SOSYALiST AVRUPA DEVRİMİ İÇİN MANIFESTO

Avrupa’nın yukarıdan, kapitalist hükumetlerin anlaşmalarıyla yapacakları ekonomik birleşmesi bir ütopyadan ibarettir. Bu iş bu yönde kısmi uzlaşmaların ve yarım kalmış tedbirlerin ötesine geçemez. Bunun neticesi olarak üretici ile tüketiciye ve genel anlamda kültürel gelişmeye devasa avantajlar getirecek Avrupa’nın ekonomik olarak birleşmesi, emperyalist korumacılığa ve onun aygıtı olan militarizme karşı mücadelesinde Avrupa’lı proletaryanın devrimci vazifesi haline gelmiştir. (Lev Troçki, Sulh programı, mayıs 1917)
Avrupa Birliği, yani zayıf bir uzlaşma
Avrupa Birliği, hudutlarının kabul edilemez darlığının bilincinde olan belli Batı Avrupa burjuvazilerinin zayıf bir uzlaşmasından doğmuştur.

Ulus devlet, kapitalist gelişmeye güçlü bir ivme vermenin ardından üretici güçlerin genişlemesi için fazla dar bir hale gelmiştir. (Komünist Enternasyonal’in manifestosu, mart 1919)

İkinci Cihan Harbi’nin ardından bu hükumetler, hudutlarının geri kalmışlığını emperyalist şiddetle aşmaya çalışmaların yol açtıkları facialardan dolayı derin bir travma geçirmişlerdi. Gerçektende, esasen Avrupa topraklarında yer almış olan iki cihan harbinde hakiki galip kıta boyutunda bir iç piyasaya sahip olan kapitalist Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. 3. Reich’ın başarısızlığının ardından Alman burjuvazisi menfaatlerini sadece bir gruplandırma maskesi altında ilerletebilmiş, Fransız burjuvazisi ise general De Gaulle’ün övüngenliğine rağmen sömürgeci imparatorluğunun çökmesiyle uluslararası ilişkilerdeki ağırlığını kaybetmişti.

Avrupa Birliği, Avrupalı kapitalizmin düşüşüne mani olmak için boşuna bir teşebbüs olmuştur. Hakikaten başarılı olması için birliğin Avrupa’yı barışçıl bir şekilde birleştirmesi gerekirdi. Hiç kuşkusuz kapitalist ekonomiler arasında emtia, sermaye ve iş gücü alışverişi ihtiyacı 22 devletin 1958 senesinin 6 kurucu devletine iştirak etmelerine itmiş ve 18 devletin ekonomik alışverişleri kolaylaştırmak için ve dünyada daha çok söz hakkına sahip olabilmek için 1992 senesinde para birimlerini birleştirmeyi başarmalarını sağlamıştır.

Fakat onların Avrupa Birlikleri çok geç, yani kapitalizmin tarihi zeval aşamasında ortaya çıkmıştır. Avrupa burjuvazileri hakikaten birleşmekten ve arkaik hudutları kaldırmaktan acizdirler çünkü onların her biri kendi millî devletinden ayrılamaz. Bu devlet proletaryasını (ki, her yerde bu proletaryanın bir kısmı yabancı kökenlidir) sömürmeyi teminat altına almak için ve menfaatlerini diğer burjuvazilere karşı (ki buna kıtanın komşu burjuvazileri de dahildir) korumak için olmazsa olmazdır. Bunun neticesi olarak bu emperyalizmler, Amerikan emperyalizminin başlattığı ekonomik savaşa ve Çin emperyalizminin manevralarına karşı bölünmüş ve zayıf kalmaktadırlar, buna ilaveten zaten hudutların boğduğu kıtada sınırlar çoğalmakta ve savaş sürekli bir şekilde tekrarlanmaktadır.

Yugostavya’nın Parçalanmasından Sonra Sıra Ukranya’dadır!
Stalinci Çekoslovak bürokrasisinin 1991 senesinde kapitalizmi geri getirmeye karar vermesinin ardından 1992 yılında (Alman etkisinde olan) AB ile bütünleşmiş ve (işin aslında Amerika tarafından yönetilen) NATO’ya üye iki ülkeye ayrılmıştır. Yugoslav bürokrasisi kapitalizmi geri getirmeye karar verdiğinde, Fransız ve Alman burjuvazisi arasındaki rekabet 1991 senesinden 1999 senesine kadar süren iç savaşı körüklemiş ve 6 devlet arasında bölünmeyle neticelenmiştir. NATO, Amerika’nın kararı ve Belçika ile Fransız ordularının iştirakiyle savaşı sonlandırmak için Sırbistan’ı bombalamıştır. Milliyetçi rüyalar bu ülke parçacıklarının altyapıların yıkımı, bir milyon kişinin yerinden olması ve 300000 kişinin ölmesi pahasına ya Rusya’ya ya da Avrupa Birliğine boyun eğmesiyle neticelenmiştir.
Rus bürokrasisi 1991 senesinde kapitalizmi geri getirmeye karar verdiğinde, SSCB dağılmıştır. Bu tarihten itibaren Rus burjuvazisi, Amerikan, Alman ve Fransız burjuvazileriyle kağıt üzerinde bağımsız olan fakat ülkelerini geliştirmekten ve dolayısıyla bağımsızlıklarını sağlamaktan aciz oligarşi yöneticilerinin elinde olan ülkeler için rekabet halindedirler. Bu durum Avrupa Birliğinin dayatmalarının emekçilerin hayat koşullarının kötüleşeceği anlamına geldiği ve Rusya’nın ise doğal gaz tedariki şantajı yaptığı Ukrayna için geçerlidir. Daha iyi ve hürce yaşama istekleri, hem 2004 hem de 2013 senelerinde Alman veya Rus emperyalistlerine satılmış kapitalist kesimler tarafından saptırılmıştır. Tüm ülkelerin burjuvazileri, ve burjuvaziyle işçilere karşı ittifakı kabul eden küçük burjuva partiler her şeyden evvel işçileri çeşitli milliyetler arasında bölmeye, güvensizliği körüklemeye, işçiler arasındaki enternasyonal birliği ve kardeşliği yok etmeye çalışmışlardır. Şayet burjuvazi bunu başarırsa, bu, işçiler için devasa bir kayıp olur. (Vladimir Lenin, Ukrayna’lı işçi ve köylülere mektup, aralık 1919) 2014 senesinin başında, AB ve ABD, faşist partilerin yeni Ukrayna hükumetine iştirak etmelerine göz yummuşlardır. AB’nin ordusunun olmayışına ve Amerikan ordusunun Irak ile Afganistan’daki başarısızlığına güvenen Rus ordusu, Çeçenistan’ı kendi hudutları içinde tutmak için şiddetlerin en büyüğüne 1994-96 ve 1990-2000 senelerinde başvurduktan sonra zaten Moldavya’nın ve Gürcistan’ın bir kısmını işgal etmişti. Putin, Kırım’ı nisan 2014 tarihinde Tatar ile Ukraynalı azınlıkların karşıtlığına rağmen Rusya topraklarına katmıştır; Ukrayna’da komşu burjuvazilere satılmış klikler arasında iç savaş devam etmektedir. CIA, Odessa’daki katliam gibi katliamlara göz yuman Kiev hükumetine danışmanlık yapmaktadır. Rus ordusunun gözde birlikleri maskeli halde Ukrayna topraklarına girmişlerdir. Mart ayında Kırım’ı işgal ettikten sonra “özel güçler” faşist unsurlar da içeren Rus yanlısı milislere Ukrayna’nın doğusundaki bazı kentlerin kontrolünü almada yardımda bulunmuşlardır, ve bu kentlerde karşıtlar bazen fiziki olarak tasfiye edilmiştir. 25 kasım 2018 tarihinde Rus donanması, Karadeniz ve Azak denizi arasındaki boğazda üç Ukrayna gemisinin kontrolünü onların Rus karasularına müsaadesiz girdikleri bahanesiyle almıştır. Yalnızca proleter ihtilal küçük halklara hür bir yaşam temin edebilir, çünkü müşterek bir ekonomik plana göre halkları sıkı bir ekonomik işbirliğinde birleştirerek milli devletlerin boğduğu tüm ülkelerin üretici güçlerini özgürleştirecektir. Yalnızca bu ihtilal, en zayıf ve nüfusu en düşük halklara mutlak bir hürriyet ve bağımsızlıkla dünya ve Avrupa’nın birleşmiş ve merkezileşmiş ekonomik hayatına en ufak bir zararı olmadan milli kültürlerini yönetmelerine imkân verecektir. (Komünist Enternasyonal’in manifestosu, mart 1919)
Günümüzde Avrupa Birliği Şıkışmıştır
Amerikan emperyalizmi tarafından başlatılan ekonomik taarruz tüm emperyalizmler arasındaki gerilimi arttırmaktadır. Çin’i hedef almakla kalmayıp, dünyadaki birçok ülkeyi ve Amerikan saldırganlığı ile yükselişteki Çin emperyalizmi arasında sıkışan Avrupa’yı da hedef tahtasına koymaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, çelik, otomobil veya havacılık sektörlerinde ihracat vergileriyle Avrupa Birliğini tehdit etmektedir. Buna paralel olarak, Avrupalı firmalar ve bankalardan İran ile tüm muameleleri sonlandırmaları istenmiştir, yoksa yaptırımlara ve Amerikan piyasasından dışlanmayı göze almak mecburiyetindedirler. Ve Amerikan emperyalizminin baskısı diğer çeşitli biçimlerde tesirini göstermektedir, mesela Rusya ile Almanya arasındaki ikiye katlanan gaz hattının inşasına iştirak eden Avrupalı firmalara doğrudan yaptırım tehdidinde olduğu gibi. Buna ilaveten, Çin üzerindeki Amerikan baskısı bu ülkedeki büyümenin yavaşlamasını körüklemekte ve bunun neticesinde bu ülkeye yapılan bilhassa Alman olmak üzere Avrupa ihracatının yavaşlamaktadır. Çin emperyalizmi ise, Avrupa ülkelerindeki konumlarını güçlendirmek için girişimlerini arttırmaktadır. Çinli büyük şirketler Avrupa’da firmaların veya altyapıların tamamını veya bir bölümünü satın alarak (Yunanistan’da Pire limanını, Almanya’da sanayi robotları imalatçısı Kuka’yı, İtalya’da lastik imalatçısı Pirelli’yi, Fransa’da Toulouse havalimanını…) doğrudan yatırımlarını arttırmaktadırlar.
Çin, ikili anlaşmalara öncelik vermektedir ve buna “yeni ipek yolları” kapsamında yapılan anlaşmalar ile Çin’in 11’i AB üyesi olan 16 Doğu Avrupa ülkesi ile yaptığı “16+1” görüşmeler de dahildir; bu anlaşmalara hatırı sayılır yatırımlar ve borç vermeler de eklenir. Böylece, doğrudan Çin yatırımı anlaşmaları sadece İtalya ile değil, aynı zamanda Polonya ile, Çek Cumhuriyeti ile, Slovakya ile, Macaristan ile, Romanya ve Bulgaristan ile de yapılmıştır.
Büyük Britanya’nın AB’den Ayrılması Çıkmazı
Büyük Britanya’da, burjuvazinin Avrupa’dan çok dünyanın kalanıyla daha fazla bağları olan, Amerika Birleşik Devletleri’ne daha çok boyun eğmiş olan veya Avrupa’nın rekabetine maruz kalan kesimlerinin menfaatlerini temsil eden partilerin veya parti fraksiyonlarının ittifakı, ülkenin AB’den ayrılmasının (Brexit) önünü açmıştır. Bu ittifak, 2016 referandumunu kazanmıştır. Ayrılık yanlılarının kampanyası tüm şovenizm ve demagoji rekorlarını Britanyalılara Avrupalı olsun veya olmasın, ecnebilerden ve AB’nin kurallarından kurtularak eski Britanya imparatorluğunun refahını ve büyüklüğünü tekrar bulabileceklerini inandırarak kırmıştır. Ancak üç sene geçmiştir ve çıkış tarihi yaklaştıkça, kaos büyümüştür. Anlaşmalı veya anlaşmasız AB’den çıkamayan fakat aynı zamanda AB’de de kalamayan Britanya burjuvazisi gözleri açık bir biçimde faciaya doğru yürümektedir. Her şey AB’den çıkışın alışverişlerde ve imalatta hatırı sayılır bir düşüş yaşanacağına işaret etmektedir. Şimdiden bazı şirketler kapanmakta veya Avrupa pazarının avantajlarından istifade etmeyi sürdürmek için diğer Avrupa ülkelerine taşınmaktadırlar. Amerika Birleşik Devletleri Brexit’ten memnuniyet duymaktadırlar çünkü kendi şartlarını Britanyalı burjuvaziye ikili görüşmelerde dayatabileceklerdir. İşin sonunda Brexit’in bedelini emekçiler ve gençler ödeyecektir. Büyük Britanya’nın AB’den çıkışını organize etmekten aciz ve vakit kazanmak amacıyla süre üstüne süre talep eden muhafazakarların hükumetinin felç olması karşısında ve artık kimsenin Brexit taraftarı mı yoksa karşıtı mı olduğunu bilemediği İşçi partisinin belirsizlikleri karşısında Avrupa seçimlerinin Büyük Britanya’da yapılması halinde yükselişteki faşizme kayan UKIP ile Brexit Partisi rüzgarı arkalarına almışlardır.

Diğer Avrupa ülkeleri için Büyük Britanya’nın ayrılışı her şeyden evvel neticesi az veya çok zararlı olacak Topluluk içi ticaretin düşüşü anlamına gelmektedir. Bir bütün olarak Avrupa Birliği için ise bu, Büyük Britanya öneminde bir ülke ayrıldığı için hatırı sayılır bir zayıflama anlamına gelmektedir.

Avrupa Birliğini Güçlendirme Ütopyası
Bu zor durumda, tüm Avrupa’nın burjuvazilerinin temsilcileri sömürdükleri kişilere kurtuluşlarının AB’nin güçlenmesinden geçeceğini anlatmaktadırlar. Onlara göre birliği güçlendirmek, onu nihayet Amerika Birleşik Devletleri ile Çin’le rekabet edebilecek ekonomik bir güç haline ve uluslararası görüşmelerde eşit şartlarda tartışabilecek bir güç haline getirebilecektir. Birliği güçlendirmek, çevrenin korunduğu bir kıta ve uluslararası ekolojik kuralları koymak için daha fazla ağrılığını koyabilecek bir kıta oluşturabilecektir. Yine onlara göre birliği güçlendirmek ekonomik büyümenin, sosyal ilerlemenin, Avrupa halkları arasında işbirliğinin ve barışın muhafazasının önünü açabilecektir. Tüm bu iddialar ütopik oldukları kadar yalan da teşkil etmektedirler. Küresel ticaretteki gerilimler ve büyümenin yavaşlamasıyla Avrupa burjuvazilerinin menfaatleri git gide daha farklı olmaya başlamıştır ve bu burjuvaziler çok zoraki bir şekilde birleşik bir duruşta kalmaya devam edebilmektedirler. En güçlü burjuvaziler olan Alman ve Fransız burjuvazileri, ki Almanya Avrupa gayri safi hasılasının %20’sini, Fransa ise %14’ünü oluşturmaktadır, Çin’e karşı ortak hareket etmeye çalışmaktadırlar ancak Büyük Britanya’nın ayrılışı ve AB’nin alması gereken tavır mevzusunda, ABD ile müzakerelerde AB’nin tutumu mevzusunda, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki savaşta kullandıkları Fransız silahlarının satışı mevzusunda birbirlerine karşı çıkmaktadırlar.
Buna ilaveten Avrupa Birliği, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’yı içeren “Visegrad” grubu ile Polonya’nın inisiyatifi ile başlatılmış olan ve 12 Baltık denizi, Akdeniz, Karadeniz ile Orta Avrupa ülkesini içeren “3 deniz grubu” gibi farklı ittifaklar arasında çekişilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Arnavutluk, Hırvatistan, Montenegro gibi Doğu Avrupa ülkelerinin NATO’ya katılmalarını veya Bosna-Hersek, Gürcistan, Kuzey Makedonya Cumhuriyeti ile Ukrayna’nın NATO’ya müracaatlarını kendi menfaatlerini ilerletmek için kullanmaktadır. Günümüzde Avrupa’da birleşme güçleri değil, tersine merkezkaç güçleri baskın çıkmaktadır.
Günümüzde, Amerikan emperyalizminin çelik, otomobil, havacılık gibi Avrupa’nın ABD’ye yaptığı ihracatları vergilendirme tehditlerine karşı, Çin emperyalizminin taarruzuna karşı, Avrupa Birliğinin kapitalist yöneticilerinin çoğunluğu tabii ki haksız sayılan rekabetten korunmak için Avrupa Birliğinin hudutlarında korumacı tedbirleri güçlendirmesi gerektiğini düşünmektedirler. Korumacılık daima ekonomik depresyonu hızlandırır ve harbe yol açar.
Kapitalist rejimde değişik devletlerin ve ekonomilerin eşit bir şekilde gelişmeleri imkânsızdır. Kapitalist rejimde bozulan dengeyi zaman zaman tekrar kumanın tek yolu, sanayide krizler ve siyasette savaşlardır. (Vladimir Lenin, Birleşik Avrupa Devletleri sloganı üzerine, ağustos 1915)
İklimsel ısınma, okyanuslar ile yeraltı su kaynaklarının kirlenmesi, hayvan ve bitki türlerinin tahribatı tüm dünyada süratlenmektedir. Çevreci partiler, insanlarda tüketimlerinde çevreye karşı sorumlu bir davranışın erdemlerini teşvik ederek suçluluk hissi uyandırmaktadırlar. Birçok Avrupalı yönetici ekolojik duyarlılıklarını ifşa etmekten çekinmemektedir.

Fakat emekçilerin tüketiminin kapitalistlerin golf sahaları, özel jetleri ve yatları ile hiçbir alakası yoktur. İnsanoğlu için ölümcül bu tehditlerin esas sebebini kapitalizmin tüm dünyadaki baskınlığından başka bir yerde aramaya yer yoktur. İmalat, ticaret, dağılım, tüketim, kredi, tüm bunlar kapitalistlerin hiçbir gelecek kaygısı olmadan kâr kuralları tarafından belirlenmektedir, buna tek istisna bazı çevre koruma tedbirlerinin kâr kaynağı haline gelmesidir ki bu da bu tedbirleri tersine çevirir.

Avrupa Birliği ile kapitalist ve en güçlüleri için emperyalist burjuvaziler için de bu mantıktan kaçılamaz. Otomobil üreticilerinin dizel motorların hava kirletme normları mevzusunda yaptıkları yanıltmacadan sonra, benzinli motorların hakiki tüketiminde yaptıkları yanıltmacadan sonra, önde gelen Avrupalı kapitalist otomotiv grupları şimdi elektrikli arabaları yeni bir kâr kapısı olarak görmektedirler. Ancak Avrupa’da ve tüm dünyada bu otomobillerin çalışması için gerekli elektrik nasıl üretilecektir, bataryaların imalatı ve ömürlerinin sonunda geri dönüşümü açısından çevresel maliyetler ile tahribatlar nasıl kontrol altına alınacaktır, işte bu onların derdi değildir! Haşere ilaçlarının büyük çapta kullanımından tutalım, kentlerin anarşik gelişmesinden doğan ve en fakir halkları etkileyen sıkıntılara dek diğer her şey bunun gibidir. Tersini söylemelerine rağmen, Avrupa Birliği burjuvazilerinin kapitalist tabiatı sebebiyle bu birlik gezegenin tahribatına karşı mücadelede önü çekemez.

Avrupa Birliği emekçiler ile gençleri 2008-2009 senelerindeki küresel kapitalist krizden, 2010-2012 senelerindeki Avrupa’daki borç krizinden ve neticelerinden korumamıştır. Evet, büyük sanayi grupları ve bankalar iflas etmekten milyarlarca avroluk yardımlarla kurtarılmışlardır, fakat emekçiler ile gençler bunun bedelini bilhassa Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de ödemişlerdir. Bunun ardından her kapitalist Avrupalı devlet, maaşların düşüşü, mesai saatlerinin uzaması, işin yoğunlaşması, emekli maaşlarının düşüşü, işten çıkarmaların kolaylaştırılması, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimin kısıtlanması… vs. ile kendi işçi sınıfı üzerindeki baskısını kâr oranını muhafaza etmek veya yükseltmek adına arttırmıştır.

Avrupa Komisyonu’nun millî burjuva devletlerin üzerinde olduğu konusundaki şoven efsane
Elbette hiçbir hükumet, burjuvazisi adına aldığı popüler olmayan tedbirlerin mesuliyetini Avrupa Birliği’ne atfetmeyi ihmal etmez. Britanyalı muhafazakar parti, İtalyan Lig ve daha birçoğu bu numarayı kullanmaktadırlar. Faşizme kayan ve faşist partiler, işçi hareketinin bir bölümü gibi (bilhassa eski Stalinci partiler ve merkezcilikle reformculuğun çeşitli havarileri) egemenlikleri ellerinden alınmış millî devletlere ne yapacaklarını sözde dayatan güçlü “Avrupa’yı” kınamaktadırlar. Bu milliyetçi zehir bir yanıltmacadır.

Avrupa Parlamento’sunun hakiki bir gücü yoktur, çünkü Avrupa Birliği’nin kararları “Avrupa Konseyi” tarafından (ve daha az bir ölçüde “Bakanlar Konseyi” tarafından), yani 27 milli yürütme gücü arasındaki uzlaşmayla alınır. Bu kararlar “Avrupa Komisyonu” tarafından uygulanır, ki bu komisyonun komiserleri millî hükumetler tarafından atanmaktadır. Aynı şekilde, Avrupa Merkez Bankası’nın başkanı ve yöneticileri, avro bölgesinin 19 hükumeti tarafından atanır. Avrupa Birliği, onu oluşturan devletler arasında ve özellikle de en güçlü ülkeler (Almanya, Fransa, İtalya, ve uzun bir süre için Büyük Britanya) arasındaki müzakerelere dayanarak uzlaşmaya dayanmaktadır. “Fransa ve Almanya zirveleri” Birlik anlaşmalarında yoktur ama 1957 senesinden beri bu zirveler Avrupa Konseyi toplantılarını hazırlamak için Komisyon ve Parlamento’nun erişimi dışında yapılmaktadır. Böylece hiçbir mühim AB kararı Fransız ve Alman yürütme güçlerinin teyidi olmadan alınmamıştır: 1957 senesinde ortak piyasanın kurulması, 1962 senesinde ortak tarım politikasının kabul edilmesi, 1973 senesindeki genişleme, 1979 senesinde para birimleri arasında sabit paritenin kabulü, 1992 senesinde tek para birimine geçiş kararı, 1999 senesinde avronun başlangıcı, 2004 senesindeki genişleme, 2009 senesinde yeni işleyiş kurallarının kabulü, 2010 senesinde Yunanistan’a yardım, 2018 senesinde Büyük Britanya’nın ayrılışı için belirlenen şartlar… Avrupa Birliği bütçesi, bu birliğin bir devlet teşkil etmekten uzak olduğunu ispat etmektedir. Öncelikle, kendisi vergi toplayamaz ve finansmanının esas bölümü üye devletlerin katkılarından oluşmaktadır. Buna ilaveten kaynakları bölgenin sadece %1’ine tekabül etmektedir ve antlaşmalar gereği tüm bütçe açığı yasaklanmıştır.

Avrupa Birliği’nin ortak bir dış politikası yoktur ve böyle bir politikayı uygulayacak hiçbir askeri güce sahip değildir. Irak’a 2003 senesinde Amerikan, Britanyalı, İtalyan ve İspanyol emperyalist müdahale Rusya, Almanya ve Fransa’nın görüşüne karşı yapılmıştır. 2011 senesindeki Libya’ya Amerika, Fransa, Britanya, İtalya ve İspanya tarafından yapılan emperyalist müdahale Alman hükumetine rağmen meydana gelmiştir. 2013 senesinde Mali ve Orta Afrika’daki Fransız emperyalist müdahaleleri ve ardından Barkhane operasyonu ne AB’ye ne de diğer hükumetlere danışılmadan yapılmıştır. Günümüzde Libya’da birini Fransa’nın diğerini ise İtalya’nın desteklediği iki fraksiyon arasında yeni çatışmalar yaşanmaktadır. Demokratik bir görünümün arkasında Avrupa Birliği devletler arası bir hiyerarşi içermektedir, bu hiyerarşinin başında büyük emperyalist ülkeler yer alır, etrafında ise ezilen ve Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya gibi diğer emperyalizmlerin arzusunu çeken ülkeler… bu ikisinin arasındaysa küçük boyutta emperyalizmler bulunur. 2008-2009 senelerindeki küresel kapitalist kriz sırasında Avrupa’da herkes kendi başının çaresine bakmıştır: her bir devlet kendi finansal gruplarını ve otomotiv şirketlerini hiçbir “liberalizm”, kamu bütçe açığı veya AB kamu borçlanması şartını gözetmeden bolca finanse etmiştir. Avrupa Komisyonu, antlaşmalarla belirlenen sınırların aşılması (kamu bütçe açığının GSMH’nin %3’ünden düşük, kamu borçlanmasının %60’dan düşük, “yapısal” açığın GSMH’nin %0,5 düşük olması) sebebiyle hiçbir cezai işleme başvurmamıştır.
Avrupalı Hükumetler Göçmenlere Baskı Uygulayıp Onları Kovmuştur
Avrupa’daki önde gelen emperyalist ülkeler (Almanya, Fransa, Büyük Britanya, İtalya, İspanya…) kıtalarının ve tüm dünyanın ezilen ülkelerini yağmalamaktan suçludurlar. Bu sefil sömürüden yüksek derecede kâr eden hükumetler, çeşitli sosyal, siyasi, medyatik yollarla kendi emekçileri arasındaki bölünmeyi organize etmektedirler (işsizlik, cinsiyet, ırk, köken, yaş, yasal durum, cinsel yönelim, çalışma şartları…). Kendi ülkelerindeki bu baskınlığı muhafaza edebilmek için burjuvaziler milyonlarca kişinin ihtiyaç duyduğu hudutların kaldırılmasını yasaklamaktadırlar. Unutulmamalıdır ki göçmenler milyoner iseler bu hudutları geçmelerinde hiçbir sorun çıkmamaktadır. 2014 senesinden itibaren, Avrupa Birliği’ne her yıl yüz binlerce göçmen yardım ve kabul isteğiyle gelmiştir, bu süreçte Akdeniz ülkeleri Avrupa’ya giriş noktasını oluşturmuştur. Her durumda kabul sert koşullara ve ahlaksız bir gözetlemeye maruz kalmıştır ve çok az sayıda göçmen hakiki bir sığınma ve ikamet hakkına sahip olabilmiştir. 2017 senesinde AB’de yapılan 1240000 sığınma başvurusundan sadece 538000’i sefil şartlarda kabul edilmiştir, bu %45 gibi bir “koruma oranına” tekabül etmektedir. İş gücü sıkıntısı çeken Almanya geçici olarak göçmenlerin bir kısmını kabul etmeyi (2015 yılında 890000 göçmen) seçmiş olsa da, diğer tüm ülkeler göçmen akımlarını kısıtlamış veya yasaklamıştır, buna ilaveten daha çok baskı uygulamışlardır: Schengen antlaşmasının geçici olarak askıya alınması, hudutlarda kontrol, kabul edilen göçmen sayısında sınırlamaya gidilmesi, sığınma hakkının aylarca sefalet içinde beklemenin ardından reddi, kamplara hapsedilme, göçmenler tarafından kurulan kampların yıkımı, göçmenlerin AB’ye girdikleri ülkeye geri gönderilmeleri… 2015 senesi sonunda Merkel hükumeti karar değiştirmiş ve göçmenleri AB hudutları ve bu hudutlara bağlı polis alanı (Schengen) dışında durdurmaya karar vermiştir. Mart 2016 tarihinde Türkiye ve Yunanistan’a AB’nin baskın hükumetleri olan Paris ve Berlin tarafından bir anlaşma dayatılmıştır. Birkaç milyar karşılığında Erdoğan, Maşrek’ten gelen milyonlarca mülteciyi kamplarda tutma taahhüdü vermiştir. Yunanistan’da Syriza-ANEL’in oluşturdukları halk cephesi hükumeti ise adalarda göçmenleri seçip toplu olarak Türkiye’ye geri göndermeye davet edilmiştir. 2018 senesinin sonu itibariyle 60000 göçmen hâlâ feci sağlık koşullarına sahip kamplarda mahsur kalmıştır. Yüz binlercesi Merkel, Macron, May, Renzi’nin istedikleri anlaşma uyarınca sınırdışı edilmişlerdir. Diğer göç yolu ise Libya’dan geçmektedir. Kaddafi’nin halefleri Paris ve Roma başta olmak üzere büyük Avrupa başkentlerinin emrindedir.
Yunanistan ve Libya yolları kapandığından beri, AB, Fas’ın “sahil güvenlik güçlerini donatmasına” yardım etmektedir ve 2018 senesinde 148 milyon avroyu göçmen kaçakçıları ile mücadele maksadıyla ödemiştir. 2018 yılında neredeyse 100000 göçmen Fas’ta gözaltına alınmış ve ülkelerine sınırdışı edilmiş veya kamplara hapsedilmiştir. İspanya’da PP ile Cuidadanos, faşizme kayan ve tüm mültecileri sınırdışı etmek isteyen yeni Vox partisi ile seçim ittifakları kurmaktadırlar. Fransa’da LR, RN, DF partileri, “senelik mülteci kabul kotaları” koymak isteyen ve eylül 2018 tarihinde göçmenlere karşı daha kısıtlamacı “Sığınma ve Göç” kanununu kabul eden Macron hükumetine yön vermektedirler. Almanya’da faşizme kayan ve İslam aleyhtarı AfD partisi CDU-CSU partilerini yabancı korkusu yaymaya itmektedir. İtalya’da, milliyetçi Kuzey Ligi – 5 Yıldız Hareketi hükumeti göçmenlere yapılan devlet yardımlarını kaldırmakta ve sahil güvenlik güçlerinin göçmenleri Libya’ya geri göndermesine müsaade etmektedir. Yakın geçmişteki Salvini’nin kanun hükmündeki kararnamesi, mülteci adaylarının %25’ine verilen iki senelik insani yardım maksatlı ikamet izinlerini kaldırmıştır. STK gemilerinin artık Akdeniz’de göçmenleri kurtarma hakkı kaldırılmıştır. Fransız STK’sı SOS Méditerranée’nin (SOS Akdeniz) gemisi L’Aquarius’un denize açılması gemiye Fransız bandırasını reddeden Macron hükumeti tarafından engellenmiştir. Ocak 2019 tarihinde Alman STK’ların gemileri Sea Watch 3 ile Sea Eye, hiçbir AB ülkesi kıyılarına yanaşmalarına izin vermediği için deniz kazası geçirmiş göçmenler ile uluslararası sularda beklemek zorunda kalmışlardır. Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre 2014 senesinden beri 17000 kişi boğulmuştur, ki bunun 1800’ü aşkını 2018 yılında meydana gelmiştir. Binlercesi daha her sene polis tarafından öldürülmekte, açlıktan ve susuzluktan ölmekte, mafyaların elindeki mülteci kamplarında veya Faslı, Libyalı veya Cezayirli polislerin hudutlardan birkaç kilometre uzakta terk ettikleri çöllerde ölmektedir.

Irkçılıkla Faşizmin Önlenemez Yükselişi
Her üye ülkede, sermayenin bir kısmı hudutların açılmasına ve diğer Avrupalı firmaların rekabetine ayak uydurmayı becerememişti. Almanya’nın Doğu Almanya’yı 1990 senesinde bünyesine katması ve Orta Avrupa’nın emtiaları ile sermayesine açılması ile başlayan karşı konulamaz yükselişi AB’nin diğer burjuvazilerinde endişe yaratmıştır. 2008-2009 senelerindeki küresel kapitalist kriz, Alman kapitalizmiyle rakibi Fransız kapitalizmi arasındaki açığı genişletmiştir. Alman, Hollandalı, Danimarkalı, Finlandiyalı… burjuvazilerin bir kısmı Güney burjuvazilerine yardım etmek konusunda isteksizdir. Irkçı ve faşist partiler yabancıları günah keçileri olarak kullanmaktadırlar. En demokratik hükumetler bile göçmen emekçileri ve hatta üye ülkelerin vatandaşları olan Çingeneleri kovmaktadırlar. Kitlesel işsizlik, “reformcu” partiler ile sendikal yönetimlerin güçsüzlüğü, korkaklığı ve tekrarlanan ihanetleriyle birleşip neonazizme kadar giden yabancı aleyhtarı partilerin yükselişini körüklemektedir. 2008’den 2018 tarihine, yani 10 sene içinde, bu teşkilatların Avrupa’da yükselişleri devasa boyutlara ulaşmıştır. Faşist gruplar ve partiler şimdiden polisin işbirliğiyle Yunanistan’da, Almanya’da, Macaristan’da, Fransa’da… işçi militanlarına, millî azınlıklara ve ecnebilere saldırmaktadır. Avusturya’da, Finlandiya’da faşizme kayan partiler hükumete iştirak etmektedir. İtalya’da, popülist M5S hareketiyle ittifak kurmuş olan Lig hükumeti yönetmektedir. Macaristan ve Polonya’da hükumetteki burjuva partiler yabancı aleyhtarlığında ve milliyetçilikte faşist partilerle yarış yapmaktadırlar. Hollanda’da, İslam aleyhtarı partiler yüksek seçim skorlarını muhafaza etmektedirler. İspanya’da faşist parti Vox yükseliştedir. Büyük Britanya’da, şiddetle yabancı aleyhtarı olan ve UKIP partisinin eski lideri Farage tarafından kurulmuş olan yeni Brexit Party (AB’den ayrılma partisi) hükumetin çıkmazından ve İşçi Partisi’nin belirsizliklerinden beslenmektedir… İşçi sınıfı tüm bunları hızlı bir şekilde sonlandırabilir, ancak bu, işçi sınıfının kitlesel teşkilatlarının uzun süredir savunduklarının aksine burjuva devlete, kanunlarına, hakimlerine ve polisine “aşırı sağa” karşı çıkmaları mevzusunda hiçbir şekilde itimat edilmemesini gerektirir. Bu, göçmenlerin teşkilatlanmalarına yardım etmek ve faşistler ile Nazileri bertaraf etmek için işçi sınıfının kendi teşkilatlanma ve mücadele metotlarıyla, sınıf bağımsızlığı temelinde birleşik cepheyi dayatma maksadıyla kararlı seferberliğini gerektirir. Irkçılar ile faşistlerin yükselişine mani olmak için işçi sınıfından gelen teşkilatlarının AB yanlısı kesimi olsun, AB karşıtı kesimi olsun burjuvazi ile ve işçi sınıfını bölüp sömürücülerine boyun eğmelerine sebep olan “millî menfaatler” ile ilişiklerini kesmeleri ve emekçi hükumeti için mücadele etmeleri gerekir.
Türkiye’den İzlanda’ya, Portekiz’den Rusya’ya, tüm Avrupa’da sosyal ihtilal için
Proleterler, kendilerini özgürleştirmek ve toplumu kapitalist üretim tarzının yarattığı engel ve tehditten kurtarmak için tüm burjuvaziyle yüzleşmeli ve küresel sosyalizme doğru ilerlemelidirler. Sosyal-vatansever partiler (“işçi (labour)”, “sosyal-demokrat”, “sosyalist”, “komünist” partiler) proletaryayı burjuvazisine boyun eğmeye zorlamaktadırlar. Merkezci teşkilatların desteğiyle (ayaklanmayı, proletaryanın diktatörlüğün inkâr eden sahte “Troçkistler”, Maoculuğun kalıntıları, vs.) Avrupa Birliği’ni iyileştirebileceklerini veya daha da ahmakça olarak tek bir ülkedeki kapitalizmin uygulanabilir ve tercih edilebilir olduğunu iddia etmektedirler. İktidardaki “reformcu” partiler yönetimi burjuvazileri adına ve işçi sınıfına karşı yürütmektedirler. Sendikal yönetimler de artık sadece patronların ve hükumetlerin saldırılarını “müzakere” eden bürokrasilerdir. Kendilerini müdafaa etmek için emekçiler, tüm kapitalistlere karşı bağımsızlıklarına sarılmalı, iktidarı kapitalistlerden söküp almalı ve kıtayı birleştirmelidirler. Birinci Cihan Harbi’nden yüz sene sonra, Avrupa’nın tekrar milliyetçilik ve savaşa yuvarlanmasına mani olmak için, ilerici bir istikbale yolu açmak için, proletaryaya yeni bir yönetim, yeni bir Enternasyonal ve her devlette enternasyonalist ve ihtilalci Bolşevik bir parti gerekmektedir. Böylece, işçiler, maaşlı çalışanlar, teknikerler, vs. birleşebilecek ve işsizleri, yarı sömürülenleri (bağımsız çalışanlar,ustabaşları) ve öğrenimini sürdüren gençleri azınlıktaki burjuvazinin baskınlığını devirmek, siyasi iktidarı ele geçirmek, eski imalat ilişkilerini yıkmak, Avrupa ihtilalini yaymak, AB’yi oluşturmuş olan ve diğer ülkelerdeki (ki buna kapitalist “Avrupa’nın” dışladığı Türkiye’de dahildir) sosyalist ihtilalden gelen işçi hükumetler ile işbirliği yapmak için saflarına katabileceklerdir. Millî umutsuzluk ve çılgınlık sloganlarına enternasyonal bir çözüm öneren sloganlarla karşı çıkmak lazımdır. (Lev Troçki, KE’nin Dönüşü ve Almanya’daki Durum, eylül 1930)

*İş hukuku tüm Avrupa’nın en avantajlı kurallarına uygun haline gelsin! *İşten çıkarmalar yasaklansın!
*Mobil ücret ve mesai ölçeği!
*İş tüm emekçiler arasında dağıtılsın!
*İmalat ve işe alınmalarda emekçi kontrolü!
*Millî azınlıklara saygı duyulsun!
*Millî azınlıklar için ayrılma hakkı!
*Tüm Katalan siyasî mahpuslar serbest bırakılsın!
*Katalan militanlara karşı tüm soruşturmalar iptal edilsin!
*Avrupa’da tüm emekçiler için serbest dolaşım hakkı!
*Tüm emekçiler için eşit haklar!
*Hudutlar göçmenlere açılsın, herkes için dolaşım ve ikamet hakkı!
*Kaliteli ve bedava eğitim ve sağlık hizmetleri!
*Dolaylı maaşlara yapılan saldırıların tümü iptal edilsin!
*Bankalar ile sigorta şirketleri satın alınmadan ve hiçbir tazminat ödenmeden kamulaştırılsın!
*Tüm kamu borçları iptal edilsin!
*Devlet tüm dinlerden tamamen ayrılsın!
*Hiçbir dine kamu parası verilmesin!
*Eğitim yerlerinde tüm dinî propaganda yasaklansın!
*Tüm Avrupa’da doğum kontrolüne ve kürtaja hür erişim sağlansın!
*Hanedanlar yıkılsın!
*Genel seçimle seçilmemiş meclis odaları fesh edilsin (Britanya’daki Lordlar Kamarası, Fransız Senato’su…)!
*Temsilciler kalifiye işçi maaşı alsın!
*Temsilciler vazifelerinden azledilebilsin!
*Kahrolsun tüm burjuva askeri ve ekonomik antlaşmalar!
*Avrupa’nın sınır ötesi askeri müdahaleleri son bulsun ve sınır ötesi askeri üsler kapatılsın!
*İşçi mücadeleleri ve teşkilatları tüm sermaye emrindeki gruplara karşı özsavunma yapsın!
*Meslekî ordular ve kolluk kuvvetleri lağvedilsin, emekçiler silâhlansın!
*Tüm burjuva hükumetler devrilsin!
*Emekçi şûraları kurulsun!
*Şûralara dayalı burjuva bakan içermeyen hükumet kurulsun!
*Hudutlar kaldırılsın! Sosyalist Avrupa Birleşik Devletleri!
*Esas düşman kendi ülkemizdedir. Avrupa’nın birliği ve küresel sosyalizm sadece millî değil enternasyonal olan ve ne varlığı olan ne de sömürücü olan sınıf tarafından yapılacak sosyal ihtilalin neticesi olacaktır.
*Sosyalist ihtilalin Avrupa kıtasındaki zaferi Kuzey Afrika’da, Yakın Doğu’da ve tüm dünyada devrime ivme kazandıracak ve bu da küresel sosyalizmin koşullarını sağlayacaktır.
*Kızıl bayraklarının yaşasın dünyanın işçi ve köylü hükumetlerinin birliği sloganını taşıyacağı Enternasyonal’i kuralım!

21 nisan 2019
Sürekli Devrim Kollektifi