde yürüttüğü örgütlü mücadele, sadece Rusya’da değil, dünya çapında devrimci önderliğin ne anlama geldiğini gösterdi.

Bugün Latin Amerika’nın da, Türkiye’nin de ihtiyacı olan şey bir “yeni Chavez” değil, militan işçi sınıfı hareketidir. Ancak bu hareket, reformizmin sınırlarını aşabilecek net bir programa, stratejiye ve örgütlenmeye sahip olmalıdır. İşçi sınıfının çıkarları; ulusalcı, halkçı ya da liberal solcularla uzlaşmayla değil, burjuvaziden kesin ve devrimci bir kopuşla savunulabilir. Bu kopuşun taşıyıcısı da, ancak devrimci Marksist bir parti olabilir.

Bu bağlamda, bölgesel devrimci mücadelelerin uluslararası düzleme sıçratılması, proleter enternasyonalizminin hayati bir gereğidir. İzole edilmiş tekil mücadeleler, emperyalizmin ağı karşısında yenilmeye mahkumdur. Bu nedenle, yeni bir Bolşevik-Leninist enternasyonal inşası—dünya devrimini hedefleyen, programatik netliğe ve örgütsel disipline sahip bir devrimci dünya partisinin kuruluşu—yalnızca Latin Amerika için değil, dünya işçi sınıfı için tarihsel bir zorunluluktur.

Devrimci Marksistlerin görevi, bu önderliği sabırla ve inatla inşa etmektir.

Pepe’nin ardından geriye kalan, halkçı düşlerin değil, sınıfsal gerçekliğin hükümranlığıdır: Devrim, küçük burjuva düşlerden değil, proleter gerçeklikten doğar.”