2025 yılı, Erdoğan rejimi tarafından “Aile Yılı” olarak ilan edildi. Bu ilan, yalnızca sembolik bir jest ya da muhafazakâr bir kültürel mesaj değil; çok daha köklü bir siyasal hattın, devletin ideolojik ve kurumsal düzeyde aileyi yeniden örgütleme girişiminin bir parçasıdır. “Aile Yılı”, kapitalist kriz koşullarında çözülen sosyal dokuyu, kadınların artan özerklik eğilimlerini ve genç kuşakların geleneksel otoriteye meydan okumasını bastırma hamlesidir.
Rejim, “aileyi koruma” söylemini toplumsal çözülme, işsizlik ve yoksulluğun yarattığı öfkeyi depolitize etmenin, onu yeniden ataerkil değerlerle disipline etmenin aracı haline getirmektedir. Aile, devletin gözünde yalnızca duygusal ya da kültürel bir birim değil, aynı zamanda sınıfsal bir denetim mekanizmasıdır. Ev içi emek, bakım emeği ve kadınların görünmeyen yeniden üretim faaliyetleri, kapitalist ekonominin en ucuz ve sürdürülebilir dayanak noktasıdır. Bu nedenle rejimin “aileyi koruma” politikası, gerçekte kadınların emeğini ve bağımlılığını koruma politikasıdır.
“Aile Yılı” seferberliği, bu nedenle ideolojik olduğu kadar ekonomik bir içeriğe de sahiptir. Sosyal devletin tasfiyesi, kadınlara ve yoksullara yönelik kamusal hizmetlerin daraltılması, kreşlerin kapatılması, bakım yükünün kadınların omzuna bırakılması; bütün bunlar “aile” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Erdoğan’ın sürekli tekrarladığı “ailesiz toplum çöker” propagandası, gerçekte neoliberal sömürü düzeninin ayakta kalabilmesi için kadınların evde, ucuz emek olarak yeniden üretim görevine hapsedilmesi gerektiği anlayışının siyasal ifadesidir.
Bu ideolojik seferberliğin kurumsal ayağı ise hukuk üzerinden işletilmektedir. Devletin aileyi koruma adı altında attığı her adım —nafaka düzenlemesi, boşanma süreçlerinin zorlaştırılması, aile danışmanlığı merkezleri, arabuluculuk sistemi— kadının bireysel iradesine ve toplumsal özerkliğine müdahaledir. Devlet, burada yalnızca “hakem” değil, açık biçimde patriyarkal bir taraf olarak konumlanmaktadır. “Aileyi koruma” söylemi, aslında erkek otoritesini, evlilik içi itaati ve kadınların “sabretmesi” gerektiği fikrini yeniden üretmektedir.
Arabuluculuk sistemi, tam da bu “Aile Yılı” seferberliğinin somut hukuki aracı olarak ortaya çıkmıştır. Devlet, boşanmak isteyen kadının karşısına artık yalnızca mahkeme değil, bir de “uzlaştırıcı” sıfatıyla bir devlet görevlisi dikmektedir. Kadının kendi hayatı üzerine söz söyleme hakkı, “ailenin devamı” gerekçesiyle askıya alınmaktadır. Bu uygulama, kadının “mutsuzluk” ya da “şiddet” gerekçesiyle ayrılma talebini meşru bir hukuki gerekçe olmaktan çıkarmakta; devleti, doğrudan kadının özgürlük iradesinin karşısına yerleştirmektedir. Erdoğan rejiminin aileye dönük seferberliği, sadece “muhafazakârlık” değil, aynı zamanda otoriter bir toplumsal mühendislik programıdır. Kadının bedeni, emeği ve kimliği üzerindeki devlet denetimini genişletmek; kadınları işsizlik, şiddet ve dinsel ideoloji aracılığıyla eve kapatmak; genç kuşakları itaatkâr, aileye ve devlete sadık bireyler haline getirmek bu programın özüdür.
Bu yüzden “Aile Yılı”, kadın özgürlüğüne karşı ilan edilmiş bir ideolojik savaş yılıdır.
Bu savaşın hedefinde bireysel mutluluk değil, toplumsal itaatsizlik vardır. Kadının boşanma, özgürleşme, kendi yaşamını kurma iradesi, rejimin bütün politik aygıtları tarafından “tehdit” olarak kodlanmaktadır. Arabuluculuk yasası ise, bu ideolojik savaşın hukuk biçimidir.
Hukukun Sınıfsal ve Cinsiyetli Niteliği
Devletin hukuku hiçbir zaman tarafsız değildir. Burjuva hukukunun temel işlevi, sınıf egemenliğini, mülkiyet ilişkilerini ve cinsiyetçi işbölümünü “doğal” ve “meşru” göstermekten ibarettir. Modern hukuk düzeni, toplumsal eşitsizlikleri çözmek için değil, onları yeniden üretmek için vardır. Bu yeniden üretim yalnızca sınıfsal değil, aynı zamanda cinsiyetli bir karakter taşır: hukuk, erkek egemenliğini “aile”, “ahlak” ve “doğal roller” söylemleriyle toplumsal sistemin merkezine yerleştirir.
Hukuk, ilk bakışta soyut eşitlik vaadiyle konuşur: “herkes yasa önünde eşittir.”
Ancak bu “eşitlik”, üretim araçlarının özel mülkiyetine, kadınların ev içi emeklerinin görünmezliğine ve erkek egemen aile yapısına dokunmadığı sürece yalnızca biçimsel bir eşitliktir. Kadınların çoğu zaman ekonomik olarak bağımlı, şiddet tehdidi altında, ev içi emek yüküyle kuşatılmış olması, onların “hukuki hak”larını fiilen kullanamamasına yol açar. Bu durum, hukukun “tarafsız” değil, erkek egemen toplumun biçimsel ideolojisi olduğunu gösterir.
Marx, burjuva devletini “ortak çıkarın yanılsaması” olarak tanımlamıştı; oysa devlet, egemen sınıfın özel çıkarlarını “kamusal çıkar” haline getiren bir aygıttır. Kadınların ezilmesi ve patriyarkanın sürdürülmesi de tam bu mekanizma içinde işler.
Burjuva hukuk, kadının ezilmesini özel alana —aileye, evliliğe, “kişisel ilişkilere”— hapseder; bu alanı “kamusal denetim”in dışına çıkarır. Böylece patriyarka, hukukun bizzat tanıdığı bir dokunulmazlık alanı içinde varlığını sürdürür. Kadın üzerindeki erkek egemenliği, bireysel değil kurumsal bir tahakküm biçimi haline gelir. Patriyarkal hukuk düzeni, kadınlara hak tanıdığı her durumda bile bu hakları itaat sınırları içinde tanır. Kadının çalışma hakkı, evlilik iznine; seyahat hakkı, “aile birliğini zedelememek” koşuluna; boşanma hakkı ise “evlilik birliğinin temelden sarsılması” ölçütüne bağlanır. Yani hukuk, kadının bireysel özgürlüğünü değil, aile birliğinin bütünlüğünü korumayı esas alır.
Bu da hukukun cinsiyetli karakterini açıkça ortaya koyar: erkek, ailenin temsilcisi ve öznesi; kadın ise ailenin devamından sorumlu “yardımcı unsur” olarak kodlanır.
Modern devlet, görünüşte dinî ya da geleneksel otoriteden bağımsızlaşmıştır; fakat patriyarka, devletin sivil biçimi içinde yaşamaya devam etmektedir. Dinsel “kutsal aile” ideali, burjuva toplumunda “doğal aile” ve “toplumsal istikrarın temeli” söylemine dönüşmüştür. Hukuk, bu dönüşümün dilidir. “Aile birliği”, “çocukların üstün yararı”, “toplumsal düzenin korunması” gibi kavramlar, kadının iradesini ikinci plana iten ideolojik kodlardır.
Dolayısıyla arabuluculuk sistemini yalnızca teknik bir “hukuk reformu” olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Bu sistem, hukukun sınıfsal ve cinsiyetli doğasının güncel bir tezahürüdür.
Kapitalist devlet, boşanma hakkını kısıtlayarak sadece aileyi değil, kadının emeği üzerindeki erkek egemenliğini de korur. Çünkü her boşanma, yalnızca bir evliliğin bitişi değil, aynı zamanda patriyarkal emek düzeninin çatlamasıdır. Kadın, ekonomik bağımlılıktan ve ücretsiz emekten kurtulma yönünde adım attığında, bu adım sistemin kendisi için bir “tehdit” haline gelir. Hukuk bu tehdidi bastırmakla görevlidir. Kısacası hukuk, egemen sınıfın ve erkek egemenliğinin “tarafsız” diliyle konuşan bir zırhtır. Bu zırh, sermayeyi koruduğu kadar, erkekliği de korur. Kadının eşitliği, yalnızca kağıt üzerinde mümkündür; çünkü gerçek eşitlik, özel mülkiyetin ve patriyarkanın ortadan kalkmasını gerektirir.
Bu yüzden, kadınların kurtuluşu hukuki reformlarla değil, devletin, mülkiyetin ve patriyarkanın devrimci biçimde yıkılmasıyla mümkündür.
Arabuluculuk: Kadınların Boşanma Hakkına Devlet Müdahalesi
Arabuluculuk, Erdoğan rejiminin son yıllarda kadınların kazanılmış haklarına yönelttiği en tehlikeli saldırılardan biridir. “Aileyi koruma”, “boşanmaları azaltma”, “uzlaşmayı teşvik etme” gibi masum görünen gerekçelerle sunulan bu düzenleme, gerçekte kadının boşanma hakkına, bireysel iradesine ve hukuki özerkliğine karşı devlet müdahalesidir.
Yeni sistem, boşanmak isteyen tarafların —özellikle kadınların— doğrudan mahkemeye gitmeden önce bir arabulucuya başvurmasını zorunlu kılar. Bu, ilk bakışta “mahkemelerin yükünü hafifletme” veya “tarafları barıştırma” gibi idari bir işlem gibi sunulur. Fakat özünde bu uygulama, kadının ayrılma hakkını devlet denetimine tabi kılmak anlamına gelir. Artık bir kadının “Ben boşanmak istiyorum” demesi yeterli değildir; devlet onun kararını “arabulucu” üzerinden sorgular, yeniden düşünmeye zorlar ve çoğu zaman “evliliği kurtarmaya” yönlendirir.
Bu noktada arabuluculuk sistemi, yalnızca bir hukuk mekanizması değil, patriyarkal ideolojinin yeniden üretim aracıdır.
Arabulucu, devletin gözünde “ailenin bekçisi” konumundadır. Görevi, eşit iki taraf arasında adil bir çözüm bulmak değil; “aile birliğini koruma” ilkesine sadık kalmaktır.
Yani kadının boşanma iradesi, “ailenin devamı” gerekçesiyle askıya alınabilir.
Böylece kadın, yalnızca kocasına değil, devletin aile politikasına da karşı mücadele etmek zorunda bırakılır. Bu sistem, özellikle ekonomik olarak bağımlı, çocuk sahibi, şiddet gören kadınlar için doğrudan bir tuzaktır. Arabuluculuk görüşmeleri sırasında kadının güvenliği, psikolojik durumu, ekonomik kırılganlığı çoğu zaman hesaba katılmaz. Devlet, “tarafların rızası”nı esas alır; oysa patriyarkal toplumda “rıza”, baskı altında oluşur.
Kadın, çoğu zaman yeniden şiddetle tehdit edilir, ailesi tarafından “evliliğini kurtarmaya” zorlanır, toplumsal yargı mekanizmaları tarafından suçlanır.
Bu koşullar altında “uzlaşma” değil, itaat ortaya çıkar.
Arabuluculuk sistemi, kadını “hak öznesi” olmaktan çıkarıp, “aile içi anlaşmazlığın tarafı” haline getirir.
Yani devlet, kadınların özgür bireyler olarak hareket etmesini değil, onları evlilik içi statülerine hapsolmuş taraflar olarak tanımlar.
Bu, modern görünümlü ama özünde feodal bir yaklaşımdır: evlilik, hâlâ kadınların yaşam hakkının, bedensel özerkliğinin ve özgür iradesinin üstünde tutulur.
Arabulucu bu anlayışın “yumuşak yüzü”dür; mahkeme kadar sert görünmez ama aynı işlevi yerine getirir — kadınları boyun eğmeye ikna eder.
Bu düzenleme, açıkça kadınların tarihsel mücadelesine bir cevaptır.
Boşanma hakkı, Türkiye’de yıllar boyunca kadın hareketinin en temel taleplerinden biri olmuştur. Kadınlar, boşanmanın “ayıp”, “günah” ve “yıkım” olarak damgalandığı bir toplumda, bu hakkı elde etmek için büyük bedeller ödemiştir. Şimdi devlet, bu hakkı formel olarak korur gibi yaparak, fiilen geri almaktadır.
Arabuluculuk aynı zamanda, rejimin “Aile Yılı” stratejisinin hukuki silahıdır.
Kadınların artan boşanma talepleri, kadına yönelik şiddet davalarındaki yoğunluk, genç kadınların evliliği reddetme eğilimleri; tüm bunlar iktidar açısından “aile krizinin” göstergeleri olarak görülmektedir.
Bu “kriz”, aslında kadınların artan özgürleşme iradesidir.
Devlet, bu özgürleşmeyi “toplumsal çözülme” olarak tanımlar ve onu kontrol altına almak için “arabuluculuk” gibi mekanizmaları devreye sokar.
Yani arabuluculuk, kadınların özgürleşmesinden doğan toplumsal hareketi bastırmak için tasarlanmış bir karşı-devrimci hukuk mekanizmasıdır. Bu sistem aynı zamanda sınıfsal bir niteliğe de sahiptir. Varlıklı kadınlar, güçlü bir avukat desteğiyle, medya görünürlüğüyle veya ekonomik bağımsızlıkla bu sürecin baskılarını aşabilir.
Fakat işçi kadınlar, ev emekçileri, taşrada yaşayan yoksul kadınlar için arabuluculuk doğrudan bir tuzaktır.
Devlet, mahkeme kapısını onların yüzüne kapatır; “önce arabulucuya git” diyerek onları yeniden şiddetin, baskının ve ekonomik bağımlılığın içine iter. Dolayısıyla bu sistem, hem sınıfsal hem cinsiyetçi bir denetim aracıdır.
Arabuluculuk, “kadınları koruyan” değil, kadınları susturan bir düzenlemedir.
Kadının özgürlük iradesini “aile birliği” gerekçesiyle askıya almak, onun insanlık statüsünü inkâr etmektir.
Bu sistem, kadının yaşam hakkını, mutluluğunu, güvenliğini değil, devletin muhafazakâr toplum modelini korur.
Devlet, bu müdahale biçimiyle artık yalnızca bir yasa koyucu değil, doğrudan kadının yaşamının hakemi haline gelmiştir.
“Ailenin Korunması” mı, Kadın Emeğinin ve Bedeninin Denetimi mi?
Erdoğan rejiminin “aile yılı” ilanı, kadınları koruma ya da aile içi şiddeti önleme bahanesiyle sunulsa da, gerçekte kapitalist devletin kadın emeği ve bedeni üzerindeki tahakkümünü derinleştiren bir politikadır. “Aileyi güçlendirme” söylemi, kapitalizmin kriz dönemlerinde sıkça başvurduğu klasik bir ideolojik araçtır: Ücretli emeğin sömürüsünü sürdürebilmek, toplumsal yeniden üretim yükünü devlete değil kadınların omuzlarına bindirmek için aile kutsallaştırılır.
Patriyarkanın yeniden üretim mekanizması olarak aile
Devrimci Marksist analiz, aileyi sadece duygusal ya da kültürel bir kurum olarak değil, üretim ilişkilerinin bir parçası olarak ele alır. Aile, işgücünün yeniden üretim maliyetini sermaye sınıfı adına kadınlara ödeten bir kurumdur. Kadınların ev içi emeği –çocuk bakımı, yaşlı bakımı, yemek, temizlik, duygusal emek– ücretlendirilmez, görünmez kılınır. Devlet ise bu sömürüyü “annelik kutsaldır” ideolojisiyle meşrulaştırır.
Bugün Türkiye’de yoksulluğun ve güvencesizliğin derinleştiği koşullarda, devletin kadınları ev içine çağıran politikaları tesadüf değildir. “Aile yılı” ilanı, kadınları yeniden ev kadını, anne, fedakâr eş rollerine sıkıştırmanın ideolojik zeminini yaratıyor. Bu yönüyle “aile yılı” bir propaganda değil, sınıfsal bir saldırıdır.
Arabuluculuk düzenlemesi: Kadının rızasını gasp etmenin yeni yolu
Boşanma süreçlerinde arabuluculuk zorunluluğu getiren düzenleme, devletin aileyi “her koşulda koruma” misyonunun hukuki uzantısıdır. Kadın, artık sadece kocasına değil, devlete karşı da boşanma hakkını savunmak zorunda bırakılıyor.
Bu uygulama, kadının bireysel iradesini geçersiz kılmanın kurumsal biçimidir. Kadın şiddet görüyor, ayrılmak istiyor; ama devlet diyor ki: “Önce uzlaş, barış, konuş.”
Bu “arabuluculuk” pratiği, gerçekte erkek şiddetini ve patriyarkal iktidarı yeniden üretmekten başka bir işlev taşımıyor. Kadının kurtuluşu, devletin uzlaşma masasında değil; özgür iradesinde, kendi yaşamını kurma hakkını fiilen savunmasındadır.
Toplumsal işbölümü ve devletin ikiyüzlülüğü
Bir yandan “kadın istihdamı”ndan söz eden, diğer yandan “annelik kariyeri”ni teşvik eden devlet politikası, kadının emeğini hem evde hem işte sömürmenin çifte yoludur. Aile yılı, sermayeye ucuz emek; patriyarkaya ise sadık kadın sunmanın ideolojik paketidir.
Kadın istihdamı politikaları, esnek, yarı-zamanlı, sigortasız ve güvencesiz iş modelleriyle destekleniyor. Böylece kadınlar hem ücretli köle hem de ev içi ücretsiz işçi haline getiriliyor.
Sonuç: Aile ideolojisi sınıf mücadelesinin karşı cephesindedir
“Aile yılı” ya da “aileyi güçlendirme” adı altında yürütülen her kampanya, kadınların özgürleşme mücadelesine karşı açılmış ideolojik bir savaştır. Kapitalist devlet, aileyi koruyarak kendi sınıfsal temellerini korur.
Bu yüzden devrimci Marksist perspektif açısından görev, “aileyi koruma” değil, kadınları patriyarkal ve kapitalist zincirlerden kurtaracak toplumsal dönüşümün –yani sosyalist devrimin– programını savunmaktır.
Arabuluculuk Yasası — Kadının Boşanma Hakkına Yönelik Devlet Müdahalesi
Erdoğan rejiminin “aile yılı” kampanyasının en somut kurumsal adımlarından biri, aile arabuluculuğu uygulamasıdır. Hükümetin propagandasında bu düzenleme, “boşanmaları azaltmak”, “aile birliğini korumak” ve “mahkemelerin yükünü hafifletmek” gibi masum gerekçelerle sunuluyor. Ancak gerçekte, bu yasa kadının boşanma hakkına doğrudan bir devlet müdahalesidir.
Devletin “uzlaştırma” kisvesi altında kadın iradesine müdahalesi
Boşanma, kadın açısından yalnızca bir özel hukuk meselesi değil; çoğu durumda hayatta kalma mücadelesidir. Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın, boşanmak istediği için erkekler tarafından öldürülüyor. Bu çıplak gerçek ortadayken, devlet “önce arabulucuya git” diyerek kadınları yeniden şiddetin kucağına itiyor.
Bu uygulama, devletin kadınlara açık bir mesajıdır: “Ailenizi kurtarın, şiddeti görmezden gelin, gerekirse biraz daha katlanın.”
Kadının “ayrılmak istiyorum” iradesi, artık yasal bir beyan olmaktan çıkarılıp devlet onayına tabi bir müzakere konusu haline getiriliyor. Bu, patriyarkal tahakkümün kurumsal biçimidir. Kadın kendi hayatına dair kararı bile devletin izin mekanizmasından geçirmek zorunda bırakılıyor.
“Toplumsal barış” yalanı ve sınıfsal gerçeği
Hükümet, arabuluculuğu “toplumsal barışı güçlendiren bir uygulama” olarak pazarlıyor. Oysa bu “barış”, kadınların sessizliğine ve itaatine dayanan bir düzendir.
Gerçekte arabuluculuk yasası, patriyarkal şiddeti uzlaştırma masasına oturtma girişimidir. Kadına yönelik ekonomik, psikolojik ya da fiziksel şiddet; bir “anlaşmazlık” olarak sunulmakta, failin sorumluluğu görünmez kılınmaktadır.
Bu durum, adalet sisteminin sınıfsal karakterini de açığa çıkarır: Sermaye devleti için önemli olan, kadınların güvenliği değil, “aile kurumunun” sarsılmamasıdır. Çünkü aile, hem işgücünün yeniden üretildiği hem de toplumsal düzenin ideolojik sürekliliğinin sağlandığı hücredir.
Yasada cinsiyet körlüğü değil, patriyarkal bilinç var
Devletin iddia ettiği gibi bu yasa “cinsiyet körü” değildir; aksine son derece cinsiyetli bir ideolojik bilince dayanır. Arabuluculuk mekanizması, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini doğal ve değişmez kabul eder.
Kadın ve erkeği “eşit taraflar” gibi göstererek, sınıfsal ve cinsiyete dayalı güç dengesizliğini gizler. Oysa yoksul bir kadın için arabuluculuk masasında “eşit müzakere” diye bir şey yoktur: karşısında çoğu zaman ekonomik olarak bağımlı olduğu erkek, patriyarkal toplumun baskısı ve devletin “barış” çağrısı vardır.
Boşanma hakkının gaspı, siyasal bir tercihtir
Boşanmayı zorlaştırmak, yalnızca bir “hukuk düzenlemesi” değil, kadınların ekonomik ve toplumsal bağımsızlığını bastırma stratejisidir.
Kadın emeğini ucuz, itaatkâr, yeniden üretici konumda tutmak isteyen devlet, boşanmayı “aile birliğine saldırı” olarak kodluyor. Kadının ayrılma hakkını sınırlayarak, onu evlilik içinde tutmak istiyor — tıpkı güvencesiz işte tutmak, ucuz konutlarda tutmak, düşük ücretlere razı ettirmek gibi.
Sonuç: Arabuluculuk, patriyarkal düzenin hukukileştirilmiş tahakkümüdür
Bu yasa, “aileyi koruma” bahanesiyle kadınların yaşam hakkını ve özgür iradesini tehlikeye atan bir karşı-devrimci adımdır.
Kadınlar açısından bu düzenleme, boşanmanın değil, köleliğin arabuluculuğudur.
Devrimci bir perspektiften görev, bu yasanın iptaliyle sınırlı değildir. Görev, boşanmayı bile pazarlığa dönüştüren bu düzenin sınıfsal temelini — yani sermaye devletini ve patriyarkayı — hedef almaktır.
Patriyarkal Kapitalizmin Krizi — Kadın Bedeninin ve Emeğinin Yeniden Kuşatılması
Kapitalizm, kriz dönemlerinde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal yeniden üretim alanında da tıkanır. Sermaye birikiminin daraldığı, işsizlik ve yoksulluğun arttığı dönemlerde, sistemin sürekliliğini sağlamak için “aile”, “ahlak”, “millet” gibi ideolojik temalar yeniden seferber edilir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur: ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte kadın bedeni ve emeği, kapitalist yeniden yapılanmanın hedef tahtasına oturmuştur.
Ekonomik kriz ve “aile seferberliği”
Erdoğan rejimi, 2025’i “Aile Yılı” ilan ederken yalnızca kültürel bir kampanya başlatmadı; aynı zamanda krizin faturasını kadınlara kesen bir sosyal yeniden üretim seferberliği başlattı.
Devletin “kadın istihdamı”, “doğurganlık artışı”, “aile bütünlüğü” gibi başlıklar altında yürüttüğü tüm politikalar, emek piyasasındaki yapısal krizin yönetilme biçimidir.
Kadınların ev içine çekilmesi, hem ücretsiz bakım emeğiyle kamu harcamalarının azaltılmasını, hem de işsizlik oranlarının yapay biçimde düşürülmesini sağlar.
Bu nedenle aile yılı, rejimin ekonomik krize karşı ideolojik tamponudur:
> “Erkek işini kaybeder, kadın evine döner; böylece hem aile kurtulur hem sistem.”
Fakat bu “çözüm”, kadın için yoksulluğun ve bağımlılığın derinleşmesi, yani patriyarkal köleliğin tahkim edilmesidir.
Doğurganlık ve nüfus politikaları: Kadının bedenine el koymak
Erdoğan rejiminin yıllardır tekrarladığı “en az üç çocuk” söylemi, tesadüfi bir muhafazakârlık değildir; kapitalizmin demografik krizine verilen siyasal bir yanıttır.
Düşen doğurganlık oranları, yaşlanan nüfus, sosyal güvenlik sistemlerinin sürdürülemezliği — tüm bunlar sermaye için yeni bir tehdit anlamına gelir.
Kadın bedeni bu noktada ekonomik yeniden üretim mekanizmasının doğrudan hedefi haline gelir.
Doğurganlığın “vatan görevi”, “milli sorumluluk” gibi motiflerle kutsanması, kadının bedenini devletin ve sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılmanın ideolojik aracıdır.
Bu politikalarla kadın yalnızca anne olarak var olabilen, emeği ve bedeni kamusal mülkiyet sayılan bir konuma itilmekte; bireysel özgürlüğü, cinsel özerkliği ve toplumsal eşitliği sistematik biçimde reddedilmektedir.
Ucuza, esnek, güvencesiz: Kadın emeğinin kapitalist sömürüsü
Patriyarkal kapitalizmin krizi yalnızca ideolojik düzeyde değil, emek rejimi düzeyinde de derinleşiyor.
Kadınlar, güvencesizliğin laboratuvarı haline gelmiş durumda: ev eksenli, yarı zamanlı, sigortasız, düşük ücretli işler kadın emeğinin “doğal alanı” olarak sunuluyor.
Devlet ise bunu “kadın istihdamı artışı” diye pazarlıyor.
Gerçekteyse bu, emeğin cinsiyetlendirilmiş biçimde ucuzlatılmasıdır.
Kadınlar işgücü piyasasında “esnek” tutuldukça, patronlar için risk azalır; işten çıkarma kolaylaşır; toplu hak mücadeleleri zayıflar.
İdeolojik militarizasyon: Aile, millet ve din üçlemesi
Patriyarkal kapitalizmin kriz yönetimi yalnızca ekonomiyle sınırlı değildir. Kriz derinleştikçe rejim, kadın bedenini militarist ve dinsel ideolojiyle kuşatır.
“Aile kutsaldır” derken “devlet kutsaldır” mesajını da verir.
Kadın, “milletin annesi”, “ümmetin temeli”, “vatanın namusu” olarak tanımlanır. Böylece kadının birey olarak varlığı silinir; toplumsal rolü yalnızca erkek egemen ulusal kimliğin taşıyıcılığına indirgenir.
Bu ideolojik çerçeve, sadece kadınlara değil, tüm topluma itaati öğretmenin aracıdır.
Sonuç: Krizin yükü kadınların omzunda, çözüm ise onların mücadelesindedir
Patriyarkal kapitalizmin krizinde kadın bedeni, hem üretimin hem ideolojinin savaş alanına dönüşmüştür.
Bu sistemin “çözümü” kadınları daha fazla ev içine, daha fazla doğurganlığa, daha fazla itaate çağırmaktır.
Devrimci çözüm ise, kadın emeğini ve bedenini patriyarkal mülkiyetten kurtaracak toplumsal dönüşümü — yani sosyalizmi — gündeme almaktır.
Kadınların kurtuluşu, ailenin restorasyonunda değil, kapitalizmin ve patriyarkanın ortak mezarına gömülmesindedir.
Kadın Mücadelesinin Devrimci Çizgisi — Reformizme, Devlet Feminizmine ve Uzlaşmacılığa Karşı
Kadın mücadelesi tarihsel olarak iki farklı yöne savrulmuştur: biri reformist ve devlet yanlısı, diğeri ise devrimci ve sınıf temelli. Türkiye’de bugün yürürlüğe sokulan arabuluculuk yasası ve “Aile Yılı” seferberliği, reformist ve devlet feminizminin etkisizliğini gösterirken, devrimci hattın önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Devlet feminizmi ve reformist sapmalar
Devlet feminizmi, kadının özgürlük mücadelesini devletin kontrolüne tabi kılarak sınıfsal ve patriyarkal çıkarlarla uzlaştırmaya çalışır.
Arabuluculuk yasası ve “Aile Yılı” politikaları, bu yaklaşımın tipik örnekleridir: devlet, kadınları koruduğunu iddia ederek aslında onları patriyarkal ve kapitalist düzenin içine yeniden hapsediyor. Reformist örgütler ise, bu politikaları eleştirmek yerine genellikle “iyileştirme” ya da “uzlaşma” dilini kullanmakla yetinir.
Bu yaklaşım, kadının özgürlüğünü bireysel bir mesele olarak görür ve sistemle çatışmayı erteleyerek onu sınıf mücadelesinden koparır.
Uzlaşmacılık: Kadının haklarını pazarlık konusu haline getirmek
Arabuluculuk mekanizması aynı zamanda reformist ve uzlaşmacı çizginin hukuki ve ideolojik tezahürüdür. Kadının boşanma hakkı “taraflar arasında pazarlık” konusu haline gelir. Bu süreç, kadınların iradesini zayıflatır, onları erkek egemenliği ve devlet tahakkümü karşısında savunmasız bırakır.
Uzlaşmacı politika, kadının bireysel haklarını toplumsal ve sınıfsal bağlamdan koparır; sistemin temel yapısal eşitsizliklerini sorgulamaz.
Devrimci Marksist perspektif: Sınıf ve patriyarkaya karşı birleşik mücadele
Devrimci kadın mücadelesi, yalnızca hukuki hakları talep etmekle sınırlı değildir. Kadının kurtuluşu, kapitalizmin ve patriyarkanın yıkılmasıyla mümkündür.
Bu perspektif:
1. Kadını ekonomik, toplumsal ve kültürel bağımlılıktan kurtarmayı;
2. Boşanma, doğurganlık ve bakım emeği gibi alanlarda özgürlüğü güvence altına almayı;
3. Kadın mücadelesini işçi sınıfı ve emek hareketleriyle bütünleştirmeyi öngörür.
Kadınların devrimci mücadelesi, devletin, sermayenin ve patriyarkanın ortak tehdit alanlarına saldırır. Reformist ve devlet yanlısı çizgiler bu mücadeleyi zayıflatırken, devrimci çizgi kadınların gerçek özgürlüğünün ve sınıfsal kurtuluşunun tek garantisidir.
Pratik çıkarımlar
Kadın mücadelesi, boşanmayı ve aile içi hakları savunmayı içermelidir, fakat bunu yaparken devlet ve sermaye ile uzlaşmamalıdır.
Arabuluculuk gibi mekanizmalar, yalnızca hukuki bir engel değil, ideolojik bir tuzaktır; bu tuzağa düşmemek, kadın hareketinin sınıf temelli örgütlenmesi ile mümkündür.
Kadın özgürlüğü, reformlarla değil, sistemin kökten dönüştürülmesiyle sağlanabilir; bu da sosyalist devrim ve toplumsal dönüşümle mümkündür.
Bu bölüm, devrimci hattın açık bir programını sunar: kadın mücadelesi, yalnızca bireysel hak taleplerini değil, patriyarkal kapitalizmin tüm yapılarını hedef alan birleşik bir strateji olmalıdır.
Sonuç ve Devrimci Perspektif
Bugün Türkiye’de yürürlüğe sokulan “arabuluculuk” yasası ve Erdoğan rejiminin ilan ettiği “Aile Yılı”, yalnızca hukuki ve kültürel bir müdahale değildir; patriyarkal kapitalizmin krizine yanıt olarak kadın emeği ve bedeni üzerindeki yeni bir kuşatmadır. Kadınların boşanma hakkı, ekonomik bağımsızlığı ve toplumsal özgürlüğü, devletin ve sermayenin stratejik çıkarları tarafından doğrudan hedef alınmaktadır.
Ana bulgular
1. Hukuk tarafsız değildir: Boşanma hakkının sınırlandırılması, hukukun patriyarkal ve sınıfsal karakterinin güncel bir tezahürüdür.
2. Arabuluculuk bir baskı aracıdır: Kadınların iradesi, “uzlaşma” ve “aileyi koruma” gerekçesiyle devlet denetimine tabi kılınmıştır.
3. Aile yılı ideolojiktir: Bu kampanya, ekonomik kriz döneminde kadının ev içi emeğini yeniden üretmek ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini pekiştirmek için kullanılmıştır.
4. Reformist ve devlet feminizmi etkisizdir: Devlet yanlısı yaklaşımlar kadının özgürlük taleplerini zayıflatır, patriyarkal düzenin sürdürülmesine hizmet eder.
Devrimci perspektif ve politika önerileri
Kadınların özgürlüğü, patriyarka ve kapitalizmin ortak tahakkümünden bağımsız düşünülemez. Bu nedenle devrimci çizgi, yalnızca hukuki taleplerle sınırlı kalmaz; sınıfsal ve toplumsal dönüşümü hedefler.
Kadın hareketi, işçi sınıfı ve emek hareketleri ile birleşerek, ekonomik bağımsızlık, eşit ücret, ücretsiz bakım emeğinin paylaşımı ve şiddetsiz yaşam için mücadele etmelidir.
Arabuluculuk gibi patriyarkal mekanizmalar teşhir edilmeli, kadınların boşanma ve hak talepleri devlet denetiminden bağımsız şekilde örgütlenmelidir.
Aile ideolojisi ve “doğurganlık propagandası”, açıkça sınıfsal ve cinsiyetli çıkarlarla bağlantılı olarak ele alınmalı, kadın bedeninin ve emeğinin kamusal değil, bireysel ve özgür alanı olarak tanınması sağlanmalıdır.
Sonuç Yerine
Kadınların kurtuluşu reformist iyileştirmelerde değil, kapitalist patriyarkanın kökten sorgulanması ve sosyalist devrimle mümkün olacak toplumsal dönüşümde yatar.
Boşanma hakkını savunmak, ev içi emeğin görünür kılınması ve kadının bedenine yönelik tahakkümün kırılması, yalnızca bireysel bir mücadele değil; toplumsal ve sınıfsal bir devrim mücadelesinin parçasıdır.
Bu perspektif, kadınların özgürlüğünü güvence altına alırken, patriyarkal kapitalizmin krizine karşı gerçek ve devrimci bir yanıt sunar.