Zonguldak’ta Afganistanlı göçmen işçi Vezir Mohammad Nourtani, kaçak bir maden ocağında çalışırken yaşamını yitirdi. Üzerine çöken vagonlar arasında sıkışarak ölen Nourtani’nin bedeni, patronlar tarafından yakılarak yok edildi. Olayın ardından açılan davada patronlar ve sorumlulara verilen cezalar geçtiğimiz günlerde Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi tarafından onandı.
Mahkemenin kararı, tıpkı olayın kendisi gibi, bu ülkenin sınıfsal ve adli çürümüşlüğünün aynasıdır.
Beş yıl sekiz ay: Patronlar için ödül, işçiler için hakaret
Mahkeme, ocağın sahipleri Enver G. ve Hakan K.’yı “bilinçli taksirle ölüme neden olma” suçundan 5 yıl 8 ay hapisle cezalandırdı. Diğer sanıklara da 1 ila 4 yıl arasında değişen cezalar verildi.
Oysa dava, açık bir iş cinayeti davasıdır. Kaçak ocağın kapatıldığı biliniyor, devletin uyarılarına rağmen yeniden açıldığı tespit edilmiş durumda. Üstelik işçi Afganistanlı bir göçmen, sigortasız, güvencesiz, tamamen yasadışı koşullarda çalıştırılıyor.
Bu koşullarda verilen beş yıllık ceza, infaz indirimiyle birlikte neredeyse yatmadan bitecek bir cezadır. Yani ortada, cinayetle sonuçlanan bir sömürü düzeni var; ama burjuva adalet sistemi, bunu “ihmal” diye kayda geçiriyor.
Kapitalist hukuk, kârı kutsar; işçinin canını değil
Kapitalist devletin yasaları, patronların “kâr hakkını” korur. Aynı sistem, işçinin yaşam hakkını ise ancak “ihmal” başlığı altında tanır.
Bu davada da aynı tablo karşımızda:
Kaçak maden ocağı yıllardır faaliyet gösteriyor. Denetim mekanizmaları göstermelik.
Göçmen işçiler en ağır koşullarda çalıştırılıyor. Öldüklerinde ise patronlar, “bilinçli taksir”le kurtuluyor.
Bu tablo bir adli hata değil; sınıf karakteriyle işleyen bir düzenin bilinçli tercihidir.
Devletin jandarması ocağı kapatır, patron açar. Devletin mahkemesi “cinayet yok, ihmal var” der. Çünkü bu düzende adalet, sermayenin bekçiliğidir.
Göçmen emeği: kapitalizmin en ucuz kanı
Vezir Mohammad Nourtani’nin hikâyesi, yalnızca bir bireyin trajedisi değil, kapitalizmin göçmen emeği üzerindeki kanlı sömürüsüdür.
Savaşlardan, yoksulluktan, yıkımdan kaçan Afgan işçiler Türkiye’de en ağır işlerde, en düşük ücretlerle çalıştırılıyor.
Yerli işçi ile göçmen işçi arasına bilinçli olarak nefret ve rekabet tohumları ekiliyor. Böylece patron sınıfı, hem emeği ucuzlatıyor hem işçileri birbirine düşman ediyor.
Bu nedenle Nourtani’nin ölümü, sadece bir “iş kazası” değil; uluslararası işçi sınıfına yönelmiş sistematik bir saldırıdır.
Cezasızlık: sermayenin sigortası
Bu kararın anlamı açıktır: patronlar için “öldürseniz de olur.” Cezasızlık, bu düzenin sigortasıdır.
Bir işçinin ölümüne, cesedinin yakılmasına rağmen 5 yıllık sembolik cezalar verilmesi; devletin, sermayeye “devam edin” mesajıdır.
Bu ülkede işçiler madenlerde, inşaatlarda, fabrikalarda ölürken patronlar ödüllendirilir; çünkü kapitalist devlet, o ölümler üzerine inşa edilmiştir.
Sonuç: Burjuva adaletine değil, işçi adaletine güven!
Zonguldak’ta yakılan Nourtani’nin bedeni, bu ülkenin bütün yeraltı zenginlikleri kadar yakıcı bir gerçeği ortaya koydu:
> Bu düzende işçi için adalet yok.
Patronların mahkemesinden, işçinin hakkı çıkmaz.
Bu nedenle, işçi sınıfının kurtuluşu için tek yol, kendi adaletini, kendi örgütlülüğünü yaratmaktır.
Göçmen işçiyle yerli işçi, aynı zincirin halkalarıdır. O zinciri kıracak güç, onların birleşmiş öfkesidir.
Tüm kaçak ocaklar, madenler, atölyeler işçi denetiminde kamulaştırılmalı; işçi ölümleri “kaza” değil, sermaye suçu olarak yargılanmalıdır.
Adalet, burjuva mahkemelerinde değil, işçilerin örgütlü mücadelesinde kurulacaktır.
> Burjuva adaletine değil, işçi adaletine güven!
Nourtani’nin ölümü kaza değil, sermaye cinayetidir!
İşçi sınıfı birleş, bu düzeni yık!